1330715

Yemek kültürü üzerine yapılan tartışmaların önemli bir bölümü son yıllarda giderek daha fazla biçimde lezzet artırıcı katkı maddeleri etrafında şekillenirken, bunların başında gelen monosodyum glutamatın mutfaklarda yaygınlaşmasını yalnızca teknik bir tercih olarak değerlendirmek yerine, geleneksel lezzet anlayışımızı ve damak hafızamızı nasıl dönüştürdüğünü de sorgulamak gerektiğini düşünüyorum; çünkü bir yemeğin değerini yalnızca ağızda bıraktığı yoğun tatla ölçmeye başladığımız anda, o yemeğin üretildiği kültürel zemini, hammaddenin niteliğini ve ustalığın yıllar içinde oluşturduğu birikimi ikinci plana itme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz.

Gastronomi dünyasında hakkında en fazla tartışılan malzemelerden biri hiç kuşkusuz MSG, yani monosodyum glutamattır. Bugün birçok profesyonel mutfakta ve endüstriyel gıda üretiminde MSG’nin sağladığı yoğun umami etkisi bir avantaj olarak sunulsa da aslında bu durumun uzun vadede insanların doğal lezzetleri algılama biçimini değiştirdiği ve daha güçlü uyaranlara bağımlı hale getirdiği gerçeği üzerinde yeterince durulmadığını düşünüyorum; çünkü sürekli olarak yapay biçimde yükseltilmiş tatlara maruz kalan bir damak zamanla daha sade ve doğal aromaları yetersiz bulmaya başlayabilmektedir.

Bir bifteğin kalitesini belirleyen unsurun gerçekten üzerine serpiştirilen birkaç gram kimyasal katkı mı olduğu, yoksa hayvanın yetiştirilme koşullarından etin dinlendirilmesine, kesim tekniğinden pişirme ustalığına kadar uzanan karmaşık bir sürecin sonucu mu olduğu sorusu, MSG tartışmalarında çoğu zaman göz ardı edilmektedir.

Özellikle son yıllarda sosyal medya videolarında ve gastronomi deneylerinde MSG kullanılarak hazırlanan etlerin daha lezzetli bulunduğuna ilişkin sonuçlar büyük heyecan yaratırken, bu deneylerin önemli bir bölümünün aslında insan beyninin yoğun uyaranlara verdiği doğal tepkiyi gösterdiği ve bunun her zaman daha kaliteli bir yemek anlamına gelmediği gerçeği çoğu zaman konuşulmamaktadır. Nasıl ki aşırı şeker kullanımı meyvenin doğal tadını gölgeleyebiliyorsa, benzer şekilde yoğun lezzet artırıcı kullanımının da etin kendi karakteristik özelliklerini bastırabilmesi mümkündür; çünkü bir noktadan sonra insanlar etin kendisini değil, lezzet artırıcının oluşturduğu güçlü algıyı deneyimlemeye başlamaktadır.

Gastronomi tarihine baktığımızda dünyanın en saygın mutfak geleneklerinin büyük bölümünün lezzetlerini katkı maddelerinden değil, sabırla geliştirilen tekniklerden, kaliteli hammaddelerden ve kuşaktan kuşağa aktarılan ustalık bilgisinden aldığını görüyoruz; bu nedenle modern mutfaklarda MSG’nin adeta sihirli bir çözüm gibi sunulması bana göre son derece problemli bir yaklaşım oluşturmaktadır. Çünkü bir yemeğin eksik kalan yönlerini kaliteli malzeme kullanarak veya daha iyi bir pişirme tekniği geliştirerek düzeltmek yerine, birkaç gram lezzet artırıcı ile kapatmaya çalışmak, uzun vadede mutfak kültürünün gelişimine katkı sağlamak yerine onu tembelleştirme riski taşımaktadır.

Özellikle restoran sektöründe maliyet baskılarının arttığı günümüzde, bazı işletmelerin düşük kaliteli hammaddeleri daha cazip göstermek amacıyla yoğun biçimde MSG kullanımına yönelmesi, tüketicinin gerçekte neyi beğendiği konusunda da ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.

