İSLÂM’DA YOLSUZLUK, RÜŞVET VE KAMU AHLÂKI
Kur’ân-ı Kerîm’de yolsuzluk kavramı günümüzdeki idarî ve hukukî anlamıyla tek bir kelimeye indirgenemez. Bunun yerine rüşvet, haksız kazanç, kamu malını zimmete geçirme, emanete ihanet, ölçü ve tartıda hile, yetkiyi kötüye kullanma, israf ve yeryüzünde bozgunculuk gibi davranışlar üzerinden ele alınır. Bu konudaki âyetler, İslâm’ın yalnızca bireysel ahlâkı değil, aynı zamanda toplumsal adaleti, kamu yönetimini ve ekonomik hayatı da düzenleyen ilkelerini ortaya koyar.
“Birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin; insanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları yöneticilere aktarmayın.” (Bakara Sûresi, 2/188). Bu âyet, yolsuzlukla ilgili en temel delillerden biridir. Başkasının malını haksız biçimde elde etmek ve yetkili kişileri etkileyerek başkasına ait bir malı ele geçirmek yasaklanmaktadır. Âyetin hükmü, rüşvet yoluyla haksız menfaat sağlamayı da kapsar. “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda bâtıl (haksız ve haram) yollarla yemeyin; ancak karşılıklı rızaya dayanan bir ticaret olursa başka…” (Nisâ Sûresi, 4/29). Haksız kazanç yalnızca doğrudan hırsızlıkla sınırlı değildir. Aldatma, sahte işlemler, görevi kötüye kullanma ve hukuka aykırı yollarla başkasının malını elde etme de bu ilkenin kapsamına girer. Karşılıklı rıza ise her işlemi meşru hâle getirmez; işlem ayrıca hukuka ve ahlâkî ilkelere uygun olmalıdır. Örneğin, kumarda karşılıklı rıza olsa bile elde edilen kazancı meşru hâle getirmez. “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor…” (Nisâ Sûresi, 4/58). Bu âyet, kamu yönetiminde dürüstlüğün temel ilkelerini belirler:
* Kamu görevlerini ehil ve liyakatli kişilere vermek.
* Kararları kişisel çıkarlara göre değil, adalete göre almak.
* Yetkiyi şahsî menfaat için kullanmamak.
* Kamu kaynaklarını bir emanet olarak korumak.
* Akrabalık, yakınlık ve çıkar ilişkileri sebebiyle adaletten ayrılmamak.
Bu bakımdan âyet, kayırmacılığın ve görevi kötüye kullanmanın önlenmesi için temel bir ahlâkî ölçüdür.
“Bir peygamberin emanete ihanet etmesi düşünülemez. Kim emanete ihanet ederse, kıyamet günü hainlik ettiği şeyle birlikte gelir…” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/161). Âyetin doğrudan bağlamı, ganimet malına ihanet meselesidir. Bununla birlikte emanet ilkesi, kamu malının korunması açısından da önemlidir. Kamu malını zimmete geçirmek, tahsis edilmiş kaynakları amacı dışında kullanmak ve kendisine teslim edilen varlıkları kişisel çıkar için değerlendirmek emanet ahlâkıyla bağdaşmaz. “Ölçü ve tartıda hile yapanların vay hâline! Onlar insanlardan ölçerek bir şey aldıklarında tam alırlar. Onlara bir şey ölçüp tarttıklarında ise eksik ölçer ve tartarlar.” (Mutaffifîn Sûresi, 83/1-3). Bu âyetler, ekonomik hayatta hileyi ve çifte standardı yasaklar. Günümüzde bu ilke; sahte fatura düzenleme, ürün miktarını olduğundan fazla gösterme, hizmetin niteliğini gizleme ve kamu ihalelerinde yanıltıcı beyanlarda bulunma gibi davranışların ahlâkî değerlendirilmesinde önemlidir. “…Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. İnsanların eşyalarını eksiltmeyin. Düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın…”(A‘râf Sûresi, 7/85). Âyet, Hz. Şuayb’ın kavmine yaptığı uyarılardan biridir. İnsanların ekonomik haklarını ihlâl etmek ve toplumun düzenini bozmak birlikte ele alınmaktadır. Yolsuzluk da bireylerin ve toplumun haklarını azaltması bakımından bu ilkeyle ilişkilidir.
“…Onlar yalana çok kulak verirler ve haram yerler…” (Mâide Sûresi, 5/42). Âyetin bağlamı, Hz. Peygamber dönemindeki bazı kimselerin yargılama ve hüküm süreçlerindeki tutumlarıyla ilgilidir. Haksız kazanç ve haram yeme eleştirisi, adalet mekanizmasının çıkar ilişkileriyle bozulmasının dinî açıdan taşıdığı sakıncayı gösterir. Bu konuyu tamamlayan bir başka temel ilke de Mâide sûresinin 2. âyetindedir. “İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.” Yolsuzluğu gerçekleştiren kadar, bilerek kolaylaştıran, gizleyen veya haksız kazanç düzenine destek veren kişinin sorumluluğu da bu genel ilke çerçevesinde değerlendirilir.
“Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma! Çünkü savurganlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan da rabbine karşı çok nankördür.” (İsrâ Sûresi, 17/26-27). Âyetin doğrudan konusu malın ölçüsüzce harcanmasıdır. Kamu kaynaklarının gereksiz ve sorumsuz biçimde tüketilmesi de bu açıdan eleştirilebilir. Bununla birlikte her kamu harcaması veya yüksek maliyetli yatırım kendiliğinden yolsuzluk sayılmaz; değerlendirme, harcamanın amacı, usulü, gerekliliği ve hukuka uygunluğu dikkate alınarak yapılmalıdır. “Haksızlığa uğradığı için karşılık verenlere gelince, onlar aleyhine bir yol tutulamaz. Kınama ve cezalandırma ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere saldırıda bulunanlara yöneliktir. Onlar için elem verici bir azap da vardır.” (Şûrâ Sûresi, 42/41-42). Bu âyet, haksızlık ve taşkınlık karşısında sorumluluk ilkesini ortaya koyar. Makamını kullanarak insanların haklarını ihlâl etmek, gücü şahsî çıkara dönüştürmek ve başkalarına zarar vermek bu genel ahlâkî çerçevede değerlendirilir. Kamu malını zimmete geçirmek veya kendi çıkarı için kullanmak haram kılınmış, yasaklanmıştır. Zira bunda herkesin hakkı vardır.
“İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helâk etmek için çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez.” (Bakara Sûresi, 2/205). Yolsuzluk, kamu kaynaklarının yanlış kullanılmasına, toplumsal güvenin zedelenmesine ve insanların haklarının ihlâline yol açtığında bu kapsamda değerlendirilebilir. Ancak âyetin her yolsuzluk olayına doğrudan ve tek başına indirgenmemesi, bağlamının korunması gerekir. Aynı bölümü “hâkimiyeti ele alma” mânasında yorumladığımızda söz konusu âyetler ikiyüzlü ve aldatıcı siyasetçilere karşı uyarı anlamı da taşımaktadır. Gerçekten kendilerini barışçı, insancıl, haksever gibi yaldızlı niteliklerle takdim eden bazı münafıkların, işbaşına geldiklerinde ilk iş olarak insanların “ürünlerini” yani gelir kaynaklarını kurutmaya, “nesillerini” bozmaya kalkıştıkları sıkça görülmektedir. Muhammed Abduh’un yorumuna göre buradaki “ürünleri ve nesilleri yok etme” ifadesi bir deyim olup bununla kötülerin, bencil isteklerini ve tutkularını tatmin etmek uğruna insanları her türlü ağır sıkıntılar içine sokmaları kastedilmiştir (Reşîd Rızâ, II, 248). Hucurât sûresinde de bildirildiği üzere (“Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın; herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Tabii ki bundan tiksindiniz! Allah’a itaatsizlikten de sakının. Allah tövbeleri çokça kabul etmektedir, rahmeti sonsuzdur” (49/12) müslümanların genellikle insanlar hakkında hüsnüzan beslemeleri esas olmakla birlikte konumuz olan âyetler, hüsnüzannın olur olmaz insanların her söylediklerine aldanıp kapılma, her yüze gülene ahmakça inanma anlamına gelmediğini göstermekte ve böylece önemli bir uyarı değeri taşımaktadır.
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur…” (Mâide Sûresi, 5/8).
Yolsuzlukla mücadelede adalet yalnızca suç işleyenin cezalandırılması değildir. Suçlamaların delillere dayanması, soruşturmaların tarafsız yürütülmesi ve kişilere ayrım yapılmaması da adaletin gereğidir. Hiç kimseye kişisel yakınlığı veya husumeti sebebiyle farklı muamele edilmemelidir.
“Ey iman edenler! Kendinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik ederek adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun…” (Nisâ Sûresi, 4/135).
Bu âyet, yolsuzlukla mücadelede çıkar çatışmasının aşılması gerektiğini gösterir. Kişi, kendisinin veya yakınlarının menfaati söz konusu olduğunda da hakkı savunmalıdır. Yakınını korumak amacıyla gerçeği gizlemek ya da haksızlığı görmezden gelmek bu ilkeyle bağdaşmaz. Kur’ân’ın yolsuzluk konusundaki yaklaşımı üç temel ilke etrafında özetlenebilir:
* Emanet: Kamu malı ve kamu yetkisi kişisel mülk değil, sorumluluk gerektiren bir emanettir.
* Adalet: İnsanların hakları; makam, para, akrabalık ve çıkar ilişkileri sebebiyle ihlâl edilemez.
* Hesap verebilirlik: Haksız kazanç ve emanete ihanet, yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda ahlâkî ve dinî sorumluluk doğurur.
Bu ilkeler, yolsuzlukla mücadelenin yalnızca cezai tedbirlerle değil; dürüstlük, şeffaflık, liyakat, adalet ve güçlü bir ahlâk bilinciyle yürütülmesi gerektiğini ortaya koyar.
