Felsefi Psikoloji-9: Şöhret Üzerine: Görülmek, Bilinmek ve Kendini Kabul Ettirmek

ab67616d00001e02971fe1b2be9c598309c765bc

İnsan neden şöhret olmak ister? Neden bilinmek, tanınmak, başkaları tarafından fark edilmek ve beğenilmek insana haz verir? Şöhret üzerine düşünürken önce bu soruyu sormak gerekir. Çünkü şöhreti yalnızca nefsin bir hastalığı veya ham bir arzu olarak görmek, insan tabiatının en temel yönlerinden birini gözden kaçırmak olur.

İnsan, varlığını başkalarına kabul ettirmek isteyen bir varlıktır. Yaptığının görülmesini, söylediğinin duyulmasını, varlığının bilinmesini arzular. Onun için “ben de varım” demek kadar, “başkaları da benim varlığımı onaylıyor” demek de hayatidir. Bu durum yalnızca şöhret arayanların değil, her insanın içinde taşıdığı doğal bir duygudur. Yapılan güzel bir işin takdir edilmesi, yazılan bir yazının okunması, ortaya konan emeğin fark edilmesi bu arzunun tezahürleridir. Öğretmen öğrencisi tarafından bilinmek, sanatçı eserinin görülmesini, düşünür ise fikirlerinin anlaşılmasını ister. Bütün bunlarda insanın kendisini ifade etme ve kabul ettirme ihtiyacı yatar. Bu açıdan bakıldığında şöhretin kendisinde doğrudan bir kötülük yoktur; o, yalnızca insanın kendisini ifade etme biçiminin genişlemiş bir halidir.

Ancak şöhretin yapısında başka bir dinamik daha gizlidir: Şöhret yalnızca bilinmek değil, aynı zamanda bir güç elde etmektir.

Bir insan ne kadar tanınırsa, söylediklerinin başkaları üzerindeki etkisi de o kadar artar. İnsanlar onu daha çok dinler, kanaatlerine daha fazla önem verir. Böylece tanınmak, başkaları üzerinde doğal bir etki alanı oluşturur. Kişi burada yalnızca “beni biliyorlar” duygusunu değil; zamanla “benim sözümün toplumda bir karşılığı var” hissini de yaşamaya başlar. Bu ise insan psikolojisi için oldukça güçlü bir tatmindir. Demek ki şöhretin verdiği haz, yalnızca beğenilmekten ibaret değildir; insana bir tür egemenlik alanı açar. Kişi, başkalarının dikkatini ve düşüncelerini etkileyebildiğini gördükçe şöhretin çekiciliğine daha çok kapılır.

İşte şöhretin tehlikesi tam da bu noktada başlar.

İnsan başkaları üzerinde güç kazandıkça, onların kendisi hakkındaki düşüncelerine bağımlı hale gelebilir. Başlangıçta “beni tanısınlar” diye yola çıkan biri, bir süre sonra “beni tanımaya devam etsinler” kaygısıyla yaşamaya başlayabilir. Artık mesele tanınmak değil; mevcut tanınmışlığı, beğeniyi, itibarı ve toplumun gözündeki yeri koruma çabasıdır. Böylece insan, farkında olmadan kendi hayatını başkalarının bakışına göre kurgulamaya başlar.

Burada şöhret, insanı özgürleştirmek yerine kendisine köle eder. Kişi başkaları üzerinde otorite kazanırken, kendi öz değerini onların kanaatlerine teslim eder. Övüldüğünde kendisini değerli hisseder, eleştirildiğinde değeri sarsılır. Çok insan tarafından bilindiğinde önemli, unutulduğunu hissettiğinde ise eksik görür kendini. Böylece ortaya derin bir paradoks çıkar: İnsan başkaları üzerinde güç kazanırken, kendi üzerinde gücünü kaybeder.

Herkes tarafından tanınabilir ama kendi içinde huzursuz olabilir. Adı milyonlarca insan tarafından bilinebilir fakat onu gerçekten anlayan çok az kişi kalmıştır. Hatta şöhret arttıkça insanın gerçek benliği görünmez hale gelir. İnsanlar artık kişinin kendisini değil, onun hakkında oluşmuş “imajı” görmeye başlarlar. Kişi de zamanla kendi gerçekliğinden koparak bu görüntüyü koruma telaşına düşer.

Bu nedenle şöhretli insanların mutsuzluğu şaşırtıcı değildir; çünkü şöhret mutluluğu garanti etmez. Verdiği hazların sürekli yeniden üretilmesi gerekir. İnsan bir kere tanınmakla yetinmez; daha fazla konuşulmak, daha fazla beğenilmek ister. Bir müddet sonra var olan şöhret yetmez hale gelir ve sürdürülebilirliğinin sürekli kanıtlanması gerekir. İnsan kısır bir döngüye girer: Tanınmak ister, tanınır, haz duyar ve ardından tanınmamaktan korkmaya başlar. Başlangıçta mutluluk veren şey, zamanla kaybedilme korkusuna dönüşür.

