images

Karanlıkta bir mum taşı,
karanlıkta bir mum ol,
karanlıkta bir alev olduğunu bil.

Ivan Illich’in 1950’lerin başında Manhattan’da, cemaati büyük ölçüde Porto Rikolu göçmenlerden oluşan bir kilisede bölge papazı olarak görev yaptığı sırada, üstlerinden biri ona “John” adını kullanmasını önermişti — bu değerli kişiye göre “Ivan” kulağa “komünist” gibi geliyordu. Illich bir süre bu tuhaf tavsiyeye uydu. Avusturyalı rahip kendisini “başıboş bir hacı” ve “gezgin bir Yahudi” olarak tanımlıyordu; bu iki ifade de her bakımdan çağrışımlarla yüklüdür. O, göçebe hayatı boyunca içinde bulunduğu çok çeşitli çevrelerin hiçbirine rahatça uyum sağlayamadı. Hayatının son dönemlerinde yaptığı bir konuşmada, Dalmaçya’daki bir adada bulunan büyükanne ve büyükbabasının evinden ayrıldıktan sonra hiçbir zaman gerçek bir yuvası olmadığını söylemişti.

Illich, hem kişisel hem kamusal hayatında, hem de düşüncesinde bir uyumsuz, bir Dışarıdaki, bir sürgün, “jet çağı asketi”, sabit adresi olmayan bir adam olarak kaldı. Hiç evlenmedi, çocuğu olmadı, mülk edinmedi; atandığı çeşitli kilise, idare ve akademi görevlerinde nadiren uzun süre kaldı. Son yıllarında daha münzevi hâle geldi.

Hayatı ve Eserleri

Illich 1926’da Viyana’da doğdu. Babası, o dönemde Yugoslavya Krallığı içinde bulunan, bugün ise Hırvatistan sınırlarında yer alan Dalmaçya’da toprak sahibi Katolik bir aileden geliyordu. Annesi ise Yahudi-Alman kökenliydi ve önce Lüterci olarak Hristiyanlığa geçmiş, daha sonra evliliği sırasında Katolikliğe intisap etmişti. Ailesi 1930’ların başında boşandı; bu tarihten itibaren Illich ve ikiz kardeşleri anneleriyle birlikte Viyana’da yaşadılar. 1942’de Yahudilere yönelik Nazi zulmünden kaçmak için Floransa’ya gittiler. Illich daha sonra İtalya’daki çeşitli üniversitelerde bilim, tarih, teoloji ve felsefe öğrenimi gördü. Eski Yunanca ve Latince de dâhil olmak üzere birçok Avrupa dilinde ve Hintçede yetkinlik kazandı. 1951’de Katolik rahip olarak takdis edildi.

Ivan Illich (1926-2002)

Rahip olarak atanmasından kısa süre sonra lisansüstü çalışmalar yapmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne, Princeton’a gitti; ancak Manhattan’da bir cemaat rahibi olarak görevlendirilince bu planı kısa sürede değişti. Daha sonra Porto Riko ve Meksika’da yaşadı ve çalıştı.

Güney Amerika boyunca at sırtında ve yürüyerek yaptığı yaklaşık 3000 millik bir yolculuğun ardından Illich, 1961 yılında Meksika’nın Cuernavaca kentinde Centro Intercultural de Documentación (CIDOC) adlı kurumu kurdu. Görünürde bu kurum Katolik misyonerler için bir öğretim ve araştırma merkeziydi; ancak kısa sürede Amerika Birleşik Devletleri’nden ve Latin Amerika’nın dört bir yanından entelektüelleri çeken özgür bir üniversiteye dönüştü. Burada Illich, Kennedy’nin Alliance for Progress programında, Peace Corps teşkilatında ve zengin devletler, vakıflar ve dinî kuruluşlar tarafından finanse edilip örgütlenen sayısız başka misyoner girişiminde yer alan kalkınma projelerine ve onların taze yüzlü temsilcilerine yönelik son derece etkili bir Üçüncü Dünya eleştirisi geliştirebildi.

