Doğu Toplumlarında Kimlik Krizi ve Özgün Düşüncenin İmkânı Üzerine
Giriş
Son yıllarda sosyal bilimler ve felsefe literatüründe “biz ve ötekiler”, “Doğu ve Batı”, “merkez ve çevre”, “ben ve öteki” gibi ikili karşıtlıklar üzerinden yürütülen tartışmalar önemli bir yer tutmaktadır. Kimlik, aidiyet ve kültürel farklılıklar üzerine geliştirilen bu yaklaşımlar, modern dünyanın temel problemlerini açıklama iddiası taşımaktadır. Bununla birlikte, söz konusu kavramların çoğu zaman yeterince sorgulanmaksızın kullanıldığı da görülmektedir. Özellikle “biz” kavramının neyi ifade ettiği, hangi tarihsel ve kültürel zemine dayandığı ve sınırlarının nasıl belirlendiği çoğu zaman açıklığa kavuşturulmamaktadır.
“Biz” Kimiz?
Gerçekten “biz” kimiz? “Doğulular” denildiğinde ortak bir tarihsel ve kültürel özneden mi söz edilmektedir? Aynı şekilde “Batı” tek ve homojen bir medeniyeti mi ifade etmektedir? Bu soruların kolay cevapları yoktur. Çünkü gerek Doğu gerekse Batı olarak adlandırılan dünyalar, kendi içlerinde son derece farklı tarihsel tecrübelere, dinî geleneklere, siyasal yapılara ve kültürel hafızalara sahiptir. Bu nedenle “biz” ve “onlar” biçimindeki ikili karşıtlıklar, çoğu zaman açıklayıcı olmaktan çok basitleştirici bir işlev görmektedir.
Bu durum özellikle modernleşme sürecini yaşamış toplumlarda daha belirgin hâle gelmektedir. Bu toplumlar, bir taraftan kendi klasik düşünce gelenekleriyle olan ilişkilerini önemli ölçüde zayıflatmış, diğer taraftan Batı’nın tarihsel ve kültürel dünyasına da tam anlamıyla dâhil olamamışlardır. Dolayısıyla burada karşılaşılan temel mesele, yalnızca Doğu ile Batı arasındaki farklılık değildir. Daha derinde, düşüncenin üzerinde yükseldiği aidiyet ve kimlik zeminine ilişkin bir belirsizlik söz konusudur. Böyle bir zeminde “biz ve ötekiler” söylemi, açıklanması gereken bir problemi açıklayan değil, çoğu zaman problemi örten bir kavrama dönüşebilmektedir.
Bu makale, söz konusu kimlik ve aidiyet sorununu felsefî üretim açısından ele almaktadır. Temel iddia şudur: Bugün özgün felsefî üretimin önündeki en önemli engellerden biri, Batı düşüncesinin öğrenilmesi değil; onun tarihsel şartlar içinde geliştirdiği kavramların, farklı tarihsel ve kültürel bağlamlara eleştirel bir yeniden değerlendirmeye tabi tutulmaksızın aktarılmasıdır. Bu nedenle mesele, Doğu ile Batı arasında bir tercih yapmak değil, insanlığın ortak düşünce mirasını kendi tarihsel tecrübemiz ışığında yeniden yorumlayabilecek bir düşünme imkânını araştırmaktır.
Modernleşme süreciyle birlikte Batı düşüncesi, yalnızca bilimsel ve teknolojik gelişmeleriyle değil, kavramsal çerçevesiyle de Doğu toplumları üzerinde belirleyici bir etki oluşturmuştur. Bugün üniversitelerde okutulan felsefe müfredatına bakıldığında, Descartes’tan Kant’a, Hegel’den Marx’a kadar uzanan düşünce geleneğinin merkezî bir konuma sahip olduğu görülmektedir. Bu durum tek başına bir problem değildir. Felsefe tarihi bakımından farklı düşünce geleneklerinin öğrenilmesi entelektüel gelişimin vazgeçilmez şartlarından biridir. Asıl problem, bu düşünürlerin geliştirdiği kavramların ve teorilerin, ortaya çıktıkları tarihsel ve toplumsal bağlam dikkate alınmaksızın evrensel açıklama modelleri olarak benimsenmesidir.
