GAZZE’NİN YÜKSELEN FERYADI
“Kelimelerin tükendiği, gözyaşlarının bile anlatmaya yetmediği yerde Gazze konuşur. Gazze’nin dili, yıkılmış evlerin taşlarında, annelerin yarım kalan ninnilerinde, yetimlerin göğe çevrilen gözlerinde ve toprağın bağrına emanet edilen masumların sessizliğinde saklıdır.”
Yeryüzünün uçsuz bucaksız haritasında küçücük bir toprak parçası… Akdeniz’in kıyısına ilişmiş, gökyüzüyle denizin arasında sıkışmış, fakat bütün insanlığın vicdanına sığmayacak kadar büyük bir acıyı omuzlarında taşıyan Gazze…
Bir avuç toprağın üzerine ne kadar zulüm sığdırılabilir? Bir şehrin başına kaç felaket yağdırılabilir? Bir annenin yüreği kaç kez parçalanabilir? Bir çocuğun gözleri kaç defa korkuyla açılıp kaç defa annesinin kucağında sonsuz bir sessizliğe kapanabilir? İnsan, insanlığını kaybetmeden bir başka insanın başına gelenleri daha ne kadar seyredebilir?
Gazze, bugün yalnızca bir coğrafyanın adı değildir. Gazze, insanlığın vicdanına vurulmuş ağır bir yaradır. Gazze, çocukların yarım kalan ömürleri, annelerin dinmeyen feryatları, babaların çaresizlikten yere çöken omuzları ve bir halkın bütün kuşatmalara rağmen sönmeyen hürriyet arzusudur.
Gazze, bugün bir avuç toprağın üzerinde insanlığın bütün ağırlığını taşımaktadır.
Ve biz, bu ağırlığın altında ezilen kardeşlerimizin sesini ne kadar duyabiliyoruz?
Bir şehrin taşları yıkıldı, fakat acısı yeryüzüne sığmadı!
Bir zamanlar sokaklarında çocukların koştuğu, annelerin pencerelerden evlatlarına seslendiği, akşam ezanıyla birlikte sofraların kurulduğu, babaların yorgun adımlarla evlerine döndüğü Gazze…
Şimdi hangi sokağına baksanız yıkıntılar, hangi duvarına dokunsanız hatıralar, hangi enkazın başında dursanız yarım kalmış bir hayatın izleri…
Bir evin duvarı yıkıldığında yalnızca taşlar mı düşer yere? O duvarın arkasında saklanan çocukluklar, aile fotoğrafları, annelerin yıllarca biriktirdiği eşyalar, babaların alın teriyle kurduğu yuvalar da yıkılmaz mı? Bir oda enkaza dönüştüğünde orada edilen dualar, geceleri çocukların başucunda okunan sureler, bayram sabahlarının sevinci de o enkazın altında kalmaz mı?
Bir zamanlar bir çocuğun duvara astığı resim, belki şimdi tozların arasında kaybolmuştur. Bir annenin özenle katladığı elbise, belki yıkılmış bir evin taşları arasında kalmıştır. Bir babanın evladına aldığı küçücük bir oyuncak, belki artık sahibine kavuşamayacaktır.
Ve birileri bütün bunların karşısında hâlâ yalnızca rakamları konuşmaktadır!
Oysa her rakamın arkasında bir isim, her ismin arkasında bir ömür, her ömrün arkasında bir aile, her ailenin arkasında nice hayaller vardır.
Bir çocuk öldüğünde yalnızca bir insan mı eksilir dünyadan? Hayır! Onunla birlikte büyüyecek bir ömür, kuracağı bir yuva, yetiştireceği evlatlar, güleceği sabahlar ve yaşayacağı nice güzel günler de eksilir.
Gazze’de yıkılan yalnızca binalar değildir. İnsanlığın kendisine duyduğu güven de yıkılmaktadır. Hukukun üstünlüğüne ilişkin iddialar, insan hakları söylemleri ve medeniyet nutukları, bir çocuğun enkaz altından çıkarılan cansız bedeni karşısında ağır bir imtihandan geçmektedir.
Taş üstünde taş bırakmayan yıkımın ötesinde, insanlığın vicdanında açılan bir enkaz vardır. Ve o enkazın altında hepimizin sorumluluğu bulunmaktadır.
Çocukların gözlerinde sönen ışıklar, hangi kelimeyle anlatılabilir?
Ey insanlık!
Gazze’nin çocuklarına bakmaya cesaretin var mı?
Bir çocuğun yüzündeki tozu silen bir el düşünün. O el, biraz önce evladının saçlarını okşayan annesinin eli olabilir. Bir çocuğun küçücük ayakkabılarını düşünün; belki sahibi o ayakkabılarla okuluna gidecekti, belki arkadaşlarıyla oynayacak, belki annesine bir demet çiçek getirecekti.
Fakat şimdi o ayakkabılar, bir enkazın kenarında sahipsiz duruyor.
