TEKNOLOJİK HAYAT
İnsanlık tarihi, sürekli bir eşik atlama ve bu eşiklerin getirdiği bilinmezlikler karşısında duyulan tedirginliklerle doludur. Bugün de benzer bir dönemeçten geçiyoruz; şaşkınlık ve merak duygularının eşlik ettiği, her yönüyle yoğunlaştırılmış teknolojik bir dünyanın kapısındayız. Bu gidişatın neticelerinden kimse tam anlamıyla emin değil. Kimi çevreler bu dönüşümü büyük bir iyimserlikle karşılarken, kimileri ise derin bir dehşet ve endişeyle izliyor.
Teknolojinin görece daha karmaşık evrelere evrildiği her dönemde benzer toplumsal travmalar ve tepkiler yaşanmıştır. Örneğin makine devrimi gerçekleştiğinde, basit tekniklerle hayatını idame ettiren gruplar arasında yeni aletleri şeytani bulanlar çıkmış, “Ludistler” adını alan bu kesimler rast geldikleri makineleri parçalayarak bir tür modern put kırıcılığı sergilemişlerdir. Aslında temel endişe gayet açıktı: Makinelerin insanın yerini alacağı, insanı işsiz ve aç bırakacağı korkusu.
Sanayileşmenin en yoğun yaşandığı 19. asırda romantizm, bu anti-teknolojist hissiyatların taşıyıcısı oldu. Teknoloji ile medeniyeti özdeşleştirerek bundan rahatsızlık duyanlar doğaya ve tabii ilişkilere sığındı. Kimi filozoflar meseleyi yabancılaşma ekseninde tartıştı. Ancak Viktorya devrinin karanlık günlerinin ardından, bilim ve fen alanındaki buluşlarla bu endişeler bir nebze geriledi. Çünkü teknolojinin yarattığı sorunların panzehiri yine teknolojinin kendisinden geliyordu. Bu durum, pozitivizme ve medeniyet iddiasına geniş bir rıza birliği kazandırdı. İnsanın kol emeğinden arınarak zihni ve ruhi kabiliyetlerini tam kapasite çalıştıracağı, boş zamanın bol olduğu yüksek bir medeniyet hayali, anti-teknolojizmi bir süre için marjinalleştirdi.
Bugünkü aşamada ise karşımızda benzer sendromların güncellenmiş halleri duruyor. Beat nesli, hippiler, 68 kuşağının bazı kolları, Greenpeace hareketi ve hatta hackerların bir kısmı, günümüzün modern Ludistleri olarak okunabilir. Ancak arada mühim farklılıklar var. Yeni teknolojizm, eski anti-teknolojizmin en çok müracaat ettiği yeşil enerji, sıfır atık ve sıfır karbon izi gibi eleştirel temaları kendi bünyesine entegre etmeyi başarmıştır. Bu da anti-teknolojist iddiaların zeminini zayıflatmaktadır. İkinci olarak, sanayi kapitalizminin boğucu yoğunluklarını radikal bir şekilde eleştiren dijital yapılar, bireylere bir tür merkezsizleşme vaat ederek rahatlatıcı bir etki yaratmaktadır. Zihnen bireyselleşmiş kütleler nezdinde insan-insan ilişkilerinin dolaylılaşması artık pek de mesele edilmemektedir. Belki de en önemlisi, yeni teknolojizmin ürünlerini doğrudan ve yaygın bir şekilde bireysel sahalara indirme kapasitesidir. Taşınabilir bilgisayarlar ve akıllı telefonlar bunun en tipik misalleridir. İnsanlık adeta zihnen ve ruhen yerden kesilmiş, bulutlara yerleşmiş; tarihin kelimesin tam anlamıyla en havai devrini idrak etmektedir.
Yeni teknolojik dünyanın bu denli hızlı kabul görmesini sağlayan en baskın dinamiklerden biri ise örtük bir şantajdır. Bugün refah toplumlarının krizli evresinde; tüketimin narsistleştirdiği, şımartılmış, geçimsiz ve saldırgan insan profilleriyle malul bir tarih yaşıyoruz. Sanayi toplumuna ait kurumların işlevsizleşmesi, siyasetin yozlaşması, mafyalaşma, kimlik çatışmaları ve yoğunlaşan savaşlar güvenlik krizini katbekat artırmaktadır. İşte yeni teknoloji, tam da bu noktada yegâne çözüm olarak devreye sokulmaktadır. Hızla bir doygunluk noktasına sürükleniyoruz. Bu eşik aşıldığında, Hobbesçu bir tercihle insanlığın güvenlik karşılığında özgürlüklerinden kolaylıkla vazgeçeceğine dair endişeler de kaçınılmaz olarak artmaktadır.
Dijitalliğin hükmettiği, çok boyutlu kontrolün kesintisiz sağlandığı kuzulaşmış bir insanlık profili ufukta belirse de, bunu kapitalizmin, devletlerin, ulusların ve toplumların sonu olarak okumak yanıltıcı olacaktır. Fukuyamavari sömürülen tarihin sonu tezlerinin aksine tarih devam etmektedir. İstikbalde devletler ve bürokrasiler var olmaya devam edecektir, ancak tekno-devletler ve tekno-bürokrasiler olarak. Uluslar, toplumlar ve bireyler de bu yapının içinde şekillenecektir. Fakat unutulmamalıdır ki, insan zihnini ve ruhunu mutlak olarak kontrol etmek asla mümkün değildir; çünkü tarih boyunca mutlak tahakkümler hiçbir zaman kalıcı olmamıştır. Yeni dünyada, bir yerlerde şimdilik bastırılmış olan isyan etme ve özgürleşme duygusu mutlaka kendine yeni formlar bulacak ve devreye girecektir.