Bu durum günümüzde yalnızca göz önündeki insanlar için değil, sosyal medya aracılığıyla herkes için geçerlidir. Paylaşılan bir fotoğrafın kaç beğeni aldığı, söylenen bir sözün ne kadar destek gördüğü insanın kendi değerini ölçtüğü bir aynaya dönüşebilir. Oysa insanın değeri, başkalarının onu ne kadar gördüğüne bağlı olmamalıdır.

Tasavvufun şöhrete karşı mesafeli tavrını tam da bu noktada anlamak gerekir. Büyük sûfilerin şöhretten kaçınması, toplum içinde tanınmanın mutlak olarak kötü olmasından değildir. Esas mesele, nefsin başkalarının nazarında büyüme arzusudur. İnsan bir işi Allah için mi yapıyor, yoksa insanların onu iyi, değerli ve üstün görmesi için mi?

Bir insan iyilik yapabilir ve bunun bilinmesinden memnuniyet duyabilir. Ancak yapılan iyiliğin değeri, insanların onu bilmesine bağlı hale gelmişse orada niyet değişmiştir. İnsan artık iyiliği yaşamaktan çok, “iyi görünmekle” ilgilenmeye başlar. Bu nokta, şöhret ile riya arasındaki sınırın belirdiği yerdir. Riya yalnızca gösteriş yapmak değil; insanın kendi benliğini başkalarının bakışına göre inşa etmesidir. İnsan, eylemin kendisinden çok başkasının onu nasıl gördüğüyle ilgilendiğinde içsel ölçüsünü kaybetmeye başlar.

Bu yüzden insanın kendisine sık sık şu soruyu sorması gerekir: “Bunu kimse bilmese yine de yapar mıydım?”

Bu soru hayati bir eşiktir. Çünkü insanın gerçek değeri, yaptığı şeyin ne kadar görünür olduğuyla değil; görünmediği zaman da onu yapmaya devam edip etmediğiyle anlaşılır. Kimse bilmediği halde iyilik yapabilmekte derin bir ruh, kimse görmediği halde çalışabilmekte büyük bir samimiyet, kimsenin övgüsüne ihtiyaç duymadan doğruyu savunabilmekte ise hakiki bir özgürlük vardır.

İbn Atâullah el-İskenderî’nin “Varlığını bilinmezlik toprağına göm” hikmeti bu açıdan son derece anlamlıdır. Tohumun toprağa gömülmesi onun yok olması değil; tam aksine filizlenip kök salmasının ilk şartıdır. Tohum toprağın altında görünmez olur ama orada güçlenir; ardından filiz verip göğe yükselir.

İnsan da sürekli görünür olmaya çalışırsa derinleşemez, kök salamaz. Kendini aralıksız başkalarına sergilemek, iç dünyasındaki hakiki oluşumu engeller. Bazen geri çekilmek, bilinmezlik içinde kalmak ve başkalarının bakışlarından uzaklaşmak gerekir. Çünkü düşüncenin, karakterin ve samimiyetin kökleri görünmez alanda büyür.

Burada tasavvufun öğütlediği şey “toplumdan tamamen kaçmak” değildir. Asıl mesele, tanınma ihtiyacının insanın iç dünyasını esir almamasıdır. İnsan tanınabilir ama tanınmaya muhtaç olmayabilir; övülebilir ama övgüye bağımlı hale gelmeyebilir. Şöhret sahibi olsa dahi, bunu varlığının tek ölçüsü yapmayarak nefsimizi insanların alkışlarından koruyabiliriz.

Nihayetinde mesele şöhretin varlığı değil, onunla kurduğumuz ilişkidir. Şöhret, yapılan güzel işlerin doğal bir sonucu olarak gelmişse bu bir durumdur. Fakat insan, sırf şöhret olmak için güzel işler yapıyorsa amaç sapmıştır. İlkinde yapılan iş merkezdedir ve şöhret hayata eklenir; ikincisinde ise insanın görüntüsü merkezdedir ve bütün hayat şöhretin etrafında dönmeye başlar.

İnsanın olgunlaşması, “Beni görün” arzusundan “Ben ne olmalıyım?” sorusuna geçmesiyle başlar. Çünkü asıl mesele görünür olmak değil, hakikaten değerli bir varlığa dönüşmektir. Başkalarının gözünde büyümekle gerçekten büyümek aynı şey değildir. İnsan çok tanınabilir ama henüz kendisini tanımıyor olabilir.

Önemli olan şunları sorgulayabilmektir:

Görülmeden de değerli olduğumu bilebiliyor muyum?

Kimse alkışlamadığında da doğru bildiğimi yapmaya devam edebiliyor muyum?

Ve en önemlisi; şöhret geldiğinde onu taşıyabiliyor, gittiğinde ise kendi benliğimi kaybetmeden durabiliyor muyum?

Gerçek özgürlük buradadır. Şöhrete sahip olmak başkadır, şöhretin size sahip olması başka. Şöhret insanın sahibi olmamalıdır; çünkü bir insanın gerçek değeri, insanların onu ne kadar gördüğüyle değil, hiç kimsenin görmediği anlarda ne olduğuyla ölçülür.

