IVAN ILLICH: Karanlıkta Bir Alev
Karanlıkta bir mum taşı,
karanlıkta bir mum ol,
karanlıkta bir alev olduğunu bil.
Ivan Illich’in 1950’lerin başında Manhattan’da, cemaati büyük ölçüde Porto Rikolu göçmenlerden oluşan bir kilisede bölge papazı olarak görev yaptığı sırada, üstlerinden biri ona “John” adını kullanmasını önermişti — bu değerli kişiye göre “Ivan” kulağa “komünist” gibi geliyordu. Illich bir süre bu tuhaf tavsiyeye uydu. Avusturyalı rahip kendisini “başıboş bir hacı” ve “gezgin bir Yahudi” olarak tanımlıyordu; bu iki ifade de her bakımdan çağrışımlarla yüklüdür. O, göçebe hayatı boyunca içinde bulunduğu çok çeşitli çevrelerin hiçbirine rahatça uyum sağlayamadı. Hayatının son dönemlerinde yaptığı bir konuşmada, Dalmaçya’daki bir adada bulunan büyükanne ve büyükbabasının evinden ayrıldıktan sonra hiçbir zaman gerçek bir yuvası olmadığını söylemişti.
Illich, hem kişisel hem kamusal hayatında, hem de düşüncesinde bir uyumsuz, bir Dışarıdaki, bir sürgün, “jet çağı asketi”, sabit adresi olmayan bir adam olarak kaldı. Hiç evlenmedi, çocuğu olmadı, mülk edinmedi; atandığı çeşitli kilise, idare ve akademi görevlerinde nadiren uzun süre kaldı. Son yıllarında daha münzevi hâle geldi.
Hayatı ve Eserleri
Illich 1926’da Viyana’da doğdu. Babası, o dönemde Yugoslavya Krallığı içinde bulunan, bugün ise Hırvatistan sınırlarında yer alan Dalmaçya’da toprak sahibi Katolik bir aileden geliyordu. Annesi ise Yahudi-Alman kökenliydi ve önce Lüterci olarak Hristiyanlığa geçmiş, daha sonra evliliği sırasında Katolikliğe intisap etmişti. Ailesi 1930’ların başında boşandı; bu tarihten itibaren Illich ve ikiz kardeşleri anneleriyle birlikte Viyana’da yaşadılar. 1942’de Yahudilere yönelik Nazi zulmünden kaçmak için Floransa’ya gittiler. Illich daha sonra İtalya’daki çeşitli üniversitelerde bilim, tarih, teoloji ve felsefe öğrenimi gördü. Eski Yunanca ve Latince de dâhil olmak üzere birçok Avrupa dilinde ve Hintçede yetkinlik kazandı. 1951’de Katolik rahip olarak takdis edildi.

Rahip olarak atanmasından kısa süre sonra lisansüstü çalışmalar yapmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne, Princeton’a gitti; ancak Manhattan’da bir cemaat rahibi olarak görevlendirilince bu planı kısa sürede değişti. Daha sonra Porto Riko ve Meksika’da yaşadı ve çalıştı.
Güney Amerika boyunca at sırtında ve yürüyerek yaptığı yaklaşık 3000 millik bir yolculuğun ardından Illich, 1961 yılında Meksika’nın Cuernavaca kentinde Centro Intercultural de Documentación (CIDOC) adlı kurumu kurdu. Görünürde bu kurum Katolik misyonerler için bir öğretim ve araştırma merkeziydi; ancak kısa sürede Amerika Birleşik Devletleri’nden ve Latin Amerika’nın dört bir yanından entelektüelleri çeken özgür bir üniversiteye dönüştü. Burada Illich, Kennedy’nin Alliance for Progress programında, Peace Corps teşkilatında ve zengin devletler, vakıflar ve dinî kuruluşlar tarafından finanse edilip örgütlenen sayısız başka misyoner girişiminde yer alan kalkınma projelerine ve onların taze yüzlü temsilcilerine yönelik son derece etkili bir Üçüncü Dünya eleştirisi geliştirebildi.
Bu çabalarının karşılığı olarak yerel Opus Dei grubunun suçlamalarıyla, CIA soruşturmasıyla ve Vatikan’ın kınamasıyla karşılaştı. Bu gelişmeler onun resmî rahiplik görevinden çekilmesine ve 1977’de CIDOC’un kapanmasına yol açtı.
Hayatının son yirmi yılında “gezgin profesör” olarak dünyanın birçok yerini dolaştı; Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya’daki çeşitli üniversitelerde geçici ya da fahri görevlerde bulundu.