Bu çabalarının karşılığı olarak yerel Opus Dei grubunun suçlamalarıyla, CIA soruşturmasıyla ve Vatikan’ın kınamasıyla karşılaştı. Bu gelişmeler onun resmî rahiplik görevinden çekilmesine ve 1977’de CIDOC’un kapanmasına yol açtı.

Hayatının son yirmi yılında “gezgin profesör” olarak dünyanın birçok yerini dolaştı; Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya’daki çeşitli üniversitelerde geçici ya da fahri görevlerde bulundu.

1980’lerin başında yüzünün bir yanında kanserli bir tümör oluştu. Doktorlar birkaç yıl içinde öleceğini söylemelerine rağmen her türlü tıbbî tedaviyi reddetti. Sonunda kanser gerçekten ölümüne yol açtı; ancak bu, beklenenden yirmi yıl sonra gerçekleşti. Son aşamalarda kendi kendine kullandığı afyon dışında hiçbir tedaviyi kabul etmedi.

Ölümünden kısa süre önce, şiddetli acılar çektikten sonra şöyle yazmıştı:

Evet, acı çekeriz, hastalanırız, ölürüz. Ama aynı zamanda umut ederiz, güleriz, kutlama yaparız; birbirimize bakmanın sevincini biliriz… Herkesi bakışını ve düşüncelerini sağlık hizmetleri konusundaki kaygılardan yaşam sanatını geliştirmeye çevirmeye davet ediyorum. Ve bugün aynı derecede önemli olarak, acı çekme sanatını ve ölme sanatını geliştirmeye.

Son yazısını — acı üzerine olan çalışmasını — tamamlayamadan Ürdün Nehri’ni geçti.

Illich’in konuşma tarzına ve entelektüel mizacına küçük bir pencere açan şu hatırayı aktaralım. Son yıllarda Illich’in mirasını yaşatmak için çok çaba gösteren dostu ve takipçisi Thierry Paquot şöyle anlatır:

Sıradan nezaket cümlelerinden sonra konuşmasının hızı artar, düşüncesinin ve zekâsının çevikliğini yansıtırdı. Bir keresinde on sekizinci yüzyılda yaşamış Alman bir doktorun hümor teorisinden söz etmeye başladı; ardından Aristoteles’e geri döndü; sonra Ansiklopedist Diderot ile kimyager Lavoisier arasında bir paralellik kurdu. Fizyolog Claude Bernard’dan kısaca bahsetti; psikanalistler Michael ve Enid Balint’i tartıştı; sonra tekrar Alman doktora döndü. Tıbbî muayeneler, teşhisler ve doktorlar tarafından “mülksüzleştirilme” tehlikesi hakkındaki kuşkularını dile getirdi. Acının gerçekliğini kabul etmeyi reddeden çağdaş zihniyetten söz etti ve modern hastaneleri ayrıntılarıyla tasvir ederek, daha önce Medical Nemesis adlı eserinde yayımladığı bazı sonuçlarını bile tersine çevirdi.

Paquot ayrıca Illich’in sessizliğin gücü üzerine doğaçlama konuşmalar yaptığını da hatırlar. Bu konuşmalarda filozoflar Max Picard ve Emmanuel Lévinas’ın fikirlerini bir araya getirir, sosyolog ve mistik Michel de Certeau ile yaptığı tartışmalara değinir, Çöl Babaları’nın bazı temalarını ve uygulamalarını açıklar, katıldığı çeşitli “sessizlik olaylarından” söz eder, yazının yerini görüntülerin aldığı modern kültürel dönüşümleri tasvir eder ve sonunda Batı tarihindeki en sevdiği dönem gibi görünen on ikinci yüzyıl üzerine bazı düşüncelerle konuşmasını bitirirdi.

