KENDİ ALEYHİNE BİLE OLSA ADALETİ KORUMAK

0
HandsJustice

Adalet, insanlık tarihinin en temel ahlâkî değerlerinden ve toplumsal hayatın vazgeçilmez ilkelerinden biridir. İnsanlar arasında güvenin tesis edilmesi, hakların korunması, toplumsal barışın sağlanması ve huzurlu bir toplumun inşa edilmesi, adaletin ne ölçüde hayata geçirildiğiyle ilişkilidir. Ancak adaletin gerçek anlamı, yalnızca başkalarının haklarını savunmakla ortaya çıkmaz. Asıl ahlâkî sınav, insanın kendi çıkarlarıyla, yakınlarıyla, mensubu olduğu grupla veya kişisel kanaatleriyle çatıştığı durumlarda adaleti koruyabilmesidir. İnsan, çoğu zaman kendi lehine olan bir kararı adil; kendi aleyhine olan bir kararı ise haksız olarak değerlendirme eğilimindedir. Kendi hatasını mazur görürken başkasının hatasını ağır biçimde eleştirebilir. Yakınlarının yanlışlarını örtmeye çalışırken kendisine yabancı olan insanların hatalarını kolaylıkla gündeme getirebilir. Bu durum, adaletin önündeki en önemli engellerden birinin insanın kendi nefsine ve çıkarlarına bağlılığı olduğunu göstermektedir.

İslâm, adaleti yalnızca hukuki bir düzenleme veya toplumsal bir ideal olarak değil, aynı zamanda iman, vicdan ve ahlâk sorumluluğu olarak ele alır. Kur’an-ı Kerîm, müminlerden adaleti yalnızca kendi lehlerine olduğunda değil, kendi aleyhlerine, anne babalarının veya yakınlarının aleyhine olduğunda bile korumalarını ister. Böylece adaletin ölçüsünü kişisel menfaatlerden, akrabalık bağlarından, sınıfsal ayrıcalıklardan ve grup aidiyetlerinden bağımsız hâle getirir. “Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Öyleyse adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Nisâ, 4/135)

Bu âyette; ilk olarak, adaletin Allah rızası için ayakta tutulması istenmektedir. Böylece adalet, kişisel beklentilere veya toplumsal baskılara bağlı bir davranış olmaktan çıkarılarak ahlâkî ve dinî bir sorumluluk hâline getirilir. İkinci olarak ayet, insanın kendisi ve en yakınları aleyhine bile olsa gerçeği savunması gerektiğini bildirir. Bu yaklaşım, kişinin kendi hatasını gizlememesini, ailesinin veya çevresinin yanlışını savunmamasını ve hakikati korumak uğruna kişisel kayıpları göze alabilmesini gerektirir. Üçüncü olarak ayet, zenginlik ve fakirlik gibi toplumsal konumların adalet ölçüsünü değiştiremeyeceğini vurgular. Zengin bir kişinin nüfuzundan dolayı korunması, yoksul bir kişinin güçsüzlüğünden dolayı suçlanması veya haklarının ihmal edilmesi adalet ilkesiyle bağdaşmaz.

Kur’an’ın bu konudaki bir diğer temel ilkesi Mâide suresininde yer alır. “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha uygundur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Mâide, 5/8). Bir insana duyulan öfke, onun haklarını çiğnemeyi meşru hâle getirmez. Aynı şekilde bir kişinin düşüncesine, kimliğine veya davranışına karşı çıkmak da onun hakkında doğru hüküm verme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla Kur’an’a göre adalet, kişinin duygularına göre değişen bir tutum değil; dostlukta da düşmanlıkta da korunması gereken evrensel bir ilkedir. Adaleti korumak, çoğu zaman insanın kendi nefsine karşı mücadele etmesini gerektirir. Çünkü insan, kendi menfaatini korumaya yöneldiğinde yanlışlarını haklı göstermeye, sorumluluklarını başkalarına yüklemeye ve kendisini eleştirenleri haksız ilan etmeye eğilim gösterebilir.