Bir anne, evladının adını haykırıyor. Sesi önce sokağın duvarlarına çarpıyor, sonra yıkılmış evlerin üzerinden yükseliyor. Bir cevap bekliyor. Belki bir ses, belki küçücük bir hareket, belki de bütün dünyayı yeniden ayağa kaldırabilecek tek bir nefes…
Ama bazen cevap gelmiyor.
İşte o an, insanın yüreğinde hiçbir cümleyle anlatılamayacak bir karanlık büyüyor.
Annenin kolları boş kalıyor. Göğsünde taşıdığı dünya, bir anda başına yıkılıyor. O ana kadar evladının geleceği için sakladığı umutlar, birer birer gözyaşlarına karışıyor.
Hangi kalem bu annenin acısını yazabilir? Hangi şair onun feryadını mısralara sığdırabilir? Hangi konuşma, evladını kaybeden bir annenin yüreğinde açılan boşluğu doldurabilir?
Gazze’de çocukların bedenlerine ulaşan şiddet, yalnızca bugünü yaralamıyor; insanlığın geleceğini de kanatıyor. Çünkü çocuk, bütün ihtimallerin adıdır. Çocuk, yarının sabahıdır. Çocuk, henüz söylenmemiş bir duadır.
Bir çocuğun hayatı, hiçbir siyasî hesabın, hiçbir askerî hedefin, hiçbir güç mücadelesinin önemsiz bir ayrıntısı olamaz.
Bir çocuğun yaşama hakkı, dünyanın en güçlü ordusunun önünde de en zayıf insanın elinde de aynı kutsallığı taşır.
Kur’an-ı Kerim, insan hayatının dokunulmazlığını hatırlatırken Mâide suresinin 32. ayetinde bir canın haksız yere öldürülmesinin ağırlığını bütün insanlığa duyurur. Bu ilahî ölçü karşısında sorulması gereken soru açıktır:
Bir çocuğun gözyaşından daha ağır hangi çıkar, bir annenin feryadından daha önemli hangi hesap, bir masumun hayatından daha değerli hangi dünya menfaati olabilir?
Gazze’nin çocukları bize yalnızca acıyı göstermiyor. Onlar, insan olmanın ne demek olduğunu da yeniden soruyor.
Ve bu sorunun cevabını vermek, artık ertelenebilecek bir mesele değildir.
Suya, ekmeğe ve ilaca muhtaç bırakılan bir halkın feryadı!
Gazze’de insanın en temel ihtiyaçları bile bir hayatta kalma mücadelesine dönüştüğünde, hayatın kendisi ağır bir sınava dönüşür.
Bir bardak temiz su…
Bir parça ekmek…
Yarasına sürülecek bir ilaç…
Soğuktan koruyacak bir battaniye…
Bir çocuğun başını koyabileceği güvenli bir yastık…
Bunlar, dünyanın başka yerlerinde çoğu zaman farkına bile varmadan tükettiğimiz gündelik nimetlerdir. Oysa Gazze’de aynı nimetler, bir insanın hayata tutunabilmesi için beklediği büyük umutlara dönüşebilir.
Biz musluğu açtığımızda akan suyun sesini duyuyoruz. Bir anne ise evladına verecek temiz su bulabilmek için çırpınıyor olabilir.
Biz soframızda bir lokmayı beğenmeyip tabağımızı kenara itebiliyoruz. Bir baba, çocuğunun açlığını dindirecek bir lokma bulabilmek için bütün imkânlarını tüketmiş olabilir.
Biz ilaçlarımızı dolaplarımızda saklıyoruz. Bir yaralı, acısını hafifletecek bir ilaca ulaşamadığı için saatleri gözyaşlarıyla sayıyor olabilir.
İşte insanın kendi nimetleriyle imtihan edildiği yer burasıdır.
Sahip olduğumuz şeylerin değerini, onları kaybettiğimizde mi anlayacağız? Bir çocuğun açlığı karşısında tok yatmanın huzurunu sorgulamayacak mıyız? Bir annenin evladına su bulamadığı bir gecede, kendi soframızın bereketini yalnızca kendimize mi ait sayacağız?
Resûlullah’ın (s.a.v.) müminleri birbirlerine karşı merhamet, sevgi ve şefkatte bir bedenin uzuvlarına benzeten hadis-i şerifi, işte bu noktada bütün ağırlığıyla karşımızda durmaktadır. Bedenin bir uzvu acı çektiğinde diğer uzuvlar da bu acıya ortak oluyorsa, aynı kıbleye yönelen, aynı Allah’a iman eden, aynı peygamberin ümmeti olan insanlar birbirlerinin yaralarına nasıl kayıtsız kalabilir?
Bir kardeşin yarası, yalnızca onun yarası mıdır?
Bir annenin gözyaşı, yalnızca onun evinin içinde mi kalır?
Bir çocuğun açlığı, yalnızca doğduğu toprağın meselesi midir?
Hayır!