Illich’in en dikkatli savunucularından biri olan David Cayley, onun mizacındaki, kişiliğindeki ve eserlerindeki görünür çelişkilere dikkat çekmiştir:

O hem bir mandarin hem bir anarşisttir; son derece gururlu ama bütünüyle alçakgönüllüdür; hem eleştirel bir entelektüel hem de dua eden bir hacıdır; hem gelenek adamı hem de “geleceğin kilisesinin öncüsü”dür; meşru otoriteye saygı gösteren biri olduğu kadar “kişinin kendisi için keşfetmesini” savunan biridir.

Neil Postman onu “bir mistik, bir ütopyacı ve bir otoriter” olarak adlandırırken, Chase Madar onu “seküler bir heresiark” diye nitelemiştir.

Bir röportajda kendi görüşlerini hangi siyasal etiketlerin tanımlayabileceği sorulduğunda Illich, “anarşist” ve “neolitik muhafazakârlık” cevaplarını vermiştir.

Fikirleri zaman zaman siyasî yelpazenin her noktasındaki ideologlar tarafından sahiplenilmiştir.

Kendi adıma itiraf etmeliyim ki, Illich’in yazıları arasında dolaşırken Kris Kristofferson’un The Pilgrim adlı şarkısının sözleri kendiliğinden aklıma geldi:

O bir şairdir, bir toplayıcıdır,
Bir peygamberdir ve bir satıcıdır,
Bir hacıdır ve bir vaizdir,
Ve sarhoş olduğunda bir problemdir,
O yürüyen bir çelişkidir,
Bir kısmı hakikat, bir kısmı kurgu…

Illich’in kamusal entelektüel olarak etkisi, 1970’lerde yayımlanan üç kışkırtıcı kitapla zirveye ulaştı:

Deschooling Society (1971)

Tools for Conviviality (1973)

Medical Nemesis (1975)

Bu eserlerin her biri kamusal hayatın çeşitli alanlarında belirli türden bir “kurumsuzlaştırmayı” savunuyordu ve eğitim, tıp, çalışma hayatı ile gelişmiş dünyanın kapitalist-endüstriyel ekonomilerindeki üretim ve tüketim yapılarının giderek insanlıktan çıkarıcı hâle gelmesi karşısında insan onurunun ve özerkliğinin ihlal edilmesine duyduğu derin kaygıyı ortaya koyuyordu.

Bu dönemin tamamı boyunca rahiplik görevlerini de sürdürdü.

Illich’in en etkili teorilerinden biri bugün artık yaygın olarak bilinen “karşı-üretkenlik” (counter-productivity) kavramı etrafında şekillenmiştir.

Bu fikri en basit biçimiyle ifade edecek olursak:

Okullar öğrenmeyi engeller.

Modern tıp ve hastaneler insanları hasta eder.

Ulaşım sistemleri çoğu zaman işlemez hâle gelir.

Şimdi onun en etkili olduğu dönemde tekrar tekrar işlediği bazı temalara kısa bir göz atalım.

“Deschooling Society” (1971)

En çok okunan eserinde Illich, kitlesel ve zorunlu eğitimin eleştirisini geliştirir.

Ona göre öğrenme, toplumsal uyuma, otoriteye itaate ve büyük ölçüde anlamsız olan diplomaların biriktirilmesine öncelik veren kurumsallaşmış uygulamalar tarafından engellenmektedir.

Şöyle yazar:

Okul, size mevcut haliyle topluma ihtiyaç duyduğunuza inandıran reklam ajansıdır.

Illich bunun yerine bilginin ve becerilerin gayriresmî, gönüllü ve karşılıklı ilişkilere dayalı yollarla aktarıldığı alternatif bir öğretim ve öğrenim modeli önerir.

İyi bir eğitim sistemi üç amaca sahip olmalıdır:
Öğrenmek isteyen herkese yaşamlarının herhangi bir döneminde mevcut kaynaklara erişim sağlamalıdır;
Bildiklerini paylaşmak isteyen herkesin, bunları öğrenmek isteyen kişileri bulmasına imkân vermelidir;
Ve son olarak, kamuoyuna bir mesele sunmak isteyen herkese, meydan okumasını duyurma fırsatı vermelidir.