Bu durum bireysel ilişkilerde olduğu kadar aile, iş hayatı, siyaset, ekonomi ve dinî topluluklar içerisinde de görülebilir. Bir kişi kendi yakınının haksızlığını görmezden gelirken başka birinin benzer davranışını sert biçimde eleştiriyorsa burada adalet ölçüsünün yerini tarafgirlik almış demektir. Kur’an, insanın kendi aleyhine de olsa hakkı söylemesini isteyerek bu çifte standardı ortadan kaldırmayı amaçlar. Bu anlayışa göre kişinin ahlâkî olgunluğu, yalnızca başkalarının yanlışlarını ne kadar iyi tespit ettiğiyle değil, kendi yanlışlarıyla ne ölçüde yüzleşebildiğiyle de ölçülür. Kendi hatasını kabul etmek bir zayıflık değil, ahlâkî cesaret ve olgunluk göstergesidir. Yanlışını itiraf etmek, haksız kazancı iade etmek, verdiği zararı telafi etmek ve hak sahibinden özür dilemek, adaletin bireysel hayatta somutlaşmış biçimleridir. Bu nedenle adaletli insan, her durumda kendisini haklı çıkarmaya çalışan değil, hakikat ortaya çıktığında kendi aleyhine bile olsa onu kabul edebilen insandır.

Hz. Muhammed’in (sav) hayatı, adaletin kişisel yakınlıkların ve toplumsal ayrıcalıkların üzerinde tutulmasının önemli örneklerini barındırır. Onun adalet anlayışında soy, aile, zenginlik ve toplumsal statü, hukukun uygulanmasında ayrıcalık sebebi değildir. Hz. Âişe’den nakledilen bir hadiste, Kureyş’in ileri gelenlerinden bir kadının hırsızlık yapması üzerine bazı kişilerin onun ceza almaması için aracı olmaya çalıştıkları anlatılır. Bunun üzerine Hz. Peygamber, geçmiş toplumların güçlü ve itibarlı kişileri cezalandırmayıp zayıfları cezalandırmaları sebebiyle helâk olduklarını bildirir. Ardından, kendi kızı Fâtıma’nın dahi hırsızlık yapması hâlinde hukukun gereğinin uygulanacağını ifade eder. (Buhârî, “Hudûd”, 11; Müslim, “Hudûd”, 8). Burada dikkat edilmesi gereken husus, hadisin herhangi bir kişiye karşı öfkeyi veya cezalandırma arzusunu değil, hukuk karşısında ayrıcalık tanımama ilkesini vurgulamasıdır. Adalet, güçlülerin korunup zayıfların cezalandırıldığı bir düzeni reddeder. Bir insanın toplumdaki konumu ne kadar yüksek olursa olsun, başkasının hakkını ihlal etmesi onu sorumluluktan muaf tutmaz. Hz. Peygamber’in örnekliği, adaletin yalnızca başkalarından beklenen bir erdem olmadığını, yöneticilerin, aile büyüklerinin, dinî önderlerin ve toplumda etkili konumda bulunan herkesin öncelikle kendilerinin uyması gereken bir sorumluluk olduğunu gösterir.

