e742e76b-epsteine-harika-arkadas-diyen-peter-thielin-gizli-orgutu-desifre-oldu-222-kisilik-listede-kimler-var

Türkiye, FETÖ tecrübesini yalnızca geçmişte yaşanmış ağır bir travma olarak değil, devlet ve toplum düzeni açısından çok önemli dersler içeren tarihsel bir tecrübe olarak değerlendirmek zorundadır.

Uzun yıllardır bu konular üzerine araştırmalar yapan ve yazan bir akademisyen olarak benim açımdan FETÖ’den çıkarılması gereken en önemli ders şudur: Devlet, kendisine paralel hiçbir kapalı hiyerarşinin oluşmasına izin vermemelidir. Çünkü devlet, kendi hukuk düzeni dışında çalışan, kendi hiyerarşisini oluşturan ve üyelerinden mutlak sadakat bekleyen herhangi bir yapılanmanın zaman içerisinde neye dönüşebileceğini FETÖ örneğinde acı biçimde gördü.

FETÖ’nün ortaya çıkışı ve devlet içerisinde giderek güç kazanması, yalnızca bir örgütün hikâyesi değildir; aynı zamanda devlet kurumlarının zayıflıklarının, liyakat sistemindeki bozulmaların, denetim eksikliklerinin ve kapalı sadakat ilişkilerinin nasıl büyük bir tehdide dönüşebileceğinin de hikâyesidir. Bu nedenle FETÖ ile mücadeleyi yalnızca belirli bir örgütün tasfiyesi şeklinde anlamak eksik ve yetersiz bir yaklaşım olur.

Asıl mesele, FETÖ’yü mümkün kılan şartların yeniden ortaya çıkmasını engellemektir. Bugün başka isimlerle, başka söylemlerle ve başka toplumsal çevreler içerisinde benzer kapalı yapılanmaların ortaya çıkmasına izin verilirse, geçmişten yeterince ders çıkarmamışız demektir.

Tam da bu nedenle bugün Alihan Kuriş ve Süleymancılar hakkında kamuoyuna yansıyan ciddi iddialar üzerinden yürütülen tartışmaya soğukkanlı, hukuki ve ilkeli bir perspektiften bakmak gerekir.

Bu iddiaların doğru olup olmadığına karar verecek merci sosyal medya, gazeteciler, siyasi aktörler veya kamuoyu tartışmaları değil, bağımsız ve tarafsız yargıdır. Hukuk devletinde hiç kimse yalnızca kendisi hakkında ortaya atılan iddialar nedeniyle suçlu ilan edilemez. Aynı şekilde hiçbir dini veya toplumsal yapı da yalnızca kimliği, inancı veya mensupları nedeniyle topluca suçlanamaz.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak zorundayız. Bir kişi veya yapı hakkında suç isnadında bulunmak başka, devletin bütün kapalı yapılanmalara karşı hukuki ve kurumsal denetim mekanizmalarını işletmesini istemek başka bir meseledir. Bizim tartışmamız gereken esas konu da kişilerin ötesinde, yapılanma biçimleridir. Bir yapıda lidere mutlak sadakat isteniyorsa, eleştiri ve sorgulama kültürü zayıflatılıyorsa, mali kaynaklar yeterince şeffaf değilse, eğitim ve yurtlar üzerinden gençler üzerinde uzun vadeli bir etki alanı oluşturuluyorsa ve kamu kurumlarında liyakatin yerine grup aidiyeti geçiriliyorsa, devletin bu durumu görmezden gelmesi düşünülemez.

Devletin görevi herhangi bir dini grubu hedef almak değildir; fakat devletin görevi, hukuk dışı veya kapalı güç ilişkilerinin kamu düzenini ve kamu kurumlarını etkilemesini engellemektir.

Buradaki temel ölçü dini kimlik değil, hukuk ve şeffaflıktır.

Bir yapı dini bir cemaat olabilir, bir sivil toplum kuruluşu olabilir, bir siyasi çevre olabilir veya başka herhangi bir toplumsal örgütlenme biçimine sahip olabilir.

Devlet açısından belirleyici olması gereken, bu yapının hangi isimle faaliyet gösterdiği değil, hangi yöntemlerle örgütlendiği ve kamu gücüyle nasıl bir ilişki kurduğudur.

