12 Eylül’den Bugüne Türkiye’de İslamcılığın Dönüşümü-2: İslamcılığın Adalet İddiası ve İktidarın Dönüştürücü Yapısı
İslamcılığın Türkiye’deki tarihini yalnızca siyasal partilerin yükselişi ve düşüşü üzerinden okumak, meselenin asıl felsefi boyutunu gözden kaçırmamıza yol açar. Çünkü İslamcılığın başlangıçtaki iddiası yalnızca dindar insanların siyasette daha fazla temsil edilmesi değildi. Daha temel bir iddia vardı: Siyasetin ahlaktan bağımsızlaşmaması, iktidarın adalet tarafından sınırlandırılması ve insanın devlet karşısında yalnızca yönetilen bir varlık haline gelmemesi.
Bu bakımdan İslamcılığın en önemli kavramlarından biri adaletti. Adalet burada yalnızca mahkemelerin doğru karar vermesi anlamına gelmiyordu. Toplumdaki güç ilişkilerinin, ekonomik düzenin, devletin yetkisinin, yöneticinin sorumluluğunun ve insanın onurunun belirli bir ahlaki ölçü içerisinde düşünülmesini ifade ediyordu. Dolayısıyla İslamcılığın iktidara yönelik eleştirisi, aslında iktidarın kendisine yöneltilmiş daha genel bir ahlak eleştirisiydi.
Fakat tam burada iktidarın dönüştürücü gücü ortaya çıkar. Bir hareket iktidarın dışında bulunduğu sürece iktidarın sınırlarını daha kolay sorgulayabilir. Çünkü iktidar onun sahip olduğu değil, karşısında bulunduğu bir güçtür. İktidara geldiğinde ise durum değişir. Artık devletin devamlılığı, güvenlik, kamu düzeni, ekonomik istikrar, dış tehditler ve siyasal rekabet gibi meselelerle doğrudan karşı karşıyadır. Daha önce “iktidarın bahanesi” olarak gördüğü gerekçeler, bu kez kendi yönetiminin karşısına çıkar.
Böylece çok eski bir siyaset problemi yeniden ortaya çıkar: İktidara sahip olan kişi veya hareket, iktidarı kullanırken onu eleştiren ahlaki ölçüyü muhafaza edebilir mi?
Bu soru yalnızca İslamcılığa ait değildir. Fakat İslamcılık açısından daha da önemlidir. Çünkü İslamcılık kendisini başlangıçta yalnızca bir iktidar hareketi olarak değil, iktidarın ahlaki bir ölçüye tabi olması gerektiğini savunan bir hareket olarak ortaya koymuştur. Dolayısıyla iktidara geldiğinde sınanacağı yer, ne kadar güçlü olduğu değil, kendi gücüne ne kadar sınır koyabildiğidir.
Burada adalet kavramının anlamı değişmeye başladığında asıl kırılma meydana gelir. Muhalefetteki İslamcı için adalet çoğu zaman devletin bireye karşı sorumluluğunu hatırlatan bir kavramdır. İktidardaki siyasal hareket için ise adalet zamanla kendi iktidarının meşruiyetini açıklayan bir kavrama dönüşebilir. Bu iki kullanım arasında görünüşte büyük bir fark yoktur; fakat ahlaki bakımdan çok önemli bir mesafe vardır.
Birincisinde adalet iktidarı yargılar; ikincisinde ise iktidar kendisini adalet adına açıklamaya başlar.
İşte tehlike tam burada başlar.
Çünkü iktidarın kendisini adaletin temsilcisi olarak görmeye başlaması, adalet ile iktidar arasındaki eleştirel mesafeyi ortadan kaldırabilir. Oysa adalet, iktidarın sahip olduğu bir sıfat değil, iktidarın uymak zorunda olduğu bir ölçüdür. Bir siyasal hareket “Biz adaleti temsil ediyoruz” demeye başladığında, kendi uygulamalarını adaletin ölçüsüne vurmak yerine adaletin ölçüsünü kendi uygulamalarına göre yorumlama tehlikesiyle karşılaşır.
Bu noktada İslamcılığın başlangıçtaki ahlaki iddiası ile iktidar pratiği arasında ciddi bir gerilim ortaya çıkar. Çünkü İslam düşüncesinde adalet, yöneticinin kendi taraftarlarına karşı gösterdiği hakkaniyetten ibaret değildir. Adalet, insanın karşısındaki kişinin kendisinden olup olmamasından bağımsız olarak hakkı teslim etmesini gerektirir. Dolayısıyla adaletin gerçek sınavı, insanın kendi taraftarına ne yaptığı değil, kendi aleyhine olan durumda ne yaptığıdır.