Deschooling Society, 1970’lerde gelişen alternatif eğitim hareketlerinin temel metinlerinden biri hâline geldi. John Holt, A. S. Neill, Rudolf Steiner, Neil Postman ve Illich’in dostları Paul Goodman ile Everett Reimer’in eserleriyle birlikte bu hareketin klasiklerinden sayıldı.

“Tools for Conviviality” (1973) (Paylaşımlı toplum, Birlikte Yaşanabilir Toplum)

Kitabın merkezî motifi:

Şenlikli (convivial) bir toplum, bütün üyelerine, başkaları tarafından en az denetlenen araçlar yoluyla mümkün olan en özerk eylem imkânını sağlayacak şekilde tasarlanmalıdır. İnsanlar, sırf hazdan farklı olarak, faaliyetleri yaratıcı olduğu ölçüde sevinç duyarlar; buna karşılık araçların belirli bir noktanın ötesinde büyümesi, disiplin altına alınmayı, bağımlılığı, sömürüyü ve güçsüzlüğü artırır.

“Şenlikli toplum”, kapitalist ekonomide makineye bağımlı endüstriyel emeğin angaryasına keskin bir karşıtlık içinde durur.

Illich, insanî ve özerk birlikte yaşamı (conviviality)endüstriyel üretkenliğin karşıtı olarak öne sürdü.*

Kuşkusuz Illich, Ruskin’i yankılayan Philip Sherrard’ın şu gözlemine katılırdı:

Makinenin hizmetkârı olan insan, kendisi de bir makine hâline gelmek zorundadır ve bundan sonra yaptığı işte gerçekten insanî olan hiçbir şey kalmaz.

Dahası, Illich’e göre, endüstriyel büyümenin çok övülen üretkenliği ve ekonomik yararları, sistemin bizzat kendisinin yarattığı ihtiyaçları asla tatmin edemez:

[Endüstriyel ve ekonomik] büyüme bağımlılık yapıcı hâle gelmiştir. Eroin bağımlılığı gibi, bu alışkanlık temel değer yargılarını çarpıtır. Her türden bağımlı, azalan tatminler için giderek daha yüksek bedeller ödemeye razıdır. Artan marjinal faydasızlığa karşı tolerans geliştirmişlerdir. Sürekli yükselen bahislerle oynama uğraşı içinde olduklarından, daha derindeki hayal kırıklıklarına karşı körleşmişlerdir.

Bu, on dokuzuncu yüzyıl Britanya’sında Blake döneminden itibaren çok sayıda anti-endüstriyalist yazar ve düşünür tarafından defalarca dile getirilmiş olan ve daha yakın zamanlarda belki de en incelikli ve en güçlü ifadesini Ananda Coomaraswamy’de bulan bir kavrayıştı; endüstriyel devin kaptanlarının o zamandan beri sürekli görmezden geldiği bir uyarı.

Tools for Conviviality adlı eserinde Illich ayrıca “radikal tekel” (radical monopoly) kavramını geliştirdi. Bu, bir teknolojinin (ya da hizmetin) öylesine baskın hâle geldiği bir durumu ifade eder ki, ona erişimi olmayan bireyler toplumsal ve kamusal hayatın büyük bölümünden fiilen dışlanırlar.

Bunun da ötesinde, teknoloji veya hizmet insanların hizmetkârı olmaktan çıkar, onların zorba efendisi hâline gelir.

Örnek olarak, şehirlerin yurttaşların ihtiyaçlarına göre değil, otomobillerin ihtiyaçlarına göre şekillenmesi verilebilir.

Bugün yaşasaydı muhtemelen akıllı telefonu, bilgisayarı ve interneti örnek gösterirdi. (Sırada yapay zekâ olacaktır.)

