19405406_401

15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye uçurumun kenarından döndü. Askeri emir-komuta zincirini kırarak harekete geçen cuntacı subaylar, ellerindeki askeri imkânları kullanarak Türkiye’de yönetimi ele geçirmek istediler. Beklemedikleri bir genel direnişle karşılaşan cuntacılar, acımasızca kan dökmekten çekinmediler. Bastırılan darbe teşebbüsünün bilançosu ağır oldu. Asker, polis ve halktan 250’ye yakın şehidimiz ve yaklaşık 2200 yaralımız var. Yarası ağır olanların durumuna göre şehit sayımız daha da artabilir.

Bu kalkışma kimin işiydi? Daha ilk andan itibaren bütün işaretlerin kendilerini gösterdiği darbeci FETÖ’cüler,  Cumhurbaşkanı ve Başkomutan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Meydanlara inin…” çağrısına sosyal medya üzerinden karşı bildiri yayınlayarak “Sokağa çıkmayın…” çağrısı yapmalarına rağmen, darbenin başarısız olduğunu görünce bir gün içinde ağız değiştirdiler ve bizim darbeyle ilgimiz yok, demeye başladılar. Bunda en büyük etken, Fethullah Gülen’in beyanatıydı. Gülen, bizim ilgimiz yok, demişti. Cemaatin sosyal medya kurmayları da darbe akşamı yaptıkları sahiplenmeyi derhal tevil ederek değiştirdiler. Örneğin, Fuat Avni ve Emre Uslu kanalizasyonundan “tiyatro” sözcüğü akmaya başladı. Bunu takip eden saatlerde FETÖ taraftarları sosyal medya üzerinden bu “tiyatro” sözcüğünü yaymaya çalıştılar.

FETÖ’cü Harbiye Tiyatrosu

Ne demek tiyatro? Lafı dolandırmadan söylemek gerekirse siz yazdınız, siz sahneliyorsunuz demek. Başka bir deyişle Erdoğan yaptı, demek. FETÖ taraftarları bu tiyatro sözcüğünü dünya çapında bir algı yönetimine dönüştürmeye o kadar çalıştılar ki, CNN İnternational 19 Temmuz gecesi yayınlanan röportajında Erdoğan’a soruyor: “Bunun düzmece bir tiyatro olduğunu söyleyenler var…” Erdoğan’ın cevabı sorunun altındaki sersemliği gözler önüne seriyor: Kendilerini siper ettikleri için tanklar tarafından ezilenler, kurşunlanarak can verenler, F-16’larla bombalanarak hayatını kaybeden insanlar tiyatro gösterisi yapıyorlar, öyle mi?

Fethullah Gülen darbenin başarısız olduğunu anlar anlamaz, bizim ilgimiz yok, dedi. Sonraki günlerde tevil-tehdit başka şeyler de söyledi. Yaptığı açıklamalarda cin olmadan şeytan olmaya kalkışanlara özgü kurnazlıklar da vardı: Örneğin, “Bizim kardeşlerimizin, bizi sevenlerin darbe yapmaya kalkıştıklarından kuşkulanılıyorsa, Türkiye bu meseleyi uluslararası bir komisyonun denetimine açmalıdır.” Uluslararası darbe teşebbüsü başarılı olmayınca, meseleyi müstemleke ülkeleri gibi uluslararası bir denetime açmak, Türkiye’nin tek ihtiyacıymış gibi. Akla bakar mısınız?

Senin ilgin olduğunu güçlü istihbaratların tümü biliyor; Amerika biliyor, İngiltere biliyor, Fransa biliyor, Almanya biliyor, Rusya biliyor, İsrail biliyor, İran biliyor, Türkiye biliyor; bir tek sen bilmiyorsun, öyle mi? Emekli bir İngiliz ajanı, senin gibiler için “useful idiot/kullanışlı aptal” demişti. Sen gerçekten ya kullanışlı bir aptalsın, ya da şeytanın âdem suretinde bir versiyonusun.