İman, insanın kalbinde başlayıp hayatına yayılan bir sorumluluktur. Merhamet, yalnızca güzel sözlerden ibaret değildir. Kardeşlik, yalnızca birbirimize iyi dilekler sunmak değildir. Kardeşlik, imkânı olanın elini uzatması, sesi olanın hakkı dile getirmesi, bilgisi olanın hakikati araştırması, gücü olanın zulmün karşısında adalet için gayret göstermesidir.
Gazze bize bu hakikati her gün yeniden hatırlatmaktadır.
Yer altında bir nefes, yeryüzünde milyonlarca insanın sessizliği…
Gazze’nin yerin metrelerce altında kalan karanlıklarını düşünün…
Üstlerinde yıkılmış binalar, daralan geçitler, ağırlaşan hava; etraflarında ölümün soğuk gölgesi… Bir lokma ekmeğe, bir yudum suya, bir parça temiz havaya duyulan ihtiyaç…
İnsan, karanlıkta bir ışık arar. Bir ses duymak, bir elin uzandığını bilmek ister. En zor anında yalnız olmadığını hissetmek ister.
Peki ya o karanlıkta kalanlar?
Dünyanın bütün gürültüsü bir anda kesilse, geriye yalnızca insanın kendi nefesi kalsa, hayatın ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlayabilir miyiz? Bir nefesin ardından diğerinin gelip gelmeyeceğini bilmeden bekleyen bir insanın korkusunu yüreğimizde hissedebilir miyiz?
Gazze’nin yer altında ve yer üstünde yaşadığı trajedi, insan hayatının ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne seriyor. Orada hayatını kaybeden her insanın bir adı, bir hikâyesi, bir bekleyeni ve bir duası vardı.
Kimisi evladını korumak için koştu.
Kimisi annesine ulaşmaya çalıştı.
Kimisi yaralı kardeşini kurtarmak istedi.
Kimisi de bir gün daha yaşayabilmek, ailesine kavuşabilmek, yeniden gökyüzünü güven içinde görebilmek için direndi.
Onların hikâyelerini yalnızca ölüm anlarıyla anlatmak eksik kalır. Çünkü onlar, ölümden önce yaşayan insanlardı. Sevdiler, güldüler, çalıştılar, dua ettiler, hayaller kurdular.
Ve şimdi geride kalanlar, bütün bu hatıraları omuzlarında taşıyor.
Gazze’nin cesur evlatlarını anarken onların yaşadığı acıyı romantikleştirmemeli, açlığı ve ölümü kahramanlık görüntülerine indirgememeliyiz. Açlık bir insanın bedenini tüketir; savaş bir ailenin dünyasını yıkar; kuşatma hayatı daraltır. Bunların hiçbiri insanın yaşaması gereken şeyler değildir.
Asıl vazifemiz, insanların karanlıkta ölmesini anlatmakla yetinmek değil, onların karanlıktan çıkabilmesi için çalışmaktır.
Asıl mesele, kaç kişinin öldüğünü saymanın ötesinde, daha kaç insanın kurtarılabileceğini sormaktır.
Asıl mesele, yıkıntıların başında ağlamak kadar, o yıkıntıların arasında hayatı yeniden kuracak bir iradeyi ortaya koymaktır.
Gazze’nin karanlığına yalnızca gözyaşı değil, merhametle yoğrulmuş somut bir gayret de taşımak zorundayız.
Şeyh Ahmed Yasin’in hatırasından bugünün ümmetine uzanan soru
Şeyh Ahmed Yasin’in adı, Filistin’in yakın tarihinde direnişin, inancın ve ağır acıların iç içe geçtiği bir dönemin sembollerinden biri olarak hatırlanmaktadır. Onun yaşadığı yıllar, Filistin halkının uğradığı zulmün, siyasî ayrılıkların ve İslam dünyasının çözüm üretmekte zorlandığı meselelerin gölgesinde geçti.
Filistin’in yarası, bir kişinin hayatından ve bir dönemin siyasi tartışmalarından çok daha büyüktür. Bu yara, nesiller boyunca taşınan bir adalet arayışının, yurdunda güven içinde yaşamak isteyen bir halkın ve uluslararası toplumun önünde duran ağır bir sorumluluğun adıdır.
Şeyh Ahmed Yasin’in hatırası önünde durup kendi kendimize sormamız gereken soru şudur:
Biz, Filistin halkının acısını ne kadar sahiplendik? Onların yaşadıklarını yalnızca haber bültenlerinde izlenen görüntülere mi dönüştürdük? Bir süre üzülüp sonra gündelik hayatımıza dönmekle mi yetindik? Yoksa adaletin tesisi, sivillerin korunması, insani yardımın ulaştırılması ve kalıcı bir barışın kurulması için üzerimize düşeni yapmak üzere harekete geçtik mi?
Filistin’in evlatları, dünyanın farklı köşelerindeki Müslümanların ve vicdan sahibi insanların kendilerine destek olmasını beklerken, aramızdaki ayrılıkların bu desteği zayıflatmasına razı olabilir miyiz?
Şu söz, ümmetin vicdanında yankılanması gereken ağır bir muhasebedir:
“Sizler bizim hısımlarımız değil, hasımlarımızsınız!”