Bir zamanlar yalnızca iyi yetiştirilmiş hayvanlardan elde edilen kaliteli etlerde hissedilen derin aromaların bugün katkı maddeleriyle taklit edilebilmesi ilk bakışta etkileyici görünebilir; ancak bu durumun aynı zamanda gerçek kalite ile yapay olarak güçlendirilmiş kalite arasındaki sınırları bulanıklaştırdığı da unutulmamalıdır. Lezzetin yalnızca yoğunlukla ölçülemeyeceğini kabul etmek gerekir; çünkü gastronomi tarihinde büyük yemekleri unutulmaz yapan unsur çoğu zaman yüksek sesle bağıran tatlar değil, birbirini tamamlayan dengeli aromalar ve doğal uyum olmuştur.

MSG’nin savunucuları bu bileşiğin domates, mantar ve parmesan gibi birçok gıdada doğal olarak bulunan glutamatın bir formu olduğunu sıkça dile getirseler de doğal olarak bir besinin yapısında bulunan bir bileşen ile yoğunlaştırılmış ve doğrudan lezzet artırıcı olarak kullanılan formunun tüketim deneyimi açısından tamamen aynı şeyler olmadığını da kabul etmek gerekir.

Bugün birçok insanın ev yapımı çorbaları, uzun saatler kaynatılmış et sularını veya geleneksel yemekleri geçmişe göre daha az etkileyici bulmasının nedenlerinden biri, damakların giderek daha yüksek yoğunlukta umami uyaranlarına alışması olabilir ve bu durum geleceğin mutfak kültürü açısından üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir meseledir.

Bir aşçının başarısını ölçerken kullandığı baharatların, yetiştirdiği mayaların, hazırladığı sosların veya pişirme tekniklerinin önüne bir lezzet artırıcının geçmeye başlaması, gastronomik yaratıcılık açısından da sağlıklı bir gelişme olarak değerlendirilemez. Çünkü gerçek ustalık, olmayan bir tadı yaratmak değil, var olan doğal aromaları sabırla ortaya çıkarabilmekte yatmaktadır.

Ege mutfağı gibi dünyanın sayılı mutfak kültürlerinden biri düşünüldüğünde, bu konu daha da önemli hale gelmektedir; zira yüzyıllar boyunca oluşmuş tariflerin gücü, koyunun kalitesinden kullanılan baharatın tazeliğine, bakır tencereden odun ateşine kadar uzanan doğal unsurların uyumundan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle bir çorbanın, bir köftenin veya bir kebabının karakterini belirleyen şeyin MSG değil, ustanın tecrübesi ve malzemenin niteliği olduğunu hatırlamak gerekir.

Lezzet artırıcıların kısa vadede etkileyici sonuçlar vermesi mümkündür; ancak mutfak kültürünün geleceği açısından asıl sorulması gereken soru, insanların gerçek lezzeti mi yoksa güçlendirilmiş lezzet algısını mı tercih etmeye başladıklarıdır. Çünkü damak eğitimi de tıpkı diğer kültürel alışkanlıklar gibi zamanla şekillenmekte ve sürekli olarak yoğun uyaranlara maruz kalan bireyler giderek daha sade ama doğal tatlardan uzaklaşabilmektedir.

Bu durum yalnızca bireysel tercihlerimizi değil, restoranların üretim anlayışını, gıda sanayisinin yönelimlerini ve hatta gelecekte hangi lezzetlerin değerli kabul edileceğini de etkileyebilecek kadar geniş sonuçlar doğurabilecek bir dönüşüm anlamına gelmektedir.

Bir bifteğin gerçekten iyi olması için onu daha güçlü gösterecek katkılara değil, kaliteli yetiştiriciliğe, doğru dinlendirmeye, uygun pişirme tekniğine ve sabırlı ustalığa ihtiyaç duyduğu gerçeğini unutmamak gerekir.

Çünkü gastronomi tarihinde kalıcı olan şey hiçbir zaman en yüksek sesle bağıran tatlar değil, doğallığını koruyarak insan hafızasında yer eden dengeli lezzetler olmuştur.

Bu nedenle MSG’nin mutfaklarda giderek artan kullanımını yalnızca teknik bir tercih olarak değil, aynı zamanda doğal lezzet anlayışını ve gastronomik kültürü dönüştüren bir eğilim olarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum; çünkü gerçek mesele bir yemeğin birkaç puan daha lezzetli görünmesi değil, gelecekte neyi gerçek lezzet olarak kabul edeceğimizdir.

About The Author

Bir yanıt yazın