Bu ayrım son derece önemlidir.
Bir iktidarın kendi destekçilerine imkân sağlaması, onların kültürel ve dini taleplerini karşılaması veya geçmişte uğradıkları haksızlıkları gidermesi elbette adalet açısından anlamlı olabilir. Fakat adaletin daha zor sınavı, iktidarın kendisini eleştiren kişiye, muhalifine, rakibine, hatta kendisine hiçbir fayda sağlamayacak olana nasıl davrandığıdır. Çünkü ahlaki adalet, karşılıklı çıkara dayanmaz. Adaletin değeri, insanın kendi çıkarına aykırı olduğu halde hakkı teslim edebilmesinde ortaya çıkar.
Bu açıdan bakıldığında İslamcılığın iktidarla ilişkisini değerlendirmek için “Dindarlık arttı mı, dini semboller çoğaldı mı, İslami söylem güçlendi mi?” soruları yeterli değildir. Daha esaslı soru şudur:
İktidarın kendisine karşı adalet ölçüsünü koruyabilmesi mümkün oldu mu?
Çünkü siyasal iktidarın İslamileşmesi ile siyasetin ahlakileşmesi aynı şey değildir. Bir devlet daha fazla dini sembol kullanabilir, dini eğitim imkânlarını genişletebilir, camilerin sayısını artırabilir, İslam dünyasıyla daha yakın ilişkiler kurabilir ve toplumun muhafazakâr değerlerini siyasal söylemin merkezine taşıyabilir. Fakat bütün bunlar, tek başına iktidarın adalet bakımından sınırlandığını göstermez.
Hatta bazen bunun tam tersi gerçekleşebilir. Din, iktidarı sınırlayan bir ahlaki ölçü olmaktan çıkarak iktidarı meşrulaştıran bir söyleme dönüşebilir. Bu durumda din siyasal alanı ahlakileştirmek yerine siyasal iktidarın diline eklemlenmiş olur.
İşte burada “İslamcı iktidar” ile “İslam’ın iktidarı ahlakla sınırlandırması” arasındaki fark ortaya çıkar.
Bana göre Türkiye’deki son dönem tartışmalarının en önemli noktalarından biri budur. AK Parti’nin ilk döneminde temel mesele, devletin dindar insanlara uyguladığı ayrımcılığın sona erdirilmesiydi. Bu nedenle özgürlük, temsil, başörtüsü, vesayetin sona erdirilmesi ve demokratikleşme gibi kavramlar öne çıktı. Fakat hareket devlet iktidarını uzun süre elinde tuttukça mesele tersine döndü. Artık soru devletin dindar topluma nasıl davrandığı değil, iktidardaki dindar-muhafazakâr hareketin kendisinden farklı olan topluma nasıl davrandığı haline geldi.
Bu, İslamcılığın tarihindeki en ciddi sınavdır.
Çünkü iktidarın dışında iken “çoğulculuk” istemek kolaydır; iktidardayken çoğulculuğu savunmak daha zordur. Muhalefetteyken “adalet” istemek kolaydır; iktidarın kendi çıkarına aykırı olduğu bir durumda adaleti savunmak daha zordur. Devletin kendisine yaptığı haksızlığı eleştirmek kolaydır; aynı devlet gücünü kullanarak başkasına haksızlık etmemek ise çok daha ağır bir ahlaki sorumluluktur.
Bu nedenle İslamcılığın gerçek sınavı iktidara gelmek değil, iktidarın ahlakını değiştirebilmektir.
Eğer iktidara gelen hareket yalnızca yöneticilerin, bürokratların ve siyasal elitlerin kimliğini değiştiriyor; fakat devletin güç kullanma biçimi, kamu kaynaklarının dağıtımı, liyakat anlayışı, muhalefete yaklaşım, eleştiriye tahammül ve hukuk karşısındaki tutum aynı iktidar mantığı içerisinde devam ediyorsa, burada siyasal iktidarın İslamileşmesinden çok, İslamcı hareketin devletleşmesinden söz etmek gerekir.
Devletleşme ise başka bir şeydir. Devlet, kendi devamlılığını korumaya yönelik bir mantığa sahiptir. Devlet açısından öncelik düzenin devamıdır; siyasal iktidar açısından öncelik iktidarın devamıdır. Ahlak açısından ise öncelik hakikatin ve adaletin korunmasıdır. Bu üçü her zaman aynı yönde hareket etmez.