**

David Hume, İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme eserinde insanın şöhret ve toplumsal onay arayışını ahlaki bir yargıyla (“iyi” veya “kötü”) etiketlemek yerine, zihnin işleyiş mekanizması olarak ele alır:

Sempati İlkesi ve Ayna İşlevi: Hume’a göre zihnimiz, başkalarının his ve düşünceleriyle sürekli rezonans halindedir. Başkalarının hakkımızdaki yargıları zihnimizde soluk birer fikir olarak kalmaz; sempati mekanizması sayesinde canlı birer izlenime, yani gurur veya utanç duygusuna dönüşür. Başkalarının zihni, kendi benliğimizi gördüğümüz bir ayna işlevi görür.

Ahlaki Nötrlük: Şöhret arzusu doğamızın kaçınılmaz, nötr bir parçasıdır. Bir yandan insanı toplumsal erdemlere ve uyuma teşvik ederken, diğer yandan kişiyi dış yargılara bağımlı kılan çift taraflı bir yapıdır.

Hume metinde mekanizmanın nasıl çalıştığını betimler; ancak insanın neden dış onay olmaksızın duramadığına dair arka planı doğrudan “eksiklik” kavramıyla adlandırmaz. Bu noktada yürütülen çözümleme, Hume’un zihin modelini tamamlayan şu özgün perspektifi sunar:

Hume’un çizdiği bu tablonun temelinde, insanın kendine yetemeyen ve varoluşsal olarak eksik bir varlık olması yatar. İnsan, kendi değerini kendi içinde üretecek kadar güçlü bir zihinsel yapıya sahip değildir. Ortada sabit ve sarsılmaz tek parçalı bir “ben” bulunmadığı için (Demet Teorisi), insan zihni kendi değerinden içten içe hep şüphe duyar. Dolayısıyla şöhret, itibar ve onay arayışı; insanın doğuştan gelen bu içsel güvensizliğini, yalnızlığını ve varoluşsal eksiklik duygusunu dışarıdan gelecek teyitlerle kapama çabasıdır.

Sonuç: “Daha Mükemmele” Yöneliş ve Yücelik Ekseninde Özgürleşme

İnsandaki bu eksiklik duygusu son derece doğal ve kaçınılmaz bir durumdur. Ancak insan, kendi değerini ve varlığını sadece “başkalarının zihnindeki fani yansımalar” üzerinden tanımlamak zorunda değildir.

Eksikliği gidermenin gerçek yolu, yönelimi başkalarının değişken yargılarından alıp “daha mükemmele” ve “yüce olana” bağlamaktır. Kişi, yatay düzlemdeki toplumsal onay arayışından sıyrılıp düşündüren, yetkinleştiren ve yücelten ilkelere/değerlere yöneldiğinde, içindeki o kronik eksiklik duygusu kısmen de olsa ortadan kalkar.

Böylece insanın değeri, başkalarının ne düşündüğü nezdinde değil; daha mükemmel olanla kurduğu bağ ve yücelik ekseninde taşıdığı özgül ağırlıkla ortaya çıkmış olur.

Bu bağlamda İnsanda iki ayrı kompleks yapısından bahsedebiliriz.

Bunlardan birincisi, insanın doğuştan getirdiği tabii eksiklik duygusundan beslenen varoluşsal komplekstir. İnsanın kendi zihinsel ve ruhsal sınırlarının farkında olması anlamındaki bu eksiklik duygusu, bütün insani gelişmelerin, arayışların ve kendini aşma çabalarının temel motorudur.

İkincisi ise bu tabii eksikliğin saptırılmasıyla ortaya çıkan arızi komplekstir. Kişinin kendi varoluşsal eksikliğini hakiki bir olgunlaşma süreciyle tamamlamak yerine, toplumsal onay arayışına saplanarak fani gözlerde sahte bir değer üretmeye çalışması, insan doğasına zarar veren temel bir sapmadır.

İnsandaki varoluşsal eksiklik son derece doğal bir durumdur; insanı edilgen kılan ve yıpratan şey, bu durumu arızi bir komplekse dönüştürerek başkalarının değişken yargılarına bağımlı hale gelmesidir. İnsanın bu kısırdöngüden sıyrılıp özgürleşmesinin yolu, yönelimi fani zihinlerdeki yansımalardan alıp “daha mükemmele”, yani ilahi ve tanrısal olana, maneviyata ve hayatın başlangıcı olan Logos’a bağlamaktır. Kişi, yatay düzlemdeki toplumsal onay arayışını aşarak varlığın kaynağı olan bu ilahi akılla bağ kurduğunda, arızi kompleksler çözülür ve varoluşsal eksiklik hissi kökten bir sükûnete kavuşur. Böylece insanın gerçek değeri, başkalarının nezdindeki algılarla değil; Logos’un ve ilahi olanın ekseninde taşıdığı özgül ağırlıkla ortaya çıkar.