Kendi aleyhine de olsa adaleti korumanın önemli alanlarından biri şahitliktir. Şahitlik, bir olayın veya hakkın doğru biçimde ortaya çıkarılmasına katkı sunan ahlâkî ve hukuki bir sorumluluktur. Gerçeği gizlemek, olayları olduğundan farklı anlatmak veya yakınlarını korumak amacıyla yanlış beyanda bulunmak, yalnızca bireysel bir hata değildir; aynı zamanda başkasının hakkının kaybolmasına yol açabilecek bir adaletsizliktir. Kur’an, Bakara suresinin 283. ayetinde şahitliğin gizlenmemesini emreder ve onu gizleyen kişinin kalbinin günahkâr, kötü kalpli, artniyetli olduğunu bildirir. Bu ifade, hakikatin bilinçli biçimde örtülmesinin insanın vicdanı ve ahlâkı üzerindeki sorumluluğunu vurgular. Bununla birlikte adalet adına hareket etmek, doğruluğu araştırmadan suçlama yapmak anlamına da gelmez. Bir kimse hakkında kesin bilgiye sahip olmadan hüküm vermek, söylentileri gerçek kabul etmek veya delilsiz biçimde insanları suçlamak da adalet ilkesine aykırıdır. Bu sebeple adalet, hem gerçeği gizlememeyi hem de doğruluğu kesinleşmemiş iddiaları gerçekmiş gibi sunmamayı gerektirir. Özellikle günümüzde sosyal medya üzerinden yayılan haberler, siyasi tartışmalar ve toplumsal kutuplaşmalar karşısında bu sorumluluk daha da önem kazanmıştır.

Adaletin yalnızca bireysel ilişkilerde değil, kurumlarda ve kamusal hayatta da korunması gerekir. Kamu görevlisinin kendi hatasını gizlememesi, yöneticinin yakınlarını kayırmaması, işverenin çalışanının emeğinin karşılığını vermesi, bir topluluğun kendi mensubunun yanlışını örtbas etmemesi bu ilkenin günlük hayattaki yansımalarıdır. Yönetici, kendi kararının yanlış olduğunu fark ettiğinde makamını korumak uğruna gerçeği gizlememeli; kararın doğurduğu zararı kabul ederek düzeltme yoluna gitmelidir. Bir çalışan, kendisine haksız kazanç sağlayan bir uygulamanın yanlış olduğunu biliyorsa bundan vazgeçebilmeli ve gerektiğinde durumu yetkili mercilere bildirmelidir. Aynı şekilde siyasi ve dinî aidiyetler de adaletin ölçüsünü değiştirmemelidir. Kişi kendi grubunun yaptığı yanlışı eleştirirken başka bir grubun aynı yanlışı yapmasını da aynı ölçütlerle değerlendirebilmelidir. Aksi takdirde adalet, hakikati koruyan bir ilke olmaktan çıkar ve grup çıkarlarını savunmanın aracına dönüşür.

Kendi aleyhine bile olsa adaleti korumak, ahlâkî olgunluğun en önemli göstergelerinden biridir. Çünkü adalet, yalnızca başkalarının yanlışlarını eleştirmekle değil, insanın kendi çıkarlarıyla çatıştığında da hakikatin yanında durabilmesiyle anlam kazanır. Nisâ 135. ayeti, insanın kendisi, anne babası ve yakınları aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutmasını emrederek bu konuda evrensel bir ölçü ortaya koyar. Mâide suresinin 8. ayeti ise düşmanlığın ve öfkenin insanı adaletsizliğe sürüklememesi gerektiğini bildirir. Hz. Peygamber’in uygulamaları da hukukun ve ahlâkın kişisel yakınlıklar karşısında ayrıcalığa dönüştürülmemesi gerektiğini gösterir. Gerçek adalet, insanın kendi lehine olanı savunmasından çok, doğru olanı savunabilmesinde ortaya çıkar. Bir toplumda insanlar kendi yakınlarının yanlışlarını örtmek yerine düzeltebiliyor, kendi çıkarları zarar görecek olsa bile gerçeği söyleyebiliyor ve kendileri için istedikleri hakkaniyeti başkaları için de kabul edebiliyorsa orada güven, huzur ve toplumsal barışın temelleri güçlenir. Sonuç olarak adalet, başkalarına karşı gösterilen bir erdem olmanın ötesinde, insanın kendi nefsine karşı da yerine getirmesi gereken bir sorumluluktur. İslâm’ın adalet anlayışı, insanı çıkarlarının değil hakikatin; tarafgirliğin değil hakkaniyetin; nefsinin değil vicdanının rehberliğinde yaşamaya çağırmaktadır.

About The Author

Bir yanıt yazın