Çünkü mesele kişilerden çok daha büyüktür.

Mesele, devlet içerisinde herhangi bir grubun kendi sadakat ağını kurup kurmadığıdır.

Mesele, kamu görevlerine atamalarda ehliyet ve liyakat yerine grup mensubiyetinin belirleyici olup olmadığıdır.

Mesele, kamu kaynaklarının belirli grupların çıkarları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığıdır.

Mesele, devlet kurumlarının karar mekanizmalarının görünür ve denetlenebilir olup olmadığıdır.

Mesele, vatandaşın devlete mi yoksa devlet içerisinde etkili olan herhangi bir kapalı yapıya mı güvenmek zorunda bırakıldığıdır.

FETÖ örneği bize bu soruların ne kadar hayati olduğunu göstermiştir.

Çünkü FETÖ’nün en büyük başarısı yalnızca insanları örgütlemesi değildi; devletin çeşitli kurumlarında kendi hiyerarşisini ve sadakat ilişkilerini oluşturabilmesiydi.

Devletin içerisinde görev yapan insanların bir kısmının hukuka ve kamu yararına değil, başka bir otoriteye bağlı hareket etmesi, demokratik devlet düzeni açısından kabul edilemez bir durumdur.

Bu nedenle FETÖ ile gerçek mücadele, yalnızca FETÖ mensuplarını tasfiye etmekle tamamlanamaz.

Gerçek mücadele, FETÖvari yapıların yeniden ortaya çıkmasını mümkün kılan sistemi ortadan kaldırmakla mümkündür.

Eğer devlet kurumlarında liyakat yerine sadakat, hukuk yerine kişisel ilişkiler ve kamu yararı yerine grup çıkarları belirleyici olmaya devam ederse, sadece isimler değişmiş olur.

Yapı değişmez.

Zihniyet değişmez.

Sonuç da değişmez.

Burada özellikle eğitim ve yurtlar üzerinde durmak gerekir. Çünkü çocukların ve gençlerin eğitim hayatları üzerinden kurulan ilişkiler, toplumun geleceğini doğrudan etkiler. Gençlerin barınma, burs veya eğitim ihtiyaçları üzerinden herhangi bir kapalı yapıya bağımlı hale getirilmesi, uzun vadede ciddi toplumsal sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle öğrenci yurtları, burs sistemleri, eğitim kurumları ve gençlik faaliyetleri konusunda devletin etkin, objektif ve şeffaf denetim mekanizmaları oluşturması gerekir.

Bu denetim hiçbir şekilde dini özgürlükleri veya sivil toplum faaliyetlerini ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Tam tersine, şeffaf ve hukuka uygun denetim, meşru sivil toplum faaliyetlerinin de korunmasını sağlar. Çünkü demokratik devlet, dini veya sivil toplum örgütlenmelerini yasaklayan devlet değildir. Demokratik devlet, bütün örgütlenmeler için aynı hukuk kurallarını uygulayan devlettir.

Bu nedenle kim olursa olsun, hangi dini çevreye yakın bulunursa bulunsun, hangi siyasi görüşü desteklerse desteklesin, herkes aynı hukuki standartlara tabi olmalıdır. Bir grubun iktidara yakın olması onu hukukun üstüne çıkaramayacağı gibi, iktidara uzak olması da onu hukuksuz biçimde hedef haline getirmemelidir. Devletin tarafsızlığı tam olarak burada başlar. Devletin herhangi bir dini veya siyasi yapının hamisi ya da düşmanı haline gelmesi, hukuk devletinin tarafsızlık ilkesini zedeler. Devletin yapması gereken, bütün aktörlere aynı mesafede durmak ve somut hukuki ölçütler üzerinden denetim gerçekleştirmektir.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey yeni bir “makbul cemaat” veya “makbul grup” arayışı değildir.

Türkiye’nin ihtiyacı güçlü kurumlardır.

Türkiye’nin ihtiyacı bağımsız denetim mekanizmalarıdır.

Türkiye’nin ihtiyacı gerçek liyakattir.

Türkiye’nin ihtiyacı kamu yönetiminde şeffaflıktır.

Türkiye’nin ihtiyacı hukukun üstünlüğünün istisnasız uygulanmasıdır.