Illich’in bu kitapta ele aldığı fikirlerin birçoğu, Batı’da zaten dolaşımdaydı. Bunlar arasında Jacques Ellul’un The Technological Society (1954), Lewis Mumford’un The Myth of the Machine (1967), Paolo Freire’nin Pedagogy of the Oppressed (1970), Murray Bookchin’in Post-Scarcity Anarchism (1971), Theodore Roszak’ın Where the Wasteland Ends (1972) ve E. F. Schumacher’in Small is Beautiful (1973) adlı eserleri sayılabilir.

İşte böyle bir entelektüel iklim içinde ve Latin Amerika deneyimlerinin baskısıyla Illich, “birinci dünya”nın endüstriyel-kapitalist ülkelerinin sözde “üçüncü dünya” ya da “küresel güney” üzerindeki yıkımları konusunda giderek daha fazla kaygılanmaya başladı.

Illich, küreselleşmenin bütün biçimlerinin erken ve acımasız bir muhalifiydi.

1968’de Katolik gençlik hizmetine yönelik bir konferansta, Amerikan Yaşam Tarzı’nın idealist ve hevesli havarileri olan genç Amerikalı gönüllülere hitap ederken sözlerini sakınmadı:

Siz ve taşıdığınız değerler, başarı ve tüketim üzerine kurulu Amerikan toplumunun ürünlerisiniz; iki partili sistemiyle, evrensel eğitimiyle ve aile otomobili refahıyla birlikte. Son tahlilde — bilinçli ya da bilinçsiz olarak — demokrasinin, fırsat eşitliğinin ve serbest girişimin fikirlerine ilişkin aldatıcı bir balenin “satıcılarısınız”; üstelik bunu, bu fikirlerden yararlanma imkânına sahip olmayan insanlar arasında yapıyorsunuz.

Para ve silahlardan sonra Kuzey Amerika’nın üçüncü büyük ihracatı Amerikalı idealisttir; dünyanın her köşesinde ortaya çıkan öğretmen, gönüllü, misyoner, toplum örgütleyicisi, ekonomik kalkınmacı ve tatilci iyilikseverlerdir. İdeal olarak bu insanlar rollerini hizmet olarak tanımlarlar. Gerçekte ise çoğu zaman para ve silahların verdiği zararı artırmakla ya da “azgelişmiş” insanları refah ve başarı dünyasının nimetlerine baştan çıkarmakla sonuçlanırlar.

Dostlarından birinin dediği gibi, Illich bir kez hararetlendi mi, “tamamen diken, hiç merhem olmayan” birine dönüşebilirdi.

Daha sonraki yıllarda Illich, Jacques Ellul’un la technique dediği olguyu daha derinlemesine incelemeye başladı: “İnsan faaliyetinin her alanında, belirli bir gelişme aşaması için mutlak etkinliğe sahip olan ve akılcı biçimde oluşturulmuş yöntemlerin toplamı.”

“Bilgi teknolojisinin” insan deneyimi üzerindeki istilalarından rahatsızlık duyuyordu:

Elektroniğe zincirlenmiş insanların makine-benzeri davranışları, onların esenliğinin ve onurunun aşağılanmasını oluşturur; bu durum uzun vadede çoğu insan için dayanılmaz hâle gelir. Programlanmış çevrelerin hastalandırıcı etkisine ilişkin gözlemler, bu tür ortamlardaki insanların tembel, güçsüz, narsistik ve apolitik hâle geldiklerini göstermektedir. Siyasal süreç çöker; çünkü insanlar artık kendilerini yönetebilir olmaktan çıkarlar; yönetilmeyi talep ederler.

“Medical Nemesis: The Expropriation of Health” (1975)

Medical Nemesis’te (bazı baskılarda daha yumuşak bir başlık olan Limits to Medicine adıyla yayımlanmıştır) Illich, modern tıbbın acıları hafifleten ve bizi geçmişin fiziksel musibetlerinden kurtaran özgürleştirici bir güç olduğu yönündeki yaygın anlayışı reddetti.

