BU ÜLKE ve CEMİL MERİÇ (BİR KÜLTÜRÜ BİR CÜMLEDE YAKALAYAN KADER)

IMG_20210721_091457

Aslında sadece Osmanlı yıkılmıyordu, beraberinde bir dünya yerini bir başka dünyaya devrediyordu. Sancılı zamanlardı, böylesi bütün zamanlarda olduğu gibi; her eski yeniye doğru kalbediyor, eskiyen bir dokunun yerini bir yenisi alıyordu. Acının alfabesini söküyorduk, ilk harf kendini beğenmeme ile başlıyordu; bireysel alanda olumlu tınılar veren bu durum, bu mahrumiyet; toplumsal alanda bir anomaliye yol açıyordu. Zamanların ruhunu kaçıranlar için her zaman birimi; ötekinden tutun da güce tapınmaya kadar özür dilemenin toplumsal zeminini oluşturuyordu. Elbette her şeyde olduğu gibi acı çekmenin de sosyal hayatta bir yeri ve bir zamanı vardı, çünkü maddileşmiş haliyle acı çekmek; hiç de o kadar istemli bir şey değildi. Çünkü bu tür bir acı, insanı veya toplumu dışarıdan kavrar ve ona daha öncesinde bağışladığı şeyleri, birdenbire esirgemeye başlardı. Cemiyetin bütün kabuklaşmış yaraları yeniden açılır ve kanama fertlere varıncaya değin büyür, bütün bir sosyal doku ıstırap içinde sızlanmaya başlardı. Durum aşağı yukarı buydu:

Birinci genel savaşın getirileri de götürüleri de çok ağır olmuştu. Kadim bir dünya, ruhuyla birlikte can çekişiyordu. Çaresizdik, asıl sorun bir medeniyetin yok olup gitmesi değildi elbet, asıl sorun kendi kültürel kodlarımızla oluşturmuş olduğumuz medeniyetimizle birlikte medeniyet oluşturan bir iklimin de yok olmasıydı. Bunun yerine tek elden ve tek merkezden yönetilen, aynı kodlar üzerine birbirini kopyalayan kökleri yabancı bir medeniyet dairesine doğru hızla yol alıyorduk. Asıl sorun buydu. Yara derinden açılmıştı, teşhisi de tedavisi de o oranda zordu.
Bütün mevzilerimizden geri çekiliyorduk. Hayallerimizden, fiziki coğrafyamızdan tutun da psikolojik üstünlük kurduğumuz bütün zeminlerden, biz hiç istemesek de geri çekiliyorduk. Elimizde kalanla yetinmenin bir başka adı bu olsa gerekti. Belki de elimizde kalanın bir kısmını da ‘elimize verilenler’ diye değiştirmemiz gerekliydi. Binbir zahmetle oluşturduğumuz tarih bile yabancılamıştı bizi, artık dikiş tutturamıyorduk, kelimenin ucuna kadar dökülüyorduk; tasarımlarımızdan dökülüyorduk, sevdiklerimizden dökülüyorduk, her şey tersine doğru yol alıyordu, kendi üzerimizden bile dökülüyorduk.
Bu anlarda bazen bir adamın kaderi bir toplumun kaderi ile aynileşir, farklı bir perspektif altında zaman zaman bir adam bir toplumu, zaman zaman da bir toplum bir adamı yaşardı. Bu aynı yazgı şemsiyesi altında ikisinin de damarlarındaki kanı aynı nabız pompalardı.
Adı Cemil’di, soyadı ise Meriç: Akdeniz’in Anadolu yarımadasına kıvrılıp sokuluğu yerde kurulmuş olan, tarihin oldukça çok önemsediği bir şehirde, hiçbir şeyden habersiz hayata merhaba diyecek olan çocuğun kısa künyesi buydu. Çerkezlerin, Arapların, Türklerin, Kürtlerin etnik unsur olarak varlıklarını gösterdikleri bu şehir; Müslüman ve Hıristiyanların bir arada yaşadığı muhitleriyle Hatay’dan başkası değildi. Gerçi tam olarak 12 Aralık 1916 yılında bu ile bağlı olan Reyhaniye İlçesinde doğmuştu. Meriç’in doğduğu şehir de kendisi gibi çok unsurluydu; Hatay’ın bu parçalı yapısı onun gibi hassas bir çocukta olumlu veya olumsuz bütün akislerini bırakacaktı elbet. Küçük Hüseyin Cemil, bir yanıyla koca bir imparatorluğun bakiyesiydi, diğer tarafıyla bütün anavatanı talan edilmiş, asumanı çökmüş dünyanın içinde doğan bir yabancıdan başkası değildi. Dekorun bir tarafında yıkılmış bir imparatorluk, farklı etnik ve dini unsurların bir arada olduğu, küçük bir çocuğun zihin haritasında fiziki ve manevi sınırları belirsiz bir şehir, çatık kaşlı bir baba ve mızmız bir anneden oluşan, dış dünya. Dekorun diğer tarafında ise zayıf, çelimsiz, gözlüklü ve dilini konuşamadığı bir ortamın bütün olumsuzluklarını iğneli bir fıçı gibi içinde taşıyan ve devamlı kanayan bir çocuk. Meriç’in toprağı, yıkılışın acı hamurundan yoğrulmuştu. Bu parçalanmış fikir ve duygu coğrafyasında düştüğü yerden kalkmak, kendi toprağının üzerinde yeniden doğmak; genellikle bir zümre ile başlar, bir kültüre bir medeniyete kadar ulaşırdı. Tarih; kendini yapanları, başlangıçta bir zümre üzerinden tarif edip taçlandırırken o zümrenin üzerine yapıcı kelimeler atan bir öncüyü de kendine kapak haline getirir. Cemil Meriç bu doğrultuda tarihe kapak olabilecek özelliklere sahip bir mütefekkirdi. Çünkü, “her asırda birkaç kişi düşünür, gerisi düşünülenleri düşünür”du nasıl olsa.
Araf
Onun önüne geçilemez merakı, kendi deyimiyle engin bir tecessüs oluşu; ötekini anlama, kavrama ve keşfetme duygusu bu iş üzerine kafa yoran diğer aydınlardan farkını her alanda ortaya koyuyordu. Cemil Meriç düşünce macerasına arafta olmakla başlamıştı. Elinde bir reçetesi yoktu