291195_900

İnsanoğlu, varoluşsal sancılarını dindirmek, o tekinsiz boşlukta savrulmanın verdiği dehşeti defetmek adına tarih boyunca mutlak bir kesinliğin, tam bir teslimiyetin peşinden sürüklenmiştir. Zihnin o sığınak arayan ezelî huyu, kati hükümlere varmayı ontolojik bir emniyet subabı olarak beler; oysa bu sükûnet hali, çoğu zaman zihinsel bir kaskatılaşmanın ve dondurulmuş bir düşünce dünyasının habercisidir. Hakiki bir idrak celâdeti, cevapların rahatlığında değil, sarsılmaz sanılan kabullerin kökünden sarsıldığı o tedirgin edici eşikte başlar.
Bir düşünce zihne yerleşip dokunulmazlık zırhına büründüğünde, artık marazi bir hal alır. Çünkü aşırı kesinlik sorgulamayı boğar; sorgulamanın bittiği yerde ise zihni uyuşukluk baş gösterir. Şüphe, tam da bu kavşakta, zihni dogmaların pasından ve kirinden koruyan yegâne bağışıklık nizamıdır. Ne var ki, bu nizamın kıymeti, onun ne ölçüde sahici ve asil olduğuna, yani bizzat insanın kendi içsel çilesiyle süzülüp süzülmediğine bağlıdır.
Bugün maruz kaldığımız manzara şudur ki; özellikle dinî ve geleneksel yapılara yöneltilen kuşkular, rasyonel bir zaruretten ziyade, seküler çağın insana giydirdiği hazır bir libas, piyasaya sürülmüş bir zihinsel tavır halini almıştır. Modern anlayışın egemen olduğu zamanlar, sadece neyi tüketip neyi dışlayacağımızı değil, nasıl isyan edeceğimizi bile tanzim eden devasa bir iktidar mekanizmasıdır. Birey, kadim otoritenin bağlarından kurtulduğunu, hürriyete erdiğini zannederken, aslında zamanın ruhuna koşulsuz şartsız teslim olmaktadır. Dine ve kadim olana şüpheyle yaklaşmak çağdaş dünyada bir moda, bir seçkinlik nişanesi olmuşsa, orada şüphenin kendisini masaya yatırmak, ondan kuşku duymak elzemdir.
Burada derin bir idrak körlüğüyle yüzleşiyoruz: Kutsal metinleri veya köklü hakikatleri cılız bir kibrin eşliğinde kıyasıya hırpalayan modern anlayış, aklın ve zamanın putlaştırılmış tabularını sorgulamayı aklına bile getirmez. “Hür düşünce” kisvesi altında pazarlanan bu hal, aslında sistemin sunduğu kalıplara boyun eğmenin, yani sinsi bir konformizmin ta kendisidir. Reddedilen geleneksel bağlardan aşağı kalır yanı olmayan bu yeni konfor alanı, insana içinde fena halde yalan bir hürriyet hissi bahşeder.
İnsan, kendi zihninde o büyük sarsıntıyı yaşamadıysa, taşıdığı kuşkuların da aslında kendisine ait olmadığını fark edemez. Hakiki bir entelektüel duruş, sadece bir şeylere körü körüne bağlanmamak değil, inanmama biçiminin de başkaları tarafından “satın alınmış” olup olmadığını cesaretle tartabilmektir. Ismarlama şüphe, insana adeta sisteme başkaldırdığı vehmini vererek yeni bir huzur alanı sunar. Oysa zihni gerçekten azat eden şey, dışarıdan dikte edilen hazır şüphe kalıpları değil; kişinin kendi iç aleminden, çilesinden ve sahici bir hakikat arayışından süzülen derinlikli meraktır. Bu yüzden, o çetin ve maruf soruyu kendimize sormaktan başka çaremiz yoktur: Bugün sahip olduğumuz şüpheler gerçekten bizim ruhumuzdan mı süzülüyor, yoksa bu çağın bize giydirdiği zihinsel bir üniformadan mı ibaret?