Bunun yerine, giderek genişleyen tıbbî müdahalelerin, devasa bir teknik aygıt ve devlet bürokrasileri tarafından desteklenerek, gerçekte hem fizyolojik hem de psikolojik türden hastalıklar ürettiğini savundu. Böylece çağdaş toplumda, ancak şimdi patolojik olarak görülmeye başlanan her türlü durum için “tedavi” arayışına yönelik bir çılgınlığa katkıda bulunulmakta; insanlarda sahte umutlar oluşturulmakta ve insanlar büyük ölçüde gereksiz ve karşı-üretken tıbbî hizmetlerin pasif tüketicilerine dönüştürülmektedir. (Illich’in ölümünden sonra ortaya çıkan giderek daha karanlık “biyoteknoloji”nin tuhaflıkları ve günümüzdeki “terapötik” ilaç salgını hakkında ne düşüneceğini hayal etmek zor değildir.)

Şöyle ısrar eder:

Modern tıp sağlığın inkârıdır. İnsan sağlığına hizmet etmek üzere değil, yalnızca bir kurum olarak kendisine hizmet etmek üzere örgütlenmiştir. İyileştirdiğinden daha fazla insanı hasta eder.

Söylemeye gerek yok ki bu görüşler tıp kurumunun, “wellness endüstrisinin” ve dev ilaç şirketlerinin hoşuna gitmemiştir ve gitmemektedir. 1980’lerde bir ara Illich’in düşüncesi farklı bir yöne evrildi; kamusal hayattan kısmen çekildi ve etkisi bir ölçüde azaldı.

Değişen entelektüel modaların etkisi altında, fikirleri kitle medyasının yorumcuları tarafından giderek daha fazla karikatürleştirildi. Ama fikirleri hiçbir zaman ortadan kaybolmadı.

Bu zamana gelindiğinde alternatif/ev eğitimi hareketleri, “yeşil” çevrecilik, geçimlik tarım, kurtuluş teolojisi, alternatif tıp, “şenlikli teknoloji” (convivial technology), Hristiyan komüniteryenizmi ve yerli kültürlerin ve geleneklerin korunması gibi çeşitli hareketler üzerinde iz bırakmıştı. Rahip, tarihçi ve toplum eleştirmeni olarak Illich birçok insana ilham vermiş, daha da fazlasını ise rahatsız etmişti.

Hayatının son yirmi yılında çok daha düşük bir kamusal görünürlüğe sahip olmasına rağmen yazmaya, ders vermeye ve huzursuzluk yaratmaya devam etti; üstelik yeni geliştirdiği bazı fikirler artık bütünüyle modası geçmiş sayılıyordu.

Chase Madar’ın belirttiği gibi:

Özellikle sevilmeyen eserlerinden biri, 1982 tarihli Gender adlı çalışmasıydı; bu eser, emek alanında geleneksel cinsiyet rollerinin ortadan kaldırılmasının, küresel güneyde kadınların saygınlığını ve gücünü aşındırdığını savunuyordu.

Nudum Christum nudum sequere

Görünüşe göre Illich son yıllarında sık sık şu Latince ifadeyi hatırlıyordu:

Nudum Christum nudum sequere
(“Çıplak Mesih’i çıplak olarak takip et.”)

Kendisini hiçbir zaman rahip olarak görmekten vazgeçmedi; her ne kadar “başıboş bir rahip” olsa da.

Nasıralı’nın öğretilerinden ve örneğinden ilham almaya devam etti ve özel ayinler icra etmeyi sürdürdü. Teolojik olarak Illich kendisini Hristiyanlığın apofatik geleneği içinde konumlandırıyordu. Ancak, “imanı yaptığı her şeyde örtük olarak mevcut olsa da”, çalışmalarının çoğunda bir müjdeci olarak değil, bir tarihçi ve toplum eleştirmeni olarak yazıp konuşmaya özen gösterdi.