1980’lerin başında yüzünün bir yanında kanserli bir tümör oluştu. Doktorlar birkaç yıl içinde öleceğini söylemelerine rağmen her türlü tıbbî tedaviyi reddetti. Sonunda kanser gerçekten ölümüne yol açtı; ancak bu, beklenenden yirmi yıl sonra gerçekleşti. Son aşamalarda kendi kendine kullandığı afyon dışında hiçbir tedaviyi kabul etmedi.
Ölümünden kısa süre önce, şiddetli acılar çektikten sonra şöyle yazmıştı:
Evet, acı çekeriz, hastalanırız, ölürüz. Ama aynı zamanda umut ederiz, güleriz, kutlama yaparız; birbirimize bakmanın sevincini biliriz… Herkesi bakışını ve düşüncelerini sağlık hizmetleri konusundaki kaygılardan yaşam sanatını geliştirmeye çevirmeye davet ediyorum. Ve bugün aynı derecede önemli olarak, acı çekme sanatını ve ölme sanatını geliştirmeye.
Son yazısını — acı üzerine olan çalışmasını — tamamlayamadan Ürdün Nehri’ni geçti.
Illich’in konuşma tarzına ve entelektüel mizacına küçük bir pencere açan şu hatırayı aktaralım. Son yıllarda Illich’in mirasını yaşatmak için çok çaba gösteren dostu ve takipçisi Thierry Paquot şöyle anlatır:
Sıradan nezaket cümlelerinden sonra konuşmasının hızı artar, düşüncesinin ve zekâsının çevikliğini yansıtırdı. Bir keresinde on sekizinci yüzyılda yaşamış Alman bir doktorun hümor teorisinden söz etmeye başladı; ardından Aristoteles’e geri döndü; sonra Ansiklopedist Diderot ile kimyager Lavoisier arasında bir paralellik kurdu. Fizyolog Claude Bernard’dan kısaca bahsetti; psikanalistler Michael ve Enid Balint’i tartıştı; sonra tekrar Alman doktora döndü. Tıbbî muayeneler, teşhisler ve doktorlar tarafından “mülksüzleştirilme” tehlikesi hakkındaki kuşkularını dile getirdi. Acının gerçekliğini kabul etmeyi reddeden çağdaş zihniyetten söz etti ve modern hastaneleri ayrıntılarıyla tasvir ederek, daha önce Medical Nemesis adlı eserinde yayımladığı bazı sonuçlarını bile tersine çevirdi.
Paquot ayrıca Illich’in sessizliğin gücü üzerine doğaçlama konuşmalar yaptığını da hatırlar. Bu konuşmalarda filozoflar Max Picard ve Emmanuel Lévinas’ın fikirlerini bir araya getirir, sosyolog ve mistik Michel de Certeau ile yaptığı tartışmalara değinir, Çöl Babaları’nın bazı temalarını ve uygulamalarını açıklar, katıldığı çeşitli “sessizlik olaylarından” söz eder, yazının yerini görüntülerin aldığı modern kültürel dönüşümleri tasvir eder ve sonunda Batı tarihindeki en sevdiği dönem gibi görünen on ikinci yüzyıl üzerine bazı düşüncelerle konuşmasını bitirirdi.
Illich’in en dikkatli savunucularından biri olan David Cayley, onun mizacındaki, kişiliğindeki ve eserlerindeki görünür çelişkilere dikkat çekmiştir:
O hem bir mandarin hem bir anarşisttir; son derece gururlu ama bütünüyle alçakgönüllüdür; hem eleştirel bir entelektüel hem de dua eden bir hacıdır; hem gelenek adamı hem de “geleceğin kilisesinin öncüsü”dür; meşru otoriteye saygı gösteren biri olduğu kadar “kişinin kendisi için keşfetmesini” savunan biridir.
Neil Postman onu “bir mistik, bir ütopyacı ve bir otoriter” olarak adlandırırken, Chase Madar onu “seküler bir heresiark” diye nitelemiştir.
Bir röportajda kendi görüşlerini hangi siyasal etiketlerin tanımlayabileceği sorulduğunda Illich, “anarşist” ve “neolitik muhafazakârlık” cevaplarını vermiştir.
Fikirleri zaman zaman siyasî yelpazenin her noktasındaki ideologlar tarafından sahiplenilmiştir.