Bu nedenle günümüzde karşı karşıya bulunduğumuz mesele, Batı düşüncesinin öğrenilmesi değil, onun çoğu zaman eleştirel bir yeniden değerlendirmeye tabi tutulmaksızın aktarılmasıdır. Bunun sonucu ise, yaşanılan toplumun kendi tarihsel tecrübesinden doğan problemlerin geri planda kalması ve özgün felsefi üretimin zayıflamasıdır.
Bu makale, söz konusu sorunun yalnızca metodolojik olmadığını, aynı zamanda daha derin bir aidiyet ve kimlik krizinden beslendiğini ileri sürmektedir.
Modernleşme süreciyle birlikte Doğu toplumları yalnızca Batı’nın bilim ve teknolojisiyle değil, aynı zamanda onun kavramsal dünyasıyla da karşı karşıya kalmıştır. Bu karşılaşma, düşünce hayatını zenginleştirmiş olmakla birlikte önemli bir metodolojik problemi de beraberinde getirmiştir. Bugün üniversitelerde ve entelektüel çevrelerde kullanılan kavramların önemli bir kısmı, Batı’nın kendi tarihsel tecrübesi içerisinde üretilmiş kavramlardır. Reform, Rönesans, Aydınlanma, Sanayi Devrimi ve modern ulus-devlet süreçleri içerisinde şekillenen bu kavramlar, çoğu zaman ortaya çıktıkları tarihsel bağlam dikkate alınmaksızın evrensel açıklama modelleri gibi kullanılmaktadır. Böylece düşünce, yaşanılan toplumsal gerçekliği anlamaya çalışan yaratıcı bir faaliyet olmaktan uzaklaşmakta; hazır kavramların farklı toplumlara uygulanmasından ibaret bir etkinliğe dönüşmektedir.
Burada asıl sorun Batı düşüncesini öğrenmek değildir. Aksine, insanlığın ortak düşünce mirasının önemli bir kısmı Batı düşünürlerinin katkılarıyla zenginleşmiştir. Sorun, bu düşünürlerin cevap verdikleri sorular ile bizim bugün karşı karşıya bulunduğumuz sorunlar arasında yeterli bir ayrım yapılmamasıdır. Hiçbir filozof boşlukta düşünmez. Kant’ın problemleri on sekizinci yüzyıl Avrupa’sının problemleridir. Hegel’in tarih anlayışı Alman siyasal ve kültürel tecrübesiyle yakından ilişkilidir. Marx’ın kullandığı burjuvazi ve proletarya kavramları ise sanayi kapitalizminin doğurduğu toplumsal yapının ürünüdür. Dolayısıyla bu kavramlar, belirli tarihsel şartların dışında anlaşılabilecek soyut kategoriler değildir.
Tam da bu noktada önemli bir metodolojik ilke ortaya çıkmaktadır. Felsefe, hazır kavramlarla başlamaz; problemlerle başlar. Kavramlar ise bu problemlere verilen cevapların ürünüdür. Eğer bir toplum kendi problemlerini tespit etmek yerine başka toplumların problemlerine verilmiş cevapları benimsemeye başlarsa, artık özgün bir düşünce üretmiyor, düşünce ithal ediyor demektir. Bu nedenle bugün üzerinde durulması gereken soru, Marx’ın, Hegel’in veya Nietzsche’nin doğru ya da yanlış olması değildir. Asıl soru, onların cevap vermeye çalıştıkları problemlerin bizim tarihsel tecrübemizde aynı biçimde bulunup bulunmadığıdır.
Örneğin kendisini Marksist olarak tanımlayan birçok aydın, yaşadığı toplumu Marx’ın kavramlarıyla açıklamaya çalışmaktadır. Oysa Marx’ın burjuvazi, proletarya ve sınıf mücadelesi kavramları belirli bir tarihsel bağlam içerisinde ortaya çıkmıştır. Bu kavramların farklı toplumlarda birebir karşılıklarının bulunmaması mümkündür. Böyle bir durumda yapılması gereken şey Marx’ı reddetmek değil, onun kullandığı kavramların yaşanılan toplumsal gerçekliği açıklamakta ne ölçüde yeterli olduğunu sorgulamaktır. Çünkü kavramların tarihsel şartlardan bağımsız olarak evrensel geçerliliğe sahip olduğu varsayımı, düşüncenin eleştirel niteliğini zayıflatır.