Rahiplikten çıkarılmış olmasına rağmen Illich, serbest düşüncelü birçok okurunu şaşırtacak şekilde, sarsılmamış bir dinî dünya görüşünü korudu. Toplumu ve siyaseti, köklerini patristik yazılarda ve erken Kilise’de bulan kavramlar ve Latince terimler aracılığıyla analiz etmeyi sürdürdü; müminler üzerindeki pastoral yetkilerin Kilise tarafından giderek genişletilmesinde, modern idarî devletin lekelenmiş kökenlerini görüyordu. Kurumsallaşma hakkındaki fikirlerinin çoğu, çürümenin başladığı dönem olarak gördüğü on üçüncü yüzyıl Kilisesi üzerine yaptığı erken çalışmalarından doğmuştu.

Vatikan bürokrasisine ve dinî otoriterliğe duyduğu hayal kırıklığı, Kilise’nin birçok özelliğine beslediği sevgiyi veya onun çok sayıdaki güzel geleneğine duyduğu saygıyı ortadan kaldırmadı. Öyleyse, araştırmamızı sonuca doğru götürmek için Illich’in Hristiyanlığı, Kilise’yi ve Hristiyan çağrısını nasıl anladığı hakkında birkaç söz söyleyelim.

Katolik Kilisesi’ne yaptığı göndermelerde Illich sık sık şu Latince özdeyişe başvururdu: Corruptio optimi pessima — “En iyinin bozulması, bütün bozulmaların en kötüsüdür.” Illich, Kilise’nin Mesih’in mesajını kurumsallaştırarak onu bozduğuna ve saptırdığına inanıyordu; onu katı dogmaların, cezalandırıcı ahlâk kurallarının ve yasaların içine yerleştirerek bireysel Hristiyanların özerkliğini baltalamıştı. Bazı bakımlardan, Kilise’nin dünyevî bir güç olarak ele alınışına dair fikirleri, Dostoyevski’nin muazzam romanı Karamazov Kardeşler’deki Büyük Engizisyoncu’nun konuşmasını hatırlatır: Kilise, insanın Tanrı tarafından verilmiş özgürlüğünün düşmanı hâline gelmiştir.

Illich’in yazılı eserlerini özetlemeye ve onların daha örtük ve daha gizemli Hristiyan damarları üzerinde düşünmeye çalışan David Cayley şu aydınlatıcı değerlendirmeyi sunar:

O ezoteriktir; şu anlamda ki ihtiyatlıdır, yazılı sözlerin tuzaklarını anlar, söylemlerini karşısına çıkan durumlara göre şekillendirir, her türlü reçeteden kaçınır ve kendisini, insanların çeşitli ve gizemli çağrılarını gerçekleştirmelerine engel olan şeyleri teşhir etmekle sınırlar. Bunun dışında, geriye dönüp bakıldığında amacının yeterince açık olduğunu düşünüyorum. Bireylerle kurtuluşları arasına giren birçok modern kurumda sahnelenen Hristiyanlık trajedisini açığa çıkarmak istiyordu.

Son yıllarda, özellikle Teknokratik Makine hakkındaki fikirlerine yönelik ilgi yeniden canlanmıştır; ilk dile getirildikleri döneme göre bugün daha da kaygı verici bir önem kazanmış olan sezgiler ve teoriler. Onun gelişen düşüncesi, bu ciltteki diğer bazı isimlerin ele aldığı meselelerin birçoğuna temas etmiştir. Onu derinden etkileyen kişiler arasında Jacques Ellul da vardı. Buna karşılık, Illich’in fikirleri, teknokratik totalitarizmi teşhir etmek ve ona direnmekle ilgilenen bazı Hristiyan yazarların eserlerinde yeniden ortaya çıkmıştır; bunlar arasında Michael Hanby ve New Polity çevresindeki diğer yazarlar, belki de en dikkat çekici biçimde Paul Kingsnorth bulunmaktadır.