Kendi adıma itiraf etmeliyim ki, Illich’in yazıları arasında dolaşırken Kris Kristofferson’un The Pilgrim adlı şarkısının sözleri kendiliğinden aklıma geldi:
O bir şairdir, bir toplayıcıdır,
Bir peygamberdir ve bir satıcıdır,
Bir hacıdır ve bir vaizdir,
Ve sarhoş olduğunda bir problemdir,
O yürüyen bir çelişkidir,
Bir kısmı hakikat, bir kısmı kurgu…
Illich’in kamusal entelektüel olarak etkisi, 1970’lerde yayımlanan üç kışkırtıcı kitapla zirveye ulaştı:
Deschooling Society (1971)
Tools for Conviviality (1973)
Medical Nemesis (1975)
Bu eserlerin her biri kamusal hayatın çeşitli alanlarında belirli türden bir “kurumsuzlaştırmayı” savunuyordu ve eğitim, tıp, çalışma hayatı ile gelişmiş dünyanın kapitalist-endüstriyel ekonomilerindeki üretim ve tüketim yapılarının giderek insanlıktan çıkarıcı hâle gelmesi karşısında insan onurunun ve özerkliğinin ihlal edilmesine duyduğu derin kaygıyı ortaya koyuyordu.
Bu dönemin tamamı boyunca rahiplik görevlerini de sürdürdü.
Illich’in en etkili teorilerinden biri bugün artık yaygın olarak bilinen “karşı-üretkenlik” (counter-productivity) kavramı etrafında şekillenmiştir.
Bu fikri en basit biçimiyle ifade edecek olursak:
Okullar öğrenmeyi engeller.
Modern tıp ve hastaneler insanları hasta eder.
Ulaşım sistemleri çoğu zaman işlemez hâle gelir.
Şimdi onun en etkili olduğu dönemde tekrar tekrar işlediği bazı temalara kısa bir göz atalım.
“Deschooling Society” (1971)
En çok okunan eserinde Illich, kitlesel ve zorunlu eğitimin eleştirisini geliştirir.
Ona göre öğrenme, toplumsal uyuma, otoriteye itaate ve büyük ölçüde anlamsız olan diplomaların biriktirilmesine öncelik veren kurumsallaşmış uygulamalar tarafından engellenmektedir.
Şöyle yazar:
Okul, size mevcut haliyle topluma ihtiyaç duyduğunuza inandıran reklam ajansıdır.
Illich bunun yerine bilginin ve becerilerin gayriresmî, gönüllü ve karşılıklı ilişkilere dayalı yollarla aktarıldığı alternatif bir öğretim ve öğrenim modeli önerir.
İyi bir eğitim sistemi üç amaca sahip olmalıdır:
Öğrenmek isteyen herkese yaşamlarının herhangi bir döneminde mevcut kaynaklara erişim sağlamalıdır;
Bildiklerini paylaşmak isteyen herkesin, bunları öğrenmek isteyen kişileri bulmasına imkân vermelidir;
Ve son olarak, kamuoyuna bir mesele sunmak isteyen herkese, meydan okumasını duyurma fırsatı vermelidir.
Deschooling Society, 1970’lerde gelişen alternatif eğitim hareketlerinin temel metinlerinden biri hâline geldi. John Holt, A. S. Neill, Rudolf Steiner, Neil Postman ve Illich’in dostları Paul Goodman ile Everett Reimer’in eserleriyle birlikte bu hareketin klasiklerinden sayıldı.
“Tools for Conviviality” (1973) (Paylaşımlı toplum, Birlikte Yaşanabilir Toplum)
Kitabın merkezî motifi:
Şenlikli (convivial) bir toplum, bütün üyelerine, başkaları tarafından en az denetlenen araçlar yoluyla mümkün olan en özerk eylem imkânını sağlayacak şekilde tasarlanmalıdır. İnsanlar, sırf hazdan farklı olarak, faaliyetleri yaratıcı olduğu ölçüde sevinç duyarlar; buna karşılık araçların belirli bir noktanın ötesinde büyümesi, disiplin altına alınmayı, bağımlılığı, sömürüyü ve güçsüzlüğü artırır.
“Şenlikli toplum”, kapitalist ekonomide makineye bağımlı endüstriyel emeğin angaryasına keskin bir karşıtlık içinde durur.
Illich, insanî ve özerk birlikte yaşamı (conviviality)endüstriyel üretkenliğin karşıtı olarak öne sürdü.*
Kuşkusuz Illich, Ruskin’i yankılayan Philip Sherrard’ın şu gözlemine katılırdı:
Makinenin hizmetkârı olan insan, kendisi de bir makine hâline gelmek zorundadır ve bundan sonra yaptığı işte gerçekten insanî olan hiçbir şey kalmaz.