Senin tayin ettiğin imamlar tarafından organize edilen subaylar, emniyetçiler, valiler, kaymakamlar ve yargı mensupları suçüstü oldukları halde senin ilgin yok, öyle mi? Alınan ifadeler ve toplanan deliller talimatın senden geldiğini açıkça göstermesine rağmen senin ilgin yok, öyle mi? Bu işe kalkışan subayların bir kısmının eşleri dahi sınav sahtekârlığından soruşturma geçiriyorlar, ama yine de seninle ilgileri yok, öyle mi? 2014’te FETÖ’cü olma suçundan görevden atılan eski emniyet müdürü Vatan Caddesinde Emniyet binasını ele geçirmek isteyen darbecilere rehberlik yaparken tankın içinde yakalanıyor, yine de senin ilgin yok, öyle mi? Bu saatten sonra sana kim inanır? Eskiden bu tip iddiaların esprili cevabı “Kadir inanır…” idi. Emin ol ki bu olanlardan sonra Kadir de inanmaz. Haydi dizilip sırayla “Kitaba” el basın, bakalım inanan olacak mı? Emin olun ki, yine inanan olmayacak, çünkü İslam ümmeti mızrakların ucuna geçirilen Kur’an sayfalarına kanarak “Nebevi Hilafeti” ve İmam Ali’yi kaybetti; tarih boyunca da dindar kılıklı yalanlardan çok çekti. Dolayısıyla, böyle sahtekârlıklara bir daha kanmayacak ve birliğini/dirliğini yeniden kaybetmeyecektir. Bütün bunlara rağmen hala “tiyatro” diyorsanız, emin olunuz ki, bu “FETÖ’cü bir Harbiye tiyatrosudur.”

İyi niyetli bir İslam âlimi olmadığın çoktan anlaşılmıştı ama şeytanın ta kendisi olduğun bu kadar net anlaşılmamıştı. İyi niyetli bir İslam âlimi uzakta keyif çatıp sevenlerini kışkırtacağına; çoktan atlar gelir, işte ben buradayım, beni yargılayın, başka kimse zarar görmesin, derdi.

Hak üzere olsa, bunu yapardı. Peygamberlerin, sadıkların, mücahitlerin ve başta Üstat Bediuzzaman olmak üzere âlimlerin yolu budur çünkü. Onlar, talebelerine zulmedilirken kaçıp gitmezler, rahatlarına bakmazlardı. Bediuzzaman haksız yere çıkarıldığı mahkemelerde “İsterseniz beni asın, ama unutmayın ki ölümüm hayatımdan daha çok hizmet edecektir…” diyordu. Bu onurlu duruş gerçekten de enbiyadan ve evliyadan tevarüs edilmişti.

Sen bu yoldan uzak kaldın. Çünkü hakla herhangi bir ilgin yoktu. Alt tarafı “ibadet”, orta tarafı “ticaret”, üst tarafı “ihanet” olan bir piramit inşa etmiştin. Piramidin alt tarafı, devletin kendilerine zulmettiği vehmine kapılarak bunalımlara girerken, sen hiç oralı olmadın, ama operasyonel projelerin peşinde koşmayı ise hiç ihmal etmedin. Son projen, şeytana af kampanyası açtıracak cinstendi. Türkiye’yi kana buladın. Çağdaş bir Hasan Sabbah olarak gözyaşıyla ve hizmet aşkıyla güdüleyerek hipnoz altına aldığın adamların Türkiye’yi kana buladılar. Benim taraftarlarım, ellerine çakı almazlar, diyordun. 15 Temmuz gecesi dünyada hiçbir terör örgütüne nasip olmayacak ağır silahları kendi insanlarına karşı kullandılar. Muhtemelen bunu senin vadettiğin cennete gitmek için yapıyorlardı. Şu var ki, Allah’ın cennetinden uzak kaldılar.

Tüm dünyanın canlı olarak izlediği bu olaylarla senin hiçbir ilgin yok, öyle mi? İnsana başka çare bırakmıyorsun. Allah’ın, meleklerin ve tüm insanlığın laneti yalancıların üzerine olsun.

Darbe Nasıl Önlendi?

Darbenin, MİT tarafından alınan istihbaratın Genel Kurmay Başkanlığıyla paylaşıldığı için, sabaha karşı 03’ten gecenin erken saatlerine alındığını sonradan öğreniyoruz. Yani MİT aslında darbeyi erken doğuma zorlamış. Kargaşa ve panik başlayınca darbe tam planlandığı gibi yürümemiş. Bunun dışında darbe teşebbüsünün başarısız olmasında birkaç hususun etken faktör olarak rol oynadığı görülüyor. Bunları üç maddede toplamayı uygun gördük:

  1. İlk Direniş: 1- Aldığı istihbaratı paylaşmak için Genel Kurmay karargâhına giden MİT müsteşarı Hakan Fidan, etkili bir sonuca ulaşamadığını görünce, içindeki kuşkularla beraber hızlıca MİT karargâhına döndü. Bir süre sonra başlayan darbe teşebbüsüne karşı hazır kıta direndi, yanındakilerle birlikte sabaha kadar çarpışarak MİT karargâhını darbecilere teslim etmedi. 2- Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar, karargâhına giren darbecilere direnerek kafasına silah dayayan ve boğazını kemerle sıkan darbecilerin tüm baskılarına rağmen darbenin genelkurmay tarafından sahiplenildiğine ilişkin yazıyı imzalamadı. Bir süre esir tutulan Akar Paşa, daha sonra bordo bereliler tarafından kurtarıldı. 3- Genel Kurmaya bağlı Özel Kuvvetler Komutanlığına giren 20 kişilik darbeci ekip, ÖKK komutanlık emir astsubayı Ömer Halisdemir tarafından durduruldu. Ömer Astsubay, darbeci generali alnından vurarak öldürdü ve kendisi de açılan ateş sonucu şehit oldu. Başlarını kaybeden darbeciler büyük bir bocalama geçirdiler. İçeride başlayan çatışma, darbecileri bir süre durdurmaya yetti. O sırada karargâh dışında bulunan ÖKK komutanı Zekai Aksakallı, güvendiği subayları toplayarak karargâhı darbecilerden kurtarma planı yapıyordu. Aksakallı’nın dışarıdan başlattığı saldırı sonrasında darbeciler etkisiz hale getirildiler. Sabaha kadar çatışan ÖKK darbecilere teslim olmadı. 4- İstanbul’da bulunan 1. Ordu komutanı Org. Ümit Dündar, Başkomutan Erdoğan’ı arayarak emrinde olduğunu beyan etti ve onu İstanbul’a davet etti. 5- İstanbul Emniyet Müdürü ve kahraman ekibi ne pahasına olursa olsun, İstanbul emniyetini ve stratejik yerleri darbecilere teslim etmediler. 6- TBMM darbecilere direnme ve çalışma kararı aldı. Meclisin bombalanmasına yol açan gözü karalık bu nedenle ortaya çıktı. 7- Başta Başbakan Binali Yıldırım olmak üzere bakanlar kurulunun tamamı ve hükümet dik duruşunu bozmadı. İçişleri Bakanlığı, mülki idaresiyle ve emniyetiyle ülke çapında darbecilerle tavizsiz bir şekilde mücadele etti. 8- Diyanet İşleri Başkanlığı 15 Temmuz akşamı ülke çapında, minarelerden ezan ve sala seslerinin sabaha kadar okunmasını sağlayarak, tüm Türkiye’yi bu büyük felakete karşı İslami bilincin gerektirdiği birlik ve beraberliğe teşvik etti.
  2. Başkomutan: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan televizyon kanallarına cep telefonuyla bağlanarak halkı meydanlara inmeye çağırdı. Kendisinin de bir süre sonra aralarında olacağını duyurdu. Cumhurun başı cumhurdan meydanlara inmelerini istiyordu ki, bu aynı zamanda kimin gücünü nereden aldığını da teste sokuyordu. Bakalım “cumhur” kendisinden mi, darbecilerden yana mı olacaktı? Erdoğan’ın uçağı, aynı gece ölümcül tehlikeleri göze alarak yolcu uçağı sıfatıyla İstanbul’a inmeyi başardı. Marmaris’te kaldığı otelin ayrıldıktan birkaç dakika sonra bombalaması, uçağının havada tacize uğraması ve piste zorlu bir iniş yapması gibi ölümcül zorluklara rağmen aynı gece İstanbul’a gelmesi, bize bir şeyi net olarak gösterdi. O da şu: Erdoğan’ın cesur yüreğini tartacak kantarlar Türkiye’de henüz mevcut değil.
  3. Millet: Başkomutanın çağrısıyla başta İstanbul ve Ankara olmak üzere Türkiye’nin her yerinde meydanlara inerek göğsünü tanklara siper eden halk; Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla, Lazıyla, Çerkeziyle, Gürcüsüyle ve diğer tüm kökenleriyle aynı değerlere inanan bir “millet” olduğunu gerçekten gösterdi. İslami terminolojide millet soya bakılmaksızın “tevhit inancını taşıyan müminlerin tamamı” Bu tanımlamaya göre “millet” bir üst kimlik olarak kaşımıza çıkar. Bazı kavramlar kendilerine yüklenilen zoraki anlamları sürekli olarak sırtlarından atarlar. Millet de kendisine zorla yüklenilen “ulus” anlamını üzerinden attı ve çocuklarının gerçekte kimler olduğunu o gece bize gösterdi.

Darbe Teşebbüsüne Neden Gerek Görüldü?