Illich’in fikirleri, özellikle 1970’lerde, en güçlü yankıyı Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Fransa’da buldu. Ölüm yazılarından birinin yazarı onun çalışmalarını “meydan okuyucu, bereketli, rahatsız edici ve sınıflandırılması zor” olarak tanımlarken, söylemini de “düşüncesinin ve zekâsının çevikliği” ile nitelenmiş olarak görüyordu. Gerçekten de öyleydi. Illich’in düşüncesi boyunca, onun “bireyin özerkliği ve bütünlüğü hakkındaki her yerde mevcut kaygısını” ve bireysel erkekleri ve kadınları “dilsel ve istatistiksel soyutlamalara” indirgeyen bütün modern eğilimlere ve etkilere karşı direnişini buluruz.

Illich, tutarlı ve kusursuz bir “felsefe” geliştirmiş sistematik bir düşünür değil, daha ziyade “fikirlerin bir arkeoloğu” ve modernliğin çorak topraklarının cesur bir kâşifiydi; burada ve orada oyalanarak derin bir kültürel ve ruhsal rahatsızlığın belirtilerini teşhis ediyordu. Bu nedenle, onun karakteristik ve kışkırtıcı beyanlarından birkaçını aktararak bitirmek belki de mazur görülebilir:

Yeryüzünün kaynaklarının tükenmesi ve kirletilmesi, her şeyden önce insanın kendi imgesiyle, kendi bilinciyle ilgili bir gerilemenin sonucudur.

İnsan, bilim insanlarının, mühendislerin ve planlamacıların oyuncağı hâline gelmiştir.

Profesyonel hiyerarşiler toplumu kendi hizmetlerinin ahlâken zorunlu olduğuna ikna ettikten sonra, hiçbir miktar dolar refah kurumlarının içkin yıkıcılığını ortadan kaldıramaz.

Homo economicus, gizlice bütün canlı varlıkların amblemi ve analoğu olarak kabul edilmiştir. Bir tüketim toplumunda kaçınılmaz olarak iki tür köle vardır: bağımlılığın mahkûmları ve kıskançlığın mahkûmları. Etkili sağlık bakımı, kişinin kendine bakımına bağlıdır; bu gerçek bugün sanki yeni keşfedilmiş bir şeymiş gibi ilan edilmektedir.

… bizim pedagojik kibrimiz: yani insanın, Tanrı’nın yapamayacağı şeyi yapabileceğine, başkalarını kendi kurtuluşları için manipüle edebileceğine dair inancımız.

Dünya erişilemez hâle gelmiştir; çünkü oraya arabayla gidiyoruz.

Gelecek cehenneme gitsin. O, insan yiyen bir puttur.

_______________________________________________________________

*”Conviviality” kavramı Türkçede yerleşik ve tam karşılığı bulunan bir kavram değildir. Bazı çevirilerde bu kavramın “şenliklilik” veya “şenlikli toplum” şeklinde karşılanması, kanaatimizce yalnızca yetersiz değil, aynı zamanda Illich’in kavramsal maksadını ciddi biçimde çarpıtan bir tercihtir. Zira Türkçede “şenlik” kelimesi öncelikle eğlence, festival, kutlama ve neşeli topluluk hâli gibi çağrışımlar üretmektedir. Oysa Illich’in conviviality ile kastettiği şey “eğlenceli” veya “şen” bir toplum değil; insanın araçlar, kurumlar ve teknik sistemler karşısında özerkliğini yitirmediği, araçların insanın efendisi değil hizmetkârı olarak kaldığı, insan ölçeğinde, karşılıklı ilişkiye ve yaratıcı eyleme imkân veren bir toplumsal düzendir. Bu nedenle “şenlikli toplum” çevirisi, kavramın felsefî ve toplumsal eleştiri bağlamını zayıflatmakta; hatta Illich’in endüstriyel üretkenlik, teknik bağımlılık ve kurumsal tahakküm eleştirisini neredeyse folklorik veya eğlenceye dönük bir anlama kaydırmaktadır. Bu çalışmada kavram, söz konusu anlam kaymasını önlemek için İngilizce aslıyla, conviviality, olarak korunmuştur.(Bülent SÖNMEZ)