Dahası, Illich’e göre, endüstriyel büyümenin çok övülen üretkenliği ve ekonomik yararları, sistemin bizzat kendisinin yarattığı ihtiyaçları asla tatmin edemez:
[Endüstriyel ve ekonomik] büyüme bağımlılık yapıcı hâle gelmiştir. Eroin bağımlılığı gibi, bu alışkanlık temel değer yargılarını çarpıtır. Her türden bağımlı, azalan tatminler için giderek daha yüksek bedeller ödemeye razıdır. Artan marjinal faydasızlığa karşı tolerans geliştirmişlerdir. Sürekli yükselen bahislerle oynama uğraşı içinde olduklarından, daha derindeki hayal kırıklıklarına karşı körleşmişlerdir.
Bu, on dokuzuncu yüzyıl Britanya’sında Blake döneminden itibaren çok sayıda anti-endüstriyalist yazar ve düşünür tarafından defalarca dile getirilmiş olan ve daha yakın zamanlarda belki de en incelikli ve en güçlü ifadesini Ananda Coomaraswamy’de bulan bir kavrayıştı; endüstriyel devin kaptanlarının o zamandan beri sürekli görmezden geldiği bir uyarı.
Tools for Conviviality adlı eserinde Illich ayrıca “radikal tekel” (radical monopoly) kavramını geliştirdi. Bu, bir teknolojinin (ya da hizmetin) öylesine baskın hâle geldiği bir durumu ifade eder ki, ona erişimi olmayan bireyler toplumsal ve kamusal hayatın büyük bölümünden fiilen dışlanırlar.
Bunun da ötesinde, teknoloji veya hizmet insanların hizmetkârı olmaktan çıkar, onların zorba efendisi hâline gelir.
Örnek olarak, şehirlerin yurttaşların ihtiyaçlarına göre değil, otomobillerin ihtiyaçlarına göre şekillenmesi verilebilir.
Bugün yaşasaydı muhtemelen akıllı telefonu, bilgisayarı ve interneti örnek gösterirdi. (Sırada yapay zekâ olacaktır.)
Illich’in bu kitapta ele aldığı fikirlerin birçoğu, Batı’da zaten dolaşımdaydı. Bunlar arasında Jacques Ellul’un The Technological Society (1954), Lewis Mumford’un The Myth of the Machine (1967), Paolo Freire’nin Pedagogy of the Oppressed (1970), Murray Bookchin’in Post-Scarcity Anarchism (1971), Theodore Roszak’ın Where the Wasteland Ends (1972) ve E. F. Schumacher’in Small is Beautiful (1973) adlı eserleri sayılabilir.
İşte böyle bir entelektüel iklim içinde ve Latin Amerika deneyimlerinin baskısıyla Illich, “birinci dünya”nın endüstriyel-kapitalist ülkelerinin sözde “üçüncü dünya” ya da “küresel güney” üzerindeki yıkımları konusunda giderek daha fazla kaygılanmaya başladı.
Illich, küreselleşmenin bütün biçimlerinin erken ve acımasız bir muhalifiydi.
1968’de Katolik gençlik hizmetine yönelik bir konferansta, Amerikan Yaşam Tarzı’nın idealist ve hevesli havarileri olan genç Amerikalı gönüllülere hitap ederken sözlerini sakınmadı:
Siz ve taşıdığınız değerler, başarı ve tüketim üzerine kurulu Amerikan toplumunun ürünlerisiniz; iki partili sistemiyle, evrensel eğitimiyle ve aile otomobili refahıyla birlikte. Son tahlilde — bilinçli ya da bilinçsiz olarak — demokrasinin, fırsat eşitliğinin ve serbest girişimin fikirlerine ilişkin aldatıcı bir balenin “satıcılarısınız”; üstelik bunu, bu fikirlerden yararlanma imkânına sahip olmayan insanlar arasında yapıyorsunuz.
Para ve silahlardan sonra Kuzey Amerika’nın üçüncü büyük ihracatı Amerikalı idealisttir; dünyanın her köşesinde ortaya çıkan öğretmen, gönüllü, misyoner, toplum örgütleyicisi, ekonomik kalkınmacı ve tatilci iyilikseverlerdir. İdeal olarak bu insanlar rollerini hizmet olarak tanımlarlar. Gerçekte ise çoğu zaman para ve silahların verdiği zararı artırmakla ya da “azgelişmiş” insanları refah ve başarı dünyasının nimetlerine baştan çıkarmakla sonuçlanırlar.
Dostlarından birinin dediği gibi, Illich bir kez hararetlendi mi, “tamamen diken, hiç merhem olmayan” birine dönüşebilirdi.