Bu cümleyi, Gazze’nin evlatlarının bütün insanlığa yönelttiği tarihî bir vicdan sorusu olarak düşünelim. Kardeşliğin yalnızca isimde kaldığı, acıların paylaşılmadığı, zulüm karşısında ortak bir iradenin ortaya konulamadığı yerde insan kendisine şu soruyu sormalıdır: Birbirimize ne kadar yakınız ve birbirimizin yaralarına ne kadar uzağız?
Aynı kıbleye yönelmek, aynı kitabı okumak, aynı peygamberin ümmeti olmak, yalnızca ortak bir kimlik taşımak değildir. Bunlar aynı zamanda ahlakın, merhametin ve sorumluluğun gereklerini yerine getirmeyi gerektirir.
Filistin’in çocukları bize bir şey daha öğretiyor: Kardeşlik, yalnızca güzel zamanların hatırası değildir; zor zamanların imtihanıdır.
Kardeşlik, sevinci paylaşırken kolaydır. Asıl kardeşlik, bir kardeşin evinin duvarları yıkıldığında, sofrası boş kaldığında, çocuğu yaralandığında, kendisi çaresizliğin ortasında bırakıldığında belli olur.
Ve bugün bu imtihanın en ağır sorularından biri Gazze’den yükselmektedir.
Ey ümmet! Batı Şeria’nın, El-Halil’in ve Mescid-i Aksâ’nın feryadını da duy!
Gazze’nin acısı, Filistin meselesinin tamamı değildir. Batı Şeria’da, El-Halil’de ve Kudüs’te yaşananlar da bu büyük meselenin ayrılmaz parçalarıdır.
Bir insanın evine güvenle girip girememesi, bir ailenin toprağında huzurla yaşayıp yaşayamaması, bir çocuğun okuluna korkmadan gidip gidememesi, bir insanın ibadetini huzur içinde yerine getirip getirememesi insanlığın ortak vicdanını ilgilendirir.
Mescid-i Aksâ’nın avlularında yankılanan dualar, Kudüs’ün dar sokaklarında yürüyen insanların endişeleri, El-Halil’de ve Batı Şeria’nın başka bölgelerinde hayatını sürdürmeye çalışan ailelerin kaygıları da unutulmamalıdır.
Filistinli olmak, bir çocuğun güvenli bir hayat sürme hakkını azaltmaz. Bir halkın siyasi statüsü üzerindeki anlaşmazlıklar, o halkın mensuplarının temel insan haklarını ortadan kaldırmaz.
Hangi milletten olursa olsun, hangi inancı taşırsa taşısın, bir insanın haksızlığa uğraması karşısında adaletin yanında durmak gerekir.
Bizim davamız, insanın insan üzerindeki zulmüne karşı durma davasıdır. Bizim çağrımız, sivillerin korunması, masumların hayatının güvence altına alınması, haksız yere alıkonulanların hukuk çerçevesinde ele alınması, işkencenin ve kötü muamelenin sona ermesi, insani yardımların ihtiyaç sahiplerine kesintisiz ulaşması çağrısıdır.
Zulme karşı çıkmak, yeni bir zulmün kapısını aralamak değildir. Adalet istemek, intikamı kutsamak değildir. Bir halkın özgürlüğünü savunmak, başka bir halkın çocuklarının hayatını değersiz görmek anlamına gelmez.
Adalet, yalnızca bizim sevdiklerimiz için değil; bütün insanlar için savunulduğunda adalettir.
Mescid-i Aksâ’nın özgürlüğünü, Filistin halkının güvenliğini ve insan onurunun korunmasını savunurken bu evrensel ölçüyü kaybetmemeliyiz.
Çünkü hakikatin gücü, öfkemizin büyüklüğünden değil, adalete olan sadakatimizden gelir.
Filistin zindanlarında insanlık onuruna yönelen zulüm
Bir insanın özgürlüğünden mahrum bırakılması, başlı başına ağır bir meseledir. Hukuka aykırı tutuklamalar, işkence, kötü muamele, aşağılanma ve temel haklardan yoksun bırakılma iddiaları ise insanlık onurunu doğrudan ilgilendiren meselelerdir.
Filistinli tutukluların ve mahpusların durumunu konuşurken de hakikatten ayrılmamalı, belgelenmiş ihlalleri görünür kılmalı, bağımsız denetim ve hukukî güvenceler talep etmeliyiz.
Bir mahpusun bedeni özgürlüğünden mahrum bırakılabilir; fakat onun insanlık onurunu yok saymak hiçbir otoritenin meşru hakkı olamaz.
Bir insanın hücresindeki karanlık, onu dünyanın vicdanından da mahrum bırakmamalıdır.
Düşünün ki bir anne, evladının nerede tutulduğunu öğrenmek için kapı kapı dolaşıyor. Bir eş, yıllardır göremediği hayat arkadaşından gelecek bir haberi bekliyor. Bir çocuk, babasının ne zaman eve döneceğini soruyor ve her defasında cevapsız kalan bir bekleyişin içine düşüyor.