Ak Parti hükümetinin iktidara geldiği günden beri güdüm altına alınmayı reddetmesini darbe teşebbüsünün ana nedeni olarak sayabiliriz. Dışarıdan bakarsanız, başına gelen her şeyi bu nedenle hak ediyor Ak Parti.

Bu hükümet eski Türkiye’nin “yurtta şahin, dışarıda karga” şeklinde okunabilecek olan dış politikasını değiştirerek farklı bir aktivite kazandırdı. Bölgede kendisini ilgilendiren olaylarda oyun kurucu olmaya, yapamıyorsa oyun bozucu olmaya soyundu. Müttefiklik kavramını edilgen olmaktan çıkarıp karşılıklı çıkar ilişkisine dönüştürdü. Büyük ölçekli yatırımlarda başına buyruk işler yapmaya başladı. Enerjide dışa bağımlılığı azaltacak büyük hamleler yapmaya başladı. Savunma sanayiinde yerli üretime döndü ve önemli kazanımlar elde etti. Büyük yatırımlarda uluslararası sermayenin emrine girmeyi reddetti, ülkenin lehine olan ihalelere öncelik vermeye başladı. Küresel güçlerin gözüyle baksanız, gerçekten de alaşağı edilmeyi hep hak etti.

Neden FETÖ?

Ak Partiyle uğraşacak, onu dizginleyecek ve gerekirse onu alaşağı edecek olan paralel yapı başından beri FETÖ idi. Bilmeyenler için söyleyelim; eski Türkiye’de bütün ideolojik eğilimlerin bir kopyası derin devlet içinde inşa edilirdi. Bütün sol fraksiyonlar, bütün milliyetçi ve mukaddesatçı unsurlar devlet içinde minyatür olarak kurgulanır, gerektiğinde o akımı dengelemek veya kontrol etmek için kullanılırdı. 70’lerde kurulan Milli Nizam ve ardından Milli Selamet Parti’sinin büyük bir tabana hitap ettikleri anlaşılınca, halkın bu dindar damarını devlet kontrolündeki başka bir dindar damarla dengelemek için Fethullah Gülen ve ekibine görev verildi. Güçlenmekte olan İslami damara karşı derin devlet kendi İslami damarına sahip olacaktı. Bu oluşum, hem Nurculuğu kanalize edecek, hem de gerekirse İslami hareketlerin yükselişinin önünde engel teşkil edecekti.

80 öncesi bu oluşuma sınırlı bir kapasite tanınmış, sınırlı bir rol verilmişti. 80 darbesi komünist ihtilali tehlikesini Türk-İslam akımını biraz güçlendirerek zayıflatmak isteyince, paralel dindar yapılanma olarak Fethullahçı akımın da güçlendirilmesine gerek duyuldu. Bu Fethullahçı akımın giderek güçleneceği ve günün birinde artık kontrol edilemeyeceği günlerin başlangıcı olmuştu. 90’larda soğuk savaşın sona ermesiyle tüm dünyada görülen inanç patlaması, bu oluşumun kendisini daha da güçlendirmesine zemin hazırladı. Bu güçlenme, dindar akımları kontrol ve dengede tutmak için bir zamanlar devlet eliyle kurulan Fethullahçı hareketin bir daha kontrol edilemeyeceğinin resmi olmuştu.

Anlayacağınız, Fethullahçı hareket hayatı boyunca devlet içinde alternatif dindar bir damar olarak yapılandı. Gerektiğinde dindar siyasi hareketleri tasfiye etmek gizli görevlerinin başında geliyordu. Merhum Erbakan’ın siyasi iktidarını alaşağı eden de bu oluşum olmuştu. 28 Şubat darbesini gerçekleştiren, Erbakan hükümetini düşüren ve Fethullahçılar dışında bütün İslami kesimleri budamaya kalkan süreç bunların eliyle başlatılmıştı. 28 Şubat süreci bütün dindar çevrelere diz çöktürülen, yalnızca Fethullahçı hareketin zarar görmediği, yıldızının parladığı ve kontrol edilemeyecek kadar palazlandığı bir süreç olmuştu. O tarihten itibaren Fethullahçılar, koalisyon hükümetlerini avucunda oynatmaya, bir anlamda hükümet kurup hükümet yıkmaya başladılar.

