Modern Tatil Anlayışı Ruhun İstirahatini Sağlıyor mu?
Modern tatil anlayışı büyük ölçüde insanın mutluluğunu dış dünyada arayan pozitivist ve materyalist bir varsayıma dayanır. Deniz kıyıları, lüks oteller, tatil köyleri, egzotik mekânlar ve tüketim imkânları, sanki mutluluğun asli kaynaklarıymış gibi sunulur. Oysa bunlar ancak geçici hazlar sağlayabilir; insanın derin varoluşsal ihtiyaçlarını karşılayamaz. Bu nedenle insanlar her yıl daha güzel sahillere, daha pahalı otellere ve daha konforlu mekânlara gitmelerine rağmen çoğu zaman içlerindeki boşluğu dolduramazlar. Çünkü insan yalnızca bedenden ibaret değildir; onun sevgiye, dostluğa, aidiyete, anlam duygusuna ve manevî yakınlığa da ihtiyacı vardır.
Gerçek mutluluk, tüketim nesnelerinde değil, insanî ilişkilerde ortaya çıkar. İnsanı asıl mutlu eden şey; ailesiyle kurduğu bağlar, dostlarıyla paylaştığı samimiyet, karşılıksız sevgi ve güven duygusudur. Bu nedenle tatili yalnızca eğlenmek, harcamak veya dinlenmek olarak görmek eksik bir yaklaşımdır. Tatil aynı zamanda insanın sevdikleriyle yeniden buluştuğu, ihmal ettiği dostluklarını canlandırdığı, ailesine vakit ayırdığı ve ruhunu beslediği bir zaman olmalıdır.
Anadolu irfanı bu gerçeği yüzyıllardır dile getirmiştir. Erzurum türküsündeki
“Dün gece yar hanesinde, yastığım bir taş idi;
altım çamur üstüm yağmur,
yine gönlüm hoş idi”
dizeleri, mutluluğun maddî şartlara bağlı olmadığını anlatır. Aynı hakikat “İki gönül bir olursa samanlık seyran olur” sözünde de ifade edilir. İnsan bazen en mütevazı şartlarda büyük bir huzur bulabilir; çünkü huzurun kaynağı eşya değil, gönül birlikteliğidir.
Nitekim eğer mutluluk maddî imkânlarla elde edilseydi, dünyanın en mutlu insanları en zenginler, en mutsuz insanları da yoksullar olurdu. Oysa hayat bunun tam tersine dair sayısız örnekle doludur. Her şeye sahip olduğu hâlde huzursuz, mutsuz ve yalnız insanlar bulunduğu gibi; sınırlı imkânlarla yaşayan fakat hayatından memnun ve şükür sahibi insanlar da vardır. Gerçek yoksulluk, sahip olunan şeylerin azlığı değil, insanın sahip olduklarıyla yetinememesi ve sürekli eksiklik duygusu içinde yaşamasıdır.
Bu sebeple tatil anlayışımızı yeniden düşünmemiz gerekir. Tatil lüks tüketimin değil, insanî yakınlığın zamanı olmalıdır. Sevmek ve sevilmek, dostlarla sohbet etmek, aileyle bir araya gelmek, paylaşmak, hatırlamak ve hatırlanmaktır. İnsan ruhunu dinlendiren şey çoğu zaman deniz manzarası değil, kendisini pazarlıksız seven insanların varlığıdır. Çünkü mutluluk, nihayetinde bir eşya meselesi değil, bir gönül meselesidir. İnsan insana iyi gelir; ruhun gerçek istirahati de burada bulunur.
Bayramların Tatile dönüşmesinin Sebebi Modern Pozitivist Hayat Anlayışıdır
Çocukluğumuzun bayramlarını değerli kılan şey, bugünkü anlamda sahip olduğumuz maddi imkânlar değildi. Bizi mutlu eden şey, insanların birbirlerine yönelmesiydi. Bayram, vermenin ve paylaşmanın zamanıydı. Büyükler harçlık verir, ikramlarda bulunur, çocukları sevindirir, insanlar birbirlerini ziyaret ederdi. Bayramın merkezinde tüketim değil, insan vardı.
Modern hayat ise farklı bir mantık üzerine kuruludur. Günümüz insanı sürekli bir şeyler satın almaya, tüketmeye ve harcamaya yönlendirilmektedir. Özellikle modern tatil anlayışı, mutluluğu belirli mekânlara ve belirli tüketim biçimlerine indirger. İnsanlara, mutluluğun deniz kıyısında, tatil köylerinde, lüks otellerde ve pahalı eğlencelerde bulunduğu telkin edilir. Böylece insan, farkında olmadan mutluluğu eşyalarda ve hizmetlerde aramaya başlar.
Oysa bu sistemde dikkat çekici bir durum vardır: Bayramlarda insanlar birbirlerine verirken, modern tatil düzeninde sürekli veren taraf müşteridir. Tatil boyunca insanın cebindeki son kuruşa kadar harcaması teşvik edilir. Kişinin değeri sahip olduklarıyla ölçülür; arabası, evi, kıyafeti ve harcama gücü toplumsal itibarın ölçüsü hâline gelir. Böylece insan, insan olmaktan çok tüketiciye dönüşür.
Bu dönüşüm yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ruhsaldır. Çünkü insan mutluluğu maddede aramaya başladığında, diğer insanlarla olan bağları da zayıflamaya başlar. Bayramların eski tadının kalmamasından söz edilirken çoğu zaman ekonomik şartlar veya toplumsal değişimler dile getirilir. Oysa daha derindeki mesele, insanın dünyaya bakışındaki değişimdir. İnsanlar birbirlerine gitmekten çok birbirlerinden kaçmaya başlamışlardır. Menfaat eksenli ilişkiler güveni azaltmış, insanı insandan uzaklaştırmıştır.
Bu nedenle modern tatil anlayışı yalnızca bir dinlenme biçimi değil, aynı zamanda çağdaş insanın ruhsal bunalımının bir göstergesi olarak da görülebilir. İnsan önce anlamı kaybetmekte, sonra bu kaybın oluşturduğu boşluğu tüketimle doldurmaya çalışmaktadır. Tatil çoğu zaman bu boşluktan geçici bir kaçış işlevi görmektedir. Fakat insanı yaralayan şey maddi dünyaya aşırı bağlanmaksa, çözüm de daha fazla tüketimde bulunamaz.
İnsan, huzuru maddede değil ilişkilerde bulur. Sevilmekten önce sevmekte, almaktan önce vermekte derin bir anlam vardır. Hayatın geçici olduğunu ve sahip olunan hiçbir şeyin sonsuza kadar elde tutulamayacağını hatırlamak gerekir. Servetler, makamlar, evler ve arabalar bu dünyada kalacaktır. Kalıcı olan ise insanın gönlünde bıraktığı izdir.
Bu yüzden insanlardan kaçmamak gerekir. Bazen iyiliğin karşılığı görülmeyebilir, bazen insan kendisini kullanılmış hissedebilir, hatta bazıları onu saf veya enayi olarak görebilir. Fakat vermek, insanı eksiltmez; aksine çoğaltır. Paylaşmak, insanı fakirleştirmez; bereketlendirir. Sevgi, dostluk ve cömertlik tüketildikçe azalan değil, paylaşıldıkça büyüyen değerlerdir. İnsan gerçek zenginliğini sahip olduklarında değil, verebildiklerinde keşfeder.