Ancak bu mesele yalnızca kavramsal bir sorun değildir. Bunun gerisinde daha derin bir aidiyet problemi bulunmaktadır. Modernleşme süreci boyunca Doğu toplumları kendi klasik düşünce gelenekleriyle olan bağlarını büyük ölçüde zayıflatmış, buna karşılık Batı düşüncesini de bütünüyle içselleştirememiştir. Sonuçta ortaya çıkan durum, iki farklı dünya arasında kalmış bir entelektüel yapı olmuştur. Bu nedenle günümüzde sıkça kullanılan “biz ve ötekiler” söylemi de sağlam bir zemine oturmamaktadır. Çünkü burada önce cevaplanması gereken soru, “biz” dediğimiz öznenin kim olduğudur. Kendi tarihsel hafızasıyla ilişkisi zayıflamış, kullandığı kavramları büyük ölçüde başka düşünce geleneklerinden devralmış bir toplumda “biz” kavramı kendiliğinden açıklık kazanan bir kategori değildir.
Bu noktada meseleyi Doğu ile Batı arasında mutlak bir karşıtlık şeklinde kurmak da doğru değildir. Çünkü düşünce tarihi, medeniyetlerin birbirlerinden öğrenerek geliştikleri uzun bir etkileşim sürecidir. Bunun en önemli örneklerinden biri İslam filozoflarının Aristoteles’le kurdukları ilişkidir. Fârâbî ve İbn Sînâ, Aristoteles’i yalnızca aktarmamış, onun düşüncesini kendi inanç ve medeniyet dünyalarının temel problemleri doğrultusunda yeniden yorumlamışlardır. Aristoteles’te merkezi olmayan peygamberlik, vahiy ve nübüvvet gibi kavramlar, İslam filozoflarının sistemlerinde temel bir yer edinmiştir. Bu durum, düşünce tarihinin basit bir aktarım değil, yaratıcı bir yeniden üretim süreci olduğunu göstermektedir.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyduğumuz şey Batı düşüncesini reddetmek değil, onu insanlığın ortak düşünce mirasının bir parçası olarak yeniden değerlendirmektir. Aristoteles nasıl yalnızca Antik Yunan’ın filozofu değilse, Kant da yalnızca Alman düşüncesinin temsilcisi değildir. Aynı şekilde Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Haldun da yalnızca İslam dünyasına ait isimler değildir. Bunların tamamı insanlığın ortak mirasına katkıda bulunmuş düşünürlerdir. Fakat ortak miras, hazır cevaplar deposu değildir. Her kuşak ve her toplum, bu mirası kendi tarihsel tecrübesi ışığında yeniden yorumlamak ve yeniden üretmek zorundadır. Özgün felsefî üretim de ancak bu yaratıcı yeniden yorumlama süreci içerisinde mümkün olabilir.
Bu çerçevede özgün felsefî üretimin önündeki en büyük engellerden biri, düşüncenin kendi toplumsal gerçekliğiyle yeterince temas kuramamasıdır. Üniversitelerde uzun yıllardır Batı düşünce tarihinin önemli isimleri ayrıntılı biçimde okutulmakta, onların geliştirdiği teoriler büyük bir dikkatle incelenmektedir. Ancak aynı dikkat, bu teorilerin hangi tarihsel ihtiyaçlardan doğduğu veya bizim tarihsel tecrübemiz içerisinde nasıl bir karşılık bulduğu sorusuna çoğu zaman gösterilmemektedir. Bunun sonucunda felsefe, yaşanılan hayatı anlamaya çalışan yaratıcı bir faaliyet olmaktan uzaklaşmakta; başkalarının ürettiği kavramları açıklamaya çalışan ikincil bir uğraş hâline gelmektedir.
Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri, modern ideolojilerin Türkiye gibi toplumlarda çoğu zaman doğrudan aktarılmaya çalışılmasıdır. Oysa bir düşünce sistemi yalnızca kavramlardan ibaret değildir; o kavramları doğuran tarihsel tecrübenin de ürünüdür. Kavramlar, onları üreten toplumun siyasal yapısını, ekonomik ilişkilerini, din anlayışını ve kültürel hafızasını bünyelerinde taşırlar. Bu nedenle herhangi bir kavramın başka bir topluma taşınması, yalnızca bir kelimenin tercüme edilmesi anlamına gelmez; aynı zamanda belirli bir tarihsel tecrübenin de taşınması anlamına gelir. Bu durum ise her zaman başarılı sonuçlar vermez.