CIA’nın bu büyümeyi görüp hareketin genel merkezini Pennsylvania’ya taşıması bu sıralarda gerçekleşti.  Fethullahçı hareket dini argümanlarını dünyanın küresel sahibinin Amerika olduğunu, onu elde ederlerse tüm dünyayı İslam’la buluşturacakları üzerine kuruyor, dindar kitleleri neden Amerika’nın güdümünde olduğuna bir anlamda ikna ediyordu. Her ülkede okul açmak, CIA’nın önünü açtığı, küresel bir cemaate dönüşme projesiydi. Tüm dünyaya Müslüman-Türk kültürünü yaydıklarını zanneden bu cemaatin mensupları, aslında Amerika’nın yeni dünya dini projesinin bir pilot uygulaması olduklarının farkında değildiler. Dinler arası diyalog, ılımlı İslam vb. tüm projeler, aslında Amerika’nın kendi müstakbel dini olan Mormonluğun güdümünde sevk ve idare olunacak yeni dünya dini arayışından başka bir şey değildi.

Ak Parti iktidarı başladığında Fethullahçı hareket oluşumunu çoktan tamamlamış, önemli kurumların neredeyse sahibi haline gelmişti. Ak Parti iktidara geldiğinde hareketin mensupları “Emrinizdeyiz!” mesajını verdiler; birliktelik böyle başladı. Ancak yolculuk boyunca ortaya çıkan ihanetler bu birliktelik ilişkisinin hep inişli-çıkışlı olmasına yol açtı. Bu nedenle 2002’den günümüze FETÖ-Ak Parti ilişkisini üç devrede incelemekte yarar var:

  1. Yalakalık dönemi: Bu dönemde FETÖ yandaşları, zaten elde ettikleri asker, polis, yargı mensubu ve bürokratlarıyla Ak Partiye yanaşarak kendilerinden oldukları görüntüsünü verdiler. Amaçları iktidarı 4 koldan sarıp güdüm altına almaktı. Tayyip Erdoğan’ın öyle kolay yenilir-yutulur bir lokma olmadığını anlamaları ve Erdoğan’ın hükümetten öyle kolay ayrılmayacağını anlamaları için ikinci seçim dönemine girilmesi gerekecekti. İlk yıllarda görülen flört döneminin Erdoğan ve Ak Parti tarafından kurgulandığını düşünenler yanılırlar. Çünkü Ak Parti iktidara geldiğinde devletin askeri, bürokratik, yargısal ve emniyet alt yapısı tamamen bunların kontrolündeydi. Tayyip Erdoğan istemese de bunlarla çalışmak zorundaydı. Bu birinci dönemde FETÖ’cü unsurlar, sureti haktan görünüp Ak Partinin icraatlarına çaktırmadan taş koyma veya gözdağı verme yolunu seçiyorlardı. 27 Nisan 2007’deki e-muhtıra ve 2008’deki kapatma davası bu gözdağı siyasetinin önemli örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
  2. Çelmeleme dönemi: 7 Şubat 2012 kırılma noktası oldu. Hakan Fidan FETÖ’cü polis ve yargı mensuplarınca gözaltına alınmak ve teröristlerle görüştü diye, vatana ihanet suçlamasıyla gözaltına alınmak istendi. Hakan Fidan yargı önüne çıkarılsaydı, emri veren kişi olarak Erdoğan da yargı önüne çıkarılacaktı. Bu eylem tutmayınca Mayıs 2013’te bu kez beyaz Türkler tarafından Gezi olayları tertip edildi. Taksim’deki Gezi Parkında belediyenin yapmak istediği düzenlemeyi protesto eden eylemler derinleştirildi ve giderek tüm şehirlere sıçradı. Paralel yapının asker ve polisleri hem sokağın yönetilemez hale gelmesine çalışıyor, hem de olayların kontrol altına alınmasına engel oluyordu. Gezi olaylarından Tayyip Erdoğan daha da güçlenerek çıkınca paralel yapı aynı yılın sonunda 17-25 Aralık operasyonunu devreye soktu. Bu operasyonun başlıca amacı Ak Partili bakanları rüşvet ve yolsuzlukla suçlayarak Ak Partinin oylarını aşağı çekmek ve 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde Ak Partiye seçim kaybettirmekti. 17-25 Aralık operasyonları, hukuki davalar kılığında görünse de nihai hedefi hükümete seçim kaybettirmek olduğu için silahsız bir darbe teşebbüsü olarak tarihe geçti. Bu tarihten sonra hükümetin paralel yapıyla mücadelede kararlılık göstermesi ve soruşturmaları derinleştirmesi, paralel yapıyı hukuk dâhilinde tasfiye etmeye çalışması savaşın giderek kızışacağının işaretiydi. Paralel yapının bütün salvolarının savuşturulması da giderek bu yapıyı kızdıran ve taraftarlarını bunalımlara sürükleyen bir husus olarak gözümüze çarpıyordu. Gittikçe kızışan savaş bu yapının teröre örtük destek vermesine, Türkiye’yi içeride ve dışarıda köşeye sıkıştırmaya çalışmasına kadar gitti. 7 Haziran 2015 seçimlerinde Ak Partiye karşı yapılan seçim ittifakı kısa süreli bir ümide yol açsa da MHP’nin birleşik cephede yer almayacağını açıklaması oyunu bozdu. Koalisyon görüşmelerinin ardından hükümet bir türlü kurulamayınca seçimler 1 Kasımda tekrar edildi. Dağın ardındaki bu son ümit ışığı, Ak Parti’nin %50’yle tekrar seçim kazanmasıyla sönünce, paralel yapı ve arkasındaki güçler başka bir döneme sürüklediler.
  3. Saldırı dönemi: Ak Parti hükümetinin darbeyle alaşağı edilmesi, hatta mümkünse Erdoğan’ın öldürülmesi hem başını CIA’nın çektiği istihbarat örgütlerinin, hem de paralel yapının son şansıydı. CIA ve müttefikleri, Türkiye’nin bölgedeki oyunbozan tavrından kurtulacak, paralel yapı da zaten yaklaşmakta olan soruşturma ve cezaları savuşturma imkânı bulacaktı. Bu saldırı döneminde ellerine çakı dahi almadıklarını iddia eden FETÖ’cülerin siviller dâhil kendilerine karşı gelen herkesi bombalarla, tanklarla, toplarla ve ağır silahlarla nasıl imha ettiklerini tüm dünya dehşetle izledi.