İslamcılığın asıl meselesi tam da burada ortaya çıkar: Devletin bekası ile adalet çatıştığında hangisi öncelenecektir?
Eğer “devletin bekası” her durumda nihai ölçü haline gelirse, İslamcılığın başlangıçtaki ahlaki eleştirisi zayıflar. Çünkü devletin yaptığı her uygulama, güvenlik, beka veya milli irade gerekçesiyle savunulabilir hale gelir. Oysa İslami adalet anlayışı açısından devlet de ahlaki bir ölçünün altındadır. Devlet güçlü olduğu için haklı değildir; haklı olduğu ölçüde güçlü olması gerekir.
Burada Hz. Ömer’e atfedilen meşhur adalet anlayışını hatırlamak anlamlıdır: Yönetici olmak, insanın kendisine başkalarından daha geniş bir hak alanı açması değil, tam tersine kendisini daha ağır bir sorumluluğun altına sokmasıdır. İslam’ın klasik siyaset düşüncesindeki yönetici tasavvurunun özü de budur. İktidar bir imtiyaz değil, emanettir.
Emanet kavramının siyasal anlamı üzerinde biraz durmak gerekir. Emanet, sahibinin size ait olmayan bir şeyi geçici olarak kullanmanıza izin vermesidir. Dolayısıyla yönetici, devleti kendisinin mülkü olarak göremez. Kamu kaynakları kendi taraftarlarının hakkı değildir. Devlet gücü siyasal grubun özel mülkü değildir. İktidarın seçimle kazanılması da ona sınırsız bir ahlaki yetki vermez.
Çünkü çoğunluk, adaletin kaynağı değildir; çoğunluk yalnızca siyasal yönetimin meşruiyet araçlarından biridir. Çoğunluğun verdiği yetki, çoğunluğun dışındakilerin hakkını ortadan kaldırmaz.
İslamcılığın başlangıçtaki adalet iddiası açısından bunun çok önemli bir sonucu vardır: Müslümanların iktidara gelmesi, Müslüman olmayanların veya farklı düşünenlerin adalet talebini azaltmaz; aksine iktidardaki Müslümanların adalet sorumluluğunu artırır.
Bu nedenle bugün Türkiye’de İslamcılığın geleceğini tartışırken asıl mesele, iktidarın ne kadar “İslami” olduğu değildir. Daha derin soru şudur:
İslam’ın iktidara ne yaptığı kadar, iktidarın İslam’a ne yaptığıdır.
Eğer İslam, iktidarın sınırlarını belirleyen bir ahlaki ölçü olarak kalırsa, iktidar İslamcılığın hedeflerinden biri olabilir. Fakat İslam, iktidarın meşruiyetini sağlayan bir semboller ve söylemler bütünü haline gelirse, o zaman siyaset dini dönüştürmeye başlar.
Belki de Türkiye’de son kırk beş yılın en önemli tecrübesi budur. İslamcılık devletin dışında iken adaleti devlete karşı bir talep olarak öne çıkarıyordu. Devletin merkezine yerleştikçe adaletin anlamı değişmeye başladı ve giderek iktidarın kendi siyasal tercihlerini meşrulaştıran bir kavrama dönüşme tehlikesi ortaya çıktı.
Bu, AK Parti’ye özgü bir mesele de değildir. Her siyasal hareket için iktidarın yozlaştırıcı bir potansiyeli vardır. Fakat İslamcılık açısından sorun daha ağırdır; çünkü İslamcılık iktidara yalnızca yönetmek için değil, ahlaki bir düzen kurmak iddiasıyla talip olmuştur. Dolayısıyla başarısı yalnızca ne kadar uzun süre iktidarda kaldığıyla ölçülemez.
Asıl başarı, iktidardayken bile kendisine karşı kullanılabilecek adalet ölçüsünü koruyabilmesidir.
Bu nedenle belki de Türkiye’deki İslamcılığın bugün kendisine sorması gereken soru şudur:
Biz iktidara geldiğimizde devleti mi İslam’a yaklaştırdık, yoksa İslam’ı devletin ihtiyaçlarına mı yaklaştırdık?
Bu sorunun cevabı, yalnızca AK Parti’nin değil, Türkiye’de İslamcılığın geleceğinin de ne olacağını belirleyecektir. Çünkü bir hareketin gerçek ahlaki niteliği, iktidarı elde ettiğinde ne yaptığıyla ortaya çıkar. Muhalefetteyken adaletten söz etmek bir iddiadır; iktidardayken kendi aleyhine olsa bile adaleti tercih etmek ise o iddianın hakikatidir.