Bazen bir mektup, bütün bir ailenin haftalarca tutunduğu umuda dönüşür. Bazen kısa bir haber, gecelerce edilen duaların karşılığı gibi hissedilir.
İşte bu nedenle mahpusların hukukî durumlarının açıklığa kavuşturulması, işkence ve kötü muamele iddialarının bağımsız biçimde soruşturulması, ailelerin bilgiye erişmesi ve uluslararası hukuk güvencelerinin uygulanması hayati önem taşımaktadır.
Bu konuları gündemde tutmak, yalnızca siyasi bir tercih değil, insan onuruna karşı taşıdığımız sorumluluğun da gereğidir.
Ey ümmet!
Gazze’nin yarasını konuşurken Batı Şeria’yı, Kudüs’ü, El-Halil’i ve zindanlarda yakınlarından haber bekleyen aileleri unutma. Bir yaranın büyüklüğü, diğer yaraları görmezden gelmenin mazereti olamaz.
Peki ey ümmet, daha ne kadar susacağız?
İşte insanın yüreğini en çok yoran sorulardan biri budur.
Dünya değişiyor. Devletler kuruluyor, ittifaklar yapılıyor, ekonomik anlaşmalar imzalanıyor, uluslararası toplantılar düzenleniyor. Kürsülerde insan haklarından, barıştan, hukuktan ve medeniyetten söz ediliyor.
Fakat Gazze’nin bir çocuğu hâlâ güvenli bir yerde uyuyamıyorsa, bir anne evladının başına ne geleceğini bilmeden geceyi geçiriyorsa, bir yaralı tedaviye ulaşamıyorsa, bir aile temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa, o zaman bütün bu söylemlerin karşısında yeniden düşünmek zorundayız.
İnsanlık hangi ölçüyle ilerlediğini iddia etmektedir?
Medeniyet, yalnızca yüksek binalar yapmak mıdır? Teknoloji, yalnızca daha hızlı iletişim kurabilmek midir? Hukuk, yalnızca güçlü olanların işine geldiğinde hatırladığı bir kavram mıdır? İnsan hakları, yalnızca belli insanların hayatı söz konusu olduğunda mı önemlidir?
Gazze’nin feryadı, bütün bu soruları dünyanın önüne koymaktadır.
Burada mesele yalnızca bir ülkenin dış politikası veya bir toplumun siyasi tercihleri değildir. Mesele, insan hayatının evrensel değerini koruyabilmektir.
Birleşmiş Milletler kararlarının, uluslararası hukukun, insancıl hukukun ve insan haklarına ilişkin temel ilkelerin kâğıt üzerinde kalmaması gerekir. Sivillerin korunması, insani yardımın önündeki engellerin kaldırılması, rehinelerin ve keyfî biçimde alıkonulanların durumlarının hukuk çerçevesinde çözüme kavuşturulması, ateşkesin sağlanması ve kalıcı siyasi çözüm için ciddi adımlar atılması gerekir.
Bunlar yalnızca diplomatik ifadeler değildir. Bunların her biri, insanların yaşamasıyla ve ailelerin yeniden bir araya gelebilmesiyle ilgilidir.
Ve Müslüman toplumlara düşen sorumluluk da burada başlamaktadır.
Siyasi farklılıklarımızı bir kenara bırakıp ortak insani hedefler etrafında buluşabiliyor muyuz? Birbirimizi suçlamak yerine çözüm üretebiliyor muyuz? Yardımları daha etkili ulaştırmak, hukukî girişimleri desteklemek, kamuoyunu doğru bilgilendirmek ve zulmün sona ermesi için ortak bir irade oluşturmak üzere çalışabiliyor muyuz?
Yoksa her acıyı kendi siyasi hesaplarımızın gölgesinde mi bırakıyoruz?
Gazze’nin ihtiyacı yalnızca bizim üzülmemiz değil; üzüntümüzü sorumluluğa, sorumluluğumuzu da sürekli ve etkili bir gayrete dönüştürmemizdir.
Ümmetin parçalanmışlığına karşı kardeşliğin yeniden inşası
Ey İslam dünyasının evlatları!
Biz ne zaman birbirimizin yarasını kendi yaramız bildiğimizde güçleneceğiz? Ne zaman mezhebimizin, cemaatimizin, partimizin, çevremizin ve kişisel hesaplarımızın ötesine geçerek daha geniş bir kardeşlik ufkuna ulaşacağız?
Bir Müslümanın acısını, yalnızca bizimle aynı düşünceyi paylaştığı zaman mı önemseyeceğiz? Bir mazlumun feryadını, yalnızca bizim siyasi çevremizin sesi olduğunda mı duyacağız?
İslam kardeşliği, dar çevrelerin sınırlarına hapsedilemeyecek kadar büyük bir ahlaki sorumluluktur.