Bu Bir Hipnoz mu-Akıl Tutulması mı?

Herkesin dillendirdiği ama bir türlü işin içinden çıkamadığı bir şey var, o da şu: Bu kadar eğitimli adamlar nasıl oluyor da bir meczubun emrine girerek bu kadar akıl dışı işler yapabiliyorlar? Haşhaşi yöntemlerle -hadi- cahilleri kolaylıkla kandırabilirsiniz, diyelim. Peki, bu kadar okumuşa ne oluyor? Bunun cevabı yetiştirme ve motivasyonu sürdürme tarzında gizli. Bu tip yapılarda lidere kutsal bir kişilik kazandırılır. Örgütsel hassas çalışmalar yapılır ve kendi bağlılarına ödül olarak makam-mevki ve benzeri imkânlar sunulur.

Küçüklüğünden beri bu yapının içerisinde olanlar çok iyi bilirler. Çok zeki ve başarılı olanlara dahi kritik sınavları kazanmaları için kendilerine önceden sorular verilir. Bu şekilde elini örgüte kaptıranın kolunu kurtarması artık mümkün değildir. Örgütten ayrılmayı düşünen subayların ve bürokratların karşısına, yıllar önce birlikte yaptıkları kanunsuzluklar sesli veya görüntülü kayıtlar çıkar. Bu kişiler, yıllarca emek vererek geldiği mevkiden onursuzca atılmayı göze alamadıkları için örgütün şantajlarına boyun eğmek zorunda kalırlar. Terfi ve pozisyon atamalarında da karşılarına hep örgütün torpili çıkar, kendilerini hayat boyu bu yapıdan kurtaramazlar.

Bazılarında pişmanlıkla ortaya çıkan vicdan azabını gidermek için gereken Moral-motivasyon inançla sağlanır. Bireyler haksız sınav kazanarak, başlangıçta kötü bir şey yaptıklarını, ancak bu yapı içerisinde kalarak önemli hizmetlerde bulunacaklarına zamanla kendilerini inandırırlar. Bir süre sonra vicdan azabından eser kalmaz. Her şey normale döner ve hizmete (!) devam edilir.

Diyelim ki böyle, peki bu adamlar idamla yargılanacakları işlere nasıl cesaret ederler? Bunun cevabı da basit bir oyunda gizli. Haklarında ciddi soruşturmalar devam eden üst düzey subaylar ve bürokratlar, örneğin darbe kararı aldıklarında aynı yapıya bağlı diğer arkadaşlarını basit bir yöntemle ikna ederler. Örneğin, kendi isimlerinin de soruşturma dosyasında yer aldığı, çeşitli kişilerce kulaklarına fısıldanır. Bir şeyler yapılmazsa zaten görevden alınıp yıllarca hapiste çürüyecekleri söylenir. Moral ve cesaret vermek için ABD ve diğer büyük devletlerin bu işin arkasında durdukları, bu nedenle darbenin başarısız olma şansının sıfır olduğu ileri sürülür. Ne akıl tutulması ne de hipnoz halinde bile mümkün görülmeyen katılım, bu şekilde kolayca sağlanır.