Nitekim İslam düşünce tarihine bakıldığında bunun tam tersi bir yöntemle karşılaşılır. Müslüman düşünürler, Antik Yunan felsefesini büyük bir ilgiyle incelemişlerdir; ancak onu hiçbir zaman mutlak bir otorite olarak kabul etmemişlerdir. Fârâbî’nin Aristoteles’i yorumlayışı, İbn Sînâ’nın metafiziği yeniden kurması veya İbn Rüşd’ün felsefe ile vahiy arasındaki ilişkiyi yeniden ele alışı, yaratıcı bir düşünme faaliyetinin ürünüdür. Burada amaç Aristoteles’i tekrar etmek değil, onun sunduğu imkânları yeni problemlerin çözümünde kullanmaktır. Bu nedenle İslam felsefesi, Yunan düşüncesinin basit bir devamı değil, yeni bir düşünce hamlesi olarak ortaya çıkmıştır.
Bugün ise benzer bir yaratıcı tavırdan söz etmek kolay değildir. Bunun sebeplerinden biri, modernleşme sürecinin yalnızca kurumları değil, düşüncenin sürekliliğini de kesintiye uğratmış olmasıdır. Özellikle eğitim sistemi ve kültürel dönüşümler, klasik düşünce mirasıyla kurulan ilişkinin zayıflamasına yol açmıştır. Böylece ortaya paradoksal bir durum çıkmıştır. Bir taraftan Batı düşüncesini tam anlamıyla kendi tarihsel bağlamı içerisinde okuyamıyor, diğer taraftan kendi klasik mirasımızı da doğrudan okuyabilecek imkânlardan büyük ölçüde mahrum kalıyoruz. Sonuçta ortaya çıkan şey, iki gelenek arasında sıkışmış fakat hiçbirine tam anlamıyla ait olmayan bir entelektüel kimliktir.
İşte bu nedenle günümüzde sıkça dile getirilen “biz ve ötekiler” söylemi de yeniden düşünülmelidir. Çünkü burada “biz” olarak adlandırılan öznenin kendisi henüz yeterince belirgin değildir. Aidiyet duygusunun zayıfladığı, tarihsel hafızanın parçalandığı ve düşünce dilinin büyük ölçüde dışarıdan alınan kavramlarla kurulduğu bir ortamda “biz” kavramı açıklanması gereken bir mesele hâline gelmektedir. Dolayısıyla tartışmanın başlangıç noktası “ötekiler” değil, “biz”in kim olduğu sorusu olmalıdır.
Belki de daha doğru bir yaklaşım, düşünceyi medeniyetler arasında mutlak bir ayrım üzerinden değil, insanlığın ortak birikimi üzerinden değerlendirmektir. Düşünce tarihi, birbirinden yalıtılmış medeniyetlerin tarihi değildir. Antik Yunan düşüncesi İslam filozofları tarafından yeniden yorumlanmış, İslam düşüncesi Orta Çağ Latin dünyasını etkilemiş, modern Batı düşüncesi ise hem Antik Yunan’dan hem de İslam dünyasından devraldığı miras üzerine inşa edilmiştir. Bu karşılıklı etkileşim dikkate alındığında, herhangi bir düşünceyi yalnızca ait olduğu coğrafyanın ürünü olarak görmek eksik bir yaklaşım olacaktır. Bununla birlikte, insanlığın ortak mirasını kabul etmek, bütün toplumların aynı problemleri yaşadığı anlamına da gelmez. Ortak olan mirastır; problemler ise tarihsel şartlara göre farklılaşır. Bu nedenle her toplum, ortak düşünce mirasını kendi tarihsel tecrübesi doğrultusunda yeniden yorumlamak ve yeni kavramlar üretmek zorundadır.
Tam da bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Bugün bizim tarihsel tecrübemizin ortaya çıkardığı felsefî problemler nelerdir? Bu soru yeterince sorulmadığı sürece, felsefî üretim büyük ölçüde başkalarının problemlerine verilmiş cevapların tekrarı olmaya devam edecektir. Oysa özgün bir düşünce geleneği, hazır cevaplarla değil, yaşanılan hayatın ortaya çıkardığı yeni sorularla başlar. Bir toplum kendi sorularını sormaya başladığı anda, kendi kavramlarını üretme imkânına da kavuşur. Felsefenin asıl görevi de tam olarak budur: İnsanlığın ortak mirasını inkâr etmeden, onu kendi hayat dünyamızın sorunlarıyla yeniden buluşturmak ve bu buluşmadan yeni düşünce imkânları ortaya çıkarmak.

