Güldürmek ile küçümsemek arasındaki mesafe
İyi mizah, inancı hedefe koyduğunda sığlaşır; insanın inançla kurduğu eğri ilişkiyi gösterdiğinde derinleşir. Molière’in Türkçeye Tartüf adıyla çevrilen meşhur oyununda hedef alınan şey din değildir mesela.. Din kisvesine bürünen sahtekârlıktır. Mizahın inceliği de burada başlar: Kutsalı aşağılamaz, kutsalın arkasına saklanan insan zaafını görünür kılar.
…
Deniz Göktaş’ın son şovunda ise mizah, yer yer “rahatsızlık üretmek” için kullanılıyor gibi duruyor. Sert mizah elbette rahatsız eder; fakat iyi sert mizahın rahatsızlığı bir fikre, bir kavrayışa, bir teşhise açılır. Sadece sinir ucuna basmak mizahı güçlendirmez; bazen onu kolaylaştırır.
İnanç, kutsallar, ibadet ve toplumun müşterek sembolleri gibi alanlara girildiğinde mizahçının daha yüksek bir zekâ eşiğine çıkması gerekir. Çünkü burada sıradan bir siyasi figür ya da popüler kültür malzemesi yoktur; milyonlarca insanın mahrem ve derin anlam verdiği bir dünya vardır. Bu alana kontrolsüz biçimde girmek birilerini güldürse de daha fazlasını üzer. Göktaş’ın bu inceliği yeterince gözetmediği görülüyor.
…
Şovda “cesaret” ile “kolay alkış” yer yer birbirine karışıyor. Türkiye’de politik mizah zaten yüksek gerilimli bir alanda yapılıyor. Seyircinin bir kısmı, sahnede söylenen bazı sözleri komik olduğu için değil, kendi öfkesini temsil ettiği için alkışlıyor.
…
Göktaş’ın dili, hedef aldığı zihniyeti çözümlemekten çok, küçümseme hissi verebiliyor. Bir zihniyetin çelişkileriyle mizah üretmek başka, o zihniyetle ilişkili geniş bir toplumsal tabanı aşağılanmış hissettirmek başkadır. Gösterinin bütününde güçlü gözlem var; fakat kötü kurgulanmış çıkışlar bu gözlemin önüne geçiyor. Deniz Göktaş sahne enerjisine ve kuşak dili yakalama kabiliyetine sahip; fakat bu kabiliyet, her sert cümleyi otomatik olarak iyi mizah yapmıyor.
…
Aziz Nesin, “Bir oranda olsun güldürmeyen bir şey, gülmece değildir.” der. Ben şahsen Göktaş’ı dinlerken hiç gülmedim. Topluma mizah üretmek ile toplumun büyük bir kesimini küçük düşürmek arasında ciddi bir fark var.
…
Mesela Doğu Demirkol…
O da toplumun dinle kurduğu samimi ama çoğu zaman tutarsız ilişkiyi mizah malzemesine çeviriyor. Bunu yaparken dine saldırmıyor; dindarlığın gündelik hayattaki çelişkilerini ortaya koyuyor.
İnsanların “Allah’tan korkarım” deyip trafikte, ticarette, aile içinde ve sosyal hayatta bambaşka davranabilmesini yakalıyor. “İnşallah”, “nasip”, “kısmet”, “hayırlısı” gibi kelimelerin bazen gerçekten teslimiyet için değil, sorumluluktan kaçmak, işi savsaklamak ya da meseleyi kapatmak için kullanılışını komikleştiriyor.
Namaz, dua, kader, günah, sevap gibi kavramları doğrudan aşağılamıyor. Bu kavramlarla yaşayan insanların küçük hesaplarını, korkularını, pazarlıklarını ve kendini kandırmalarını gösteriyor. Yani “din komik” demiyor; “insanın dinle kurduğu yamuk ilişki komik” diyor.
…
Doğu Demirkol çoğu zaman tepeden bakan bir aydın tavrıyla konuşmuyor. Kendi zaafını, cimriliğini, korkaklığını ve tembelliğini de anlatıya katıyor. Bu yüzden dini çelişkileri işlerken tamamen dışarıdan yargılayan biri gibi değil, o toplumun içinden çıkan biri gibi görünüyor.
Bu yüzden Doğu Demirkol’un mizahı insanın çelişkisini içeriden gösterirken, Deniz Göktaş’ın son şovu yer yer o çelişkiyi anlamaktan çok, ona dışarıdan ve yukarıdan bakan bir küçümseme duygusuna teslim oluyor.
…
Deniz Göktaş’a verilecek en anlamlı ceza da budur: Neden gülemediğimizi sükûnetle anlatmak.