Eminiz, ifadeler tamamlandığında darbeye katılmaya ikna edilen pek çok subay ve astsubayın hakkında, önceden açılmış bir soruşturma dosyası olmadığı görülecektir. Paralel yapının önderleri kendilerini kurtarmak için oynamayı göze aldıkları hayati bir kumara tüm arkadaşlarını dâhil ederek kendi sonlarını topyekûn getirmişlerdir.

Darbe Neyi Amaçlıyordu?

İmanını tamamen örgüte ipotek olarak vermemiş bir subay MİT’e başvurarak “Büyük bir darbe tertibi yapıldığını, kendisinin de bu işin içinde olduğunu; ancak vicdanının kendisini rahatsız etmesi üzerine itirafçı olmaya karar verdiğini ve her şeyi anlatacağını…” söyler. MİT’in bu olayı genelkurmay nezdinde soruşturmaya başlaması üzerine darbeye bir nevi erken doğum yaptırılmış olur. Darbecilerin sabaha karşı 03’te istedikleri yeri ele geçirebileceği mümkünken; planın gece 21: 30’a alınması işlerini zorlaştırır. Yukarıda saydığımız ilk direniş ve Başkomutan-millet uyumu da devreye girince darbe başarısız olur.

Darbenin başarısızlığa uğraması üzerinden yapılan bir polemik, bazılarınca işin vahametinin tam olarak kavranmadığını gösteriyor. Fethullah Gülen de yaptığı açıklamalarda tüm dünyanın Türkiye’ye güldüğünü söyledi. FETÖ’cüler hep bir ağızdan soruyorlar: Böyle acemice darbe mi olur? Bu soruyu sorduğunuzda iki gladyatörden ölmüş olanın gladyatör olmadığını iddia etmiş olursunuz. Hem de ayakta olanın pekâlâ diğerinin yerinde olabileceğini göz ardı ederek. Bu soruyu sorduğunuzda, olağan üstü bir dövüş çıkartarak rakibini öldürmeyi başarmış olan gladyatörün yiğitliğini de göz ardı etmiş olursunuz.

İşin vahametini tam olarak kavramayanların düştüğü başka bir hata da darbe teşebbüslerinin B ve C planlarının da olabileceği; belki de asıl hedeflenenin yönetimi tam olarak ele geçirmek değil de “Erdoğan belasından kurtulmak…” veya “ülkeyi bir iç savaşa sürüklemek…” olabileceğini düşünmemeleri. Başarısız olanın acemiliğinden falan dem vurarak başaranı küçümseyenler nasıl bir alçaklık sergiliyorlarsa, diğer ihtimalleri halkın gözünden kaçırmaya çalışanlar da aynı şekilde başka bir alçaklık sergiliyorlar.  

Kimsenin kuşkusu olmasın, darbenin birincil hedefi yönetimi tamamen ele geçirmek, Türkiye’yi altın tepsi içerisinde birilerine ikram etmek idi. Ama ikincil hedefi de kuşkusuz Erdoğan’ı öldürmek veya rehin almak, mümkünse ülkede kaos ve iç savaş çıkarmak idi. Yukarıda saydığımız olağanüstü direniş darbeyi kelimenin tam anlamıyla nefessiz bıraktı ve başarısızlığa uğrattı.

Durum ne olursa olsun lideriyle, kurumlarıyla ve halkıyla topyekûn karşı çıkarak darbenin hakkından gelen Türkiye, zavallıların dudak bükmelerinin ötesinde, tarihi bir kutlu yolculuğa şimdiden başlamış bulunuyor.

Türkiye Yeniden Hak Cihadın Lideri Oldu

Her kriz yeni fırsatlara gebedir. Krizler sizi yıkabilir veya tersine büyütebilir. Büyük devletler ve milletler tarihsel krizleri fırsata çevirerek büyümüşlerdir.

15 Temmuz gecesi Türkiye lideriyle, kurumlarıyla ve en önemlisi halkıyla verdiği olağanüstü bir direnişle gerçek bir destan yazdı. Bu yeni destanın muhtemel adı “Müslüman bir milletin demokrasi destanı” olacak. Müslüman Türkiye hak ederek yakaladığı bu fırsatla, şanlı geçmişine şan katacak yeni bir sürece giriyor.