Çünkü güçlü devlet, güçlü bir kişinin veya güçlü bir grubun devleti değildir.

Güçlü devlet, kurumları güçlü olan devlettir.

Güçlü devlet, kişilere değil kurallara dayanan devlettir.

Güçlü devlet, kamu görevlerini sadakate göre değil liyakate göre dağıtan devlettir.

Güçlü devlet, kamu kaynaklarını şeffaf biçimde yöneten devlettir.

Güçlü devlet, hiçbir cemaatin, siyasi grubun veya çıkar çevresinin kendi paralel hiyerarşisini kurmasına izin vermeyen devlettir.

FETÖ’den çıkarılması gereken asıl ders tam da budur.

Bir yapıyı tasfiye edip yerine başka bir kapalı yapının güçlenmesine izin vermek, FETÖ ile mücadelenin ruhuna aykırıdır.

Çünkü sorun sadece belirli bir örgütün varlığı değildir; sorun, devlet içerisinde devlet dışı sadakat ilişkilerinin oluşabilmesidir.

Bu nedenle Türkiye’nin bundan sonraki dönemde yapması gereken, isimler üzerinden değil ilkeler üzerinden hareket etmektir.

Kim olursa olsun, hangi dini veya siyasi çevreye yakın olursa olsun, ölçümüz aynı olmalıdır: Hukuk, liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirlik.

Toplum olarak bizlere düşen de herhangi bir yapıyı sorgulanamaz, eleştirilemez veya dokunulamaz kabul etmemektir.

Hiçbir lider yanılmaz değildir.

Hiçbir cemaat hukukun üzerinde değildir.

Hiçbir siyasi yakınlık ayrıcalık sağlamamalıdır.

Hiçbir dini referans kamu yönetiminde liyakatin yerine geçmemelidir.

Hiçbir grup, devlet kurumları üzerinde görünmeyen bir vesayet kuramamalıdır. Çünkü devletin sahibi herhangi bir cemaat, siyasi parti veya grup değil, millettir. Kamu kurumları da herhangi bir grubun kadro alanı değil, bütün toplumun ortak kurumlarıdır.

Bugün asıl tartışmamız gereken soru, “Hangi cemaat ne kadar güçlü?” sorusu değildir. Asıl soru, “Devlet bütün bu yapılanmaları hukuk, şeffaflık ve liyakat temelinde denetleyebilecek kadar güçlü mü?” sorusudur. Bu soruya vereceğimiz cevap, FETÖ tecrübesinden gerçekten ders çıkarıp çıkarmadığımızı gösterecektir.

FETÖ ile mücadele, ancak devletin bütün kapalı güç odaklarına karşı aynı hukuki mesafeyi korumasıyla anlamlı hale gelir. Bir başka kapalı yapının güçlenmesine göz yumarak FETÖ ile mücadele edilemez. Bir grubun yerine başka bir grubu koyarak devlet yönetiminde liyakat tesis edilemez.

Geçmişin hatalarını yalnızca geçmişte kalan bir örgütün adıyla sınırlı tutarsak, aynı hataların farklı aktörlerle tekrarlanmasına zemin hazırlamış oluruz.

Bu nedenle Türkiye’nin geleceği açısından en önemli güvence, herhangi bir kişiye veya gruba duyulan sadakat değil, hukuka duyulan sadakattir.

Devletin bütün kurumlarında hâkim olması gereken sadakat de kişilere, gruplara veya kapalı yapılara değil, Anayasa’ya, hukuka ve kamu yararına yönelik olmalıdır. İşte FETÖ’den çıkarılması gereken en önemli ders budur: Devlete paralel hiçbir hiyerarşi kurulmasına izin verilmemeli; kim olursa olsun, hangi çevreden gelirse gelsin, kamu yönetiminde ölçü hukuk, liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirlik olmalıdır. Çünkü mesele yalnızca geçmişin hesabını sormak değildir. Asıl mesele, gelecekte aynı karanlık tablonun farklı isimler ve farklı yöntemlerle yeniden ortaya çıkmasını engellemektir.

Türkiye bunu başarabilirse, FETÖ tecrübesinin acı bedelinden gerçek anlamda bir demokrasi ve hukuk devleti dersi çıkarmış olacaktır.

Bir yanıt yazın