Kur’an-ı Kerim, Hucurât suresinin 10. ayetinde müminlerin kardeşliğini bildirir. Âl-i İmrân suresinin 103. ayeti ise Allah’ın ipine hep birlikte sarılmayı ve ayrılığa düşmemeyi hatırlatır.
Bu ayetleri yalnızca kürsülerde okuyup hayatımızın dışında bırakırsak, onların bizden istediği ahlaki dönüşümü gerçekleştirmiş olmayız.
Kardeşlik, farklılıkları yok saymak değildir. Kardeşlik, farklılıklarımızı düşmanlığa dönüştürmeden ortak iyilik için çalışabilmektir.
Kardeşlik, bir insanın acısını kendi siyasi hesabımız için kullanmak değildir. Kardeşlik, o insanın acısını hafifletmek için elimizden geleni yapmaktır.
Kardeşlik, yalnızca büyük sözler söylemek değildir. Kardeşlik, gerektiğinde kendi rahatımızdan vazgeçmek, imkânlarımızı paylaşmak, doğruyu savunmak ve hakikati kendi tarafımız aleyhine olduğunda da kabul edebilmektir.
Gazze’nin bize bıraktığı ağır derslerden biri budur.
Eğer Filistin için gerçekten bir şey yapmak istiyorsak, öncelikle kendi içimizdeki ayrılıkları büyüten dili terk etmeli, birbirimizi düşmanlaştıran tutumları sorgulamalı ve ortak bir insanlık ve adalet zemini oluşturmalıyız.
Çünkü dağınık bir vicdan, büyük bir acı karşısında çoğu zaman etkisiz kalır.
Birlikte çalışan eller, daha fazla insana ulaşabilir. Birbirini destekleyen kurumlar, daha geniş yardım ağları kurabilir. Ortak hareket eden hukukçular, akademisyenler, gazeteciler ve sivil toplum kuruluşları, hak ihlallerini daha güçlü biçimde görünür kılabilir.
Ümmetin birliği, yalnızca duygusal bir temenni değil; bilgi, ahlak, güven, kurumlar ve ortak sorumlulukla inşa edilmesi gereken bir emektir.
Ey ümmetin evlatları! Gelin, Rabbimizle ahdimizi yenileyelim!
Gelin, kalplerimizi bir kez daha muhasebeye çağıralım.
Gelin, Rabbimizin bize emanet ettiği ömrü, yalnızca kendimizin rahatını düşünerek tüketmeyelim.
Gelin, kardeşlerimizin acısını birkaç gün konuşup sonra unutulan bir gündem maddesine dönüştürmeyelim.
Gelin, imanımızı hayatımıza daha güçlü yansıtalım. Dilimizle savunduğumuz değerleri davranışlarımızla da yaşatalım. Merhameti sözden çıkarıp eyleme dönüştürelim. Kardeşliği duygudan çıkarıp sorumluluk hâline getirelim.
Rabbimizle ahdimizi yenilemek, yalnızca duygusal bir an yaşamak değildir. Bu, hayatımızı daha bilinçli, daha adil ve daha merhametli kılmaya söz vermektir.
Bu sözün içinde namazlarımızda Gazze için dua etmek vardır; fakat yalnızca dua etmekle yetinmemek de vardır.
Bu sözün içinde imkânımız ölçüsünde güvenilir yardım kuruluşlarına destek olmak, insani yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaşmasına katkı sunmak vardır.
Bu sözün içinde doğru bilgiye ulaşmak, doğrulanmamış haberleri yaymamak, propaganda ile hakikati birbirinden ayırmak vardır.
Bu sözün içinde akademisyenlerin araştırmalarıyla, hukukçuların hukukî girişimleriyle, gazetecilerin doğru haberciliğiyle, öğretmenlerin eğitim yoluyla, gençlerin gönüllülük çalışmalarıyla sorumluluk üstlenmesi vardır.
Bu sözün içinde kamu kurumlarını ve uluslararası kuruluşları insan hakları, insancıl hukuk ve sivillerin korunması konusunda daha etkili adımlar atmaya çağırmak vardır.
Bu sözün içinde adaletli, bilinçli ve barışçıl bir kamuoyu oluşturmak; hukuka uygun sivil girişimleri desteklemek; insan onurunu savunan çalışmalara katılmak vardır.
Ve bu sözün en önemli tarafında, bütün bunları gösteriş için değil, Allah’ın rızasını gözeterek yapmak vardır.
Çünkü samimiyet, insanın yalnızca ne söylediğinde değil, kimse görmediğinde ne yaptığına da bağlıdır.
Bir çocuğun karnını doyurmak, bir ailenin tedaviye ulaşmasına katkı sunmak, bir öğrencinin eğitimine destek olmak, bir yaralının ihtiyacının karşılanmasına yardımcı olmak, bir mazlumun hakkını savunmak…
Bazen bir insanın hayatında büyük bir değişim meydana getiren şey, dünyayı değiştirecek kadar büyük bir imkân değil, doğru zamanda uzatılmış samimi bir eldir.
Gelin, o eli uzatalım.
Gelin, kardeşlerimizin yalnız olmadığını hissettirelim.
Gelin, merhameti bir hatıra değil, yaşayan bir ahlak hâline getirelim.
Çünkü ahdimiz, yalnızca acı karşısında ağlamak değil; acıyı azaltmak için elimizden geleni yapmaktır.
Bir nefesin bile garantisi yokken ertelediğimiz sorumluluklar…
İnsan bazen hayatın uzun olduğunu zanneder. Yarınları kendisine verilmiş kesin bir hak gibi görür. Yapacağı iyilikleri erteler, arayacağı insanları erteler, vereceği desteği erteler, söyleyeceği doğru sözü erteler.
Oysa hepimiz biliyoruz ki bir nefesin ardından gelecek nefesin garantisi yoktur.
Bugün hayatta olan bir insan, yarın aramızda olmayabilir. Bugün elimizin altında bulunan bir imkân, yarın elimizden çıkabilir. Bugün yardım edebileceğimiz bir insan, yarın o yardıma ulaşamayacak bir duruma düşebilir.
Öyleyse neden iyiliği erteliyoruz?
Neden kardeşliğimizi yarınlara bırakıyoruz?
Neden bir mazlumun sesini duymak için onun acısının daha da büyümesini bekliyoruz?
Gazze’nin acısı, bize yalnızca Filistin hakkında düşünmeyi değil, kendi hayatımızı da sorgulamayı öğretiyor.
Biz bu dünyadan ayrıldığımızda geride ne bırakacağız? Yalnızca sahip olduğumuz eşyaları mı? Yalnızca kazandığımız makamları mı? Yalnızca adımızın yazıldığı unvanları mı?
Yoksa bir yetimin yüzündeki tebessümü, bir ailenin hayatına dokunan iyiliği, bir mazlumun hakkını savunmak için gösterdiğimiz gayreti ve bir insanın yükünü hafifletmek için harcadığımız emeği de bırakabilecek miyiz?
Dünya hayatı geçicidir. İnsan, kendisine emanet edilen imkânların hesabını vereceğini hatırlayarak yaşamalıdır.
Bu nedenle Gazze’ye karşı sorumluluğumuz, yalnızca bugünün öfkesi veya bugünün üzüntüsü olamaz. Bu sorumluluk, yarın da devam edecek bir vicdan nöbeti olmalıdır.
Haberler başka konulara döndüğünde de…
Gündem değiştiğinde de…
Dünya başka krizlerle meşgul olduğunda da…
Gazze’de yaralarını sarmaya çalışan insanlar, evlerine dönmeyi bekleyen aileler, eğitimini sürdürmek isteyen çocuklar ve güvenli bir gelecek arayan gençler var olmaya devam edecektir.
Bizim desteğimiz de mümkün olduğu ölçüde devam etmelidir.
Gazze’nin karanlığından yükselen ışık
Ey Gazze’nin sabırlı anneleri!
Sizin gözyaşlarınızın ağırlığını bütünüyle anlayabildiğimizi iddia edemeyiz. Bir evladın kaybını yaşayan bir annenin yüreğinde ne fırtınalar koptuğunu, bir babanın ailesini koruyamadığını düşündüğünde nasıl bir çaresizlik hissettiğini, bir çocuğun geceleri korkuyla uyandığında kalbinde nasıl bir dünya taşıdığını tam olarak bilemeyiz.
Fakat sizin acınızı görmezden gelmemek için çalışabiliriz.
Sizin sesinizi duyurmak için gayret gösterebiliriz.
Sizin hayatınıza dokunabilecek yardımları ulaştırmak için imkânlarımızı birleştirebiliriz.
Sizin yaşadıklarınızı unutturmamak, hakikati araştırmak ve adalet talebini canlı tutmak için sorumluluk üstlenebiliriz.
Ey Gazze’nin evlatları!
Sizin toprağınızda yükselen acı, dünyanın dört bir yanında vicdan sahibi insanları harekete geçirmelidir. Çocuklarınızın güvenliği, annelerinizin huzuru, babalarınızın ailelerini koruyabilmesi ve gençlerinizin geleceğe umutla bakabilmesi için daha fazla gayret göstermeliyiz.
Sizin hakkınız olan şey, yalnızca başkalarının sizin için üzülmesi değildir.
Sizin hakkınız olan şey; yaşamak, eğitim görmek, sağlık hizmetlerine ulaşmak, evinizde güven içinde uyumak, ailenizle birlikte olmak ve geleceğinizi korku altında kalmadan kurabilmektir.
Bunlar bir lütuf değildir. İnsan olmanın gerektirdiği temel haklardır.
Ve biz, bu hakların korunması için sesimizi, bilgimizi, emeğimizi ve imkânlarımızı kullanmalıyız.
Gazze’nin karanlığına bakarken umudu da unutmamalıyız. Çünkü umut, acıyı inkâr etmek değildir. Umut, acının karşısında insan kalma iradesidir.
Umut, yıkılan bir evin taşlarını kaldırmak için eğilen eldir.
Umut, yaralı bir çocuğun başucunda sabaha kadar bekleyen sağlık çalışanıdır.
Umut, bir ailenin yeniden bir araya gelmesi için çalışan insani yardım görevlisidir.
Umut, haksızlık karşısında susmayan vicdanlı bir hukukçudur.
Umut, doğru bilgiyi insanlara ulaştıran gazetecidir.
Umut, kendi rahatından vazgeçip bir başkasının yarasına merhem olmaya çalışan gençtir.
Umut, bütün ayrılıklara rağmen ortak iyilik için bir araya gelen insanlardır.
Gazze’nin yeniden ayağa kalkması, yalnızca taşların üst üste konulmasıyla mümkün olmayacaktır. Güvenliğin, adaletin, eğitimin, sağlığın, insan onurunun ve toplumsal hayatın yeniden inşa edilmesi gerekecektir.
Bu uzun bir emek isteyecektir. Ve o emeğin bugünden başlaması gerekmektedir.
Ey ümmet, Gazze seni bekliyor!
Ey ümmetin evlatları!
Bir kez daha soruyorum:
Daha ne kadar bekleyeceğiz?
Bir annenin daha evladını kaybetmesini mi bekleyeceğiz?
Bir çocuğun daha açlıkla, hastalıkla ve korkuyla mücadele etmesini mi bekleyeceğiz?
Bir evin daha yıkılmasını, bir ailenin daha dağılmasını, bir ömrün daha yarım kalmasını mı bekleyeceğiz?
Ne zaman kendi içimizdeki ayrılıkların ötesine geçeceğiz? Ne zaman merhametimizi ortak bir iradeye dönüştüreceğiz? Ne zaman insan hayatını siyasi hesapların üstünde tutan bir anlayışla hareket edeceğiz?
Gazze’nin feryadı, bir gün haberlerden silinse bile hafızamızdan silinmemelidir. Çünkü adalet, yalnızca acının en yüksek sesle duyulduğu günlerde hatırlanırsa adalet olmaz. Adalet, herkesin unuttuğu yerde de hakikatin peşinden gitmektir.
Gelin, Rabbimize daha samimi kullar olmak için çabalayalım.
Gelin, birbirimize daha merhametli davranalım.
Gelin, kardeşliğimizi yeniden inşa edelim.
Gelin, Filistin halkının güvenliği ve özgürlüğü için hukuka, adalete ve insan onuruna dayanan bir mücadeleyi kararlılıkla sürdürelim.
Gelin, Gazze’deki sivillerin korunması, insani yardımın kesintisiz ulaştırılması, yaralıların tedavi edilmesi, çocukların eğitime kavuşması ve ailelerin güvenli bir hayata yeniden başlayabilmesi için elimizden geleni yapalım.
Gelin, yalnızca söz söyleyen değil, sorumluluk üstlenen insanlar olalım.
Gelin, öfkemizi kör bir düşmanlığa değil, adalet için kararlı bir gayrete dönüştürelim. Acımızı umutsuzluğa değil, merhamete dönüştürelim. Dualarımızı da samimi çabalarımızla destekleyelim.
Ve her gece başımızı yastığa koyduğumuzda kendimize şu soruyu soralım:
“Bugün bir mazlumun yükünü hafifletmek için ne yaptım?”
Bu sorunun cevabını verebildiğimiz gün, kardeşliğimizin yalnızca dilimizde kalmadığını anlayacağız.
Çünkü Gazze, yalnızca Filistin’in meselesi değildir; insanlığın vicdanına yöneltilmiş bir sorudur.
Çünkü bir çocuğun hayatı, dünyanın herhangi bir yerinde de aynı değere sahiptir.
Çünkü bir annenin gözyaşı, hiçbir sınır çizgisinin arkasında önemsizleşmez.
Çünkü bir mazlumun hakkı, onu savunanların sayısı azaldığında ortadan kalkmaz.
Ve çünkü insan, imkânı varken iyilik yapmayı ertelememelidir.
Rabbim Gazze’de ve Filistin’in bütün bölgelerinde zulüm altında yaşayan sivilleri korusun. Hayatını kaybeden masumlara rahmet eylesin. Yaralılara şifa, yakınlarını kaybedenlere sabır, yerinden edilen ailelere güvenli barınma imkânı nasip etsin. Çocukları korkudan, aileleri ayrılıktan, insanları zulümden kurtaracak adımların atılmasını kolaylaştırsın.
Rabbim bizlere de gördüğümüz acılar karşısında vicdanını kaybetmeyen, adaletten ayrılmayan, merhameti davranışa dönüştüren ve kardeşlerinin yükünü imkânı ölçüsünde omuzlayan kullarından olmayı nasip etsin.
Âmin.
Gazze’nin feryadı dinmeden, Filistin’in yarası sarılmadan, masumların hayatı güvence altına alınmadan ve adaletin sesi güçlü biçimde yükselmeden vicdan nöbetimiz sona ermemelidir.
Dr. Hüseyin Dursun