Henüz milyonlarca zihnin olayı bu yönüyle okuyabildiğini sanmıyoruz. Ancak şunu söyleyebiliriz ki 21. Yüzyıl boyunca bütün Ortadoğu ve Afrika’da Müslüman Türkiye’nin demokrasi mücadelesi yazılıp-çizilecek, okullarda okutulacak ve rol-model olarak gösterilecektir. 15 Temmuz gecesi, her geçen yıl biraz daha efsanevi özellik kazanacak ve bölgede yaşayan herkes için Fransız devrimini rafa kaldıracak derecede önemli bir kazanıma dönüşecektir.

Tarihte, Müslüman Türkler ve Kürtler Abbasi devletinin zayıflayıp Haçlı ve Moğol saldırıları arasında sıkışarak çaresiz kaldığı dönemde, Halifeden “Emirü’l-ümeralık” alıp hak cihadın başına geçtikleri için teveccüh görmüşlerdi. Gerek Eyyubilerin, gerekse de Selçukluların yükselişi tamamen hak cihada önderlik edip İslam ümmetinin izzetini ayağa kaldırmaları sayesinde gerçekleşti. Daha sonra Osmanlıların da İslam ümmetinin kalbinde taht kurması, bu hak cihadın başına geçmesiyle mümkün oldu. Neydi bu hak cihat? Amansız kahpe saldırıları durdurmak ve gerekirse fesadın kalbine kadar hücum etmek. Tarihi bu açıdan okuduğumuzda, günümüzde de “yeni bir hak cihadın”, başına geçecek Müslüman kavmi zaten beklemekte olduğunu göreceğiz.

Çağımızın hak cihadı İslam ülkelerinin kendi kültürel kodlarına dayalı olarak verecekleri “demokrasi ve hukuk” mücadelesidir. Çünkü düşmanlarımız bize fiilen saldırmayı çoktan terk etmişler, amaçlarına vekâlet savaşlarıyla ulaşmayı tercih etmişlerdir. Öyleyse, bize düşen de eline silah almadan, hak arayacağım diye terörize olmadan, ama gerektiğinde başını verip hakkından vaz geçmeden mücadele vermek olmalıdır. Çağımızın “hak cihadı” hak ararken, kendi ülkesini iç savaşa sürüklememek, ama hak mücadelesinden de vaz geçmemek olmalıdır.

Osmanlı devletinin parçalanmasından sonra İslam ülkeleri kendilerini yöneten diktatörlüklere karşı dâhili-meşru bir mücadele tarzı geliştirerek bunu bir standarda oturtmayı bir türlü başaramadılar. Haklarını aramak için sürekli olarak devrime, isyana veya çatışmaya yöneldiler. İç savaşların ve dökülen kardeş kanının kendi hak davalarına da zarar vereceğini unuttular. Âdem’in iki oğlundan hak üzere olanın (Habil’in) diğerine: “Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olsan da ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim…” (Maide, 5/28) dediğini akıllarına getirmediler.

Uzun yıllardır, kendi demokratik mücadelelerinin doğruluğu hakkında kafası karışık olan Müslüman kavimler, harici düşmanla savaşmak dışında birbirlerine silah çekmeden de mücadele kazanabileceklerini, hatta ağır silahlara karşı bile silahsız mücadelenin netice verdiğini 15 Temmuz akşamı kendi Türk kardeşlerinden görmüş oldular.

Bu millet o akşam öyle büyük bir kitap yazdı ki, henüz pek çok sayfasının okunamadığını görüyoruz. Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla, Lazıyla, Çerkeziyle ve diğer kökenleriyle bu “Millet” ilahi değişim yasalarının temel ilkesi olan “Kendinde olanı değiştirme” (Rad, 13/11) ilkesini yerine getirdi. Bu duruşuyla, “Rabbim, ben değiştim, üzerimdeki korkaklığı ve pısırıklığı attım; hak ve adalet eri oldum, artık sen de benim makûs talihimi değiştir!” demiş oldu. Hz. Peygamber (S.A.S.) “Her nasıl olursanız, öyle idare olunursunuz.” diye buyurmuştu. Bu millet, korkak ve pısırık olmadığını, gerekirse hak için savaşacağını, ama saldırgan ve cani de olmadığını gösterdi. Öyleyse ey Rabbim, Peygamberimizin işaret ettiği gibi: “Bize, bize yaraşır yönetimler nasip et!”

 

Not: Bu yazı Umran Dergisi’nin Ağustos sayısında yayınlanmıştır. (01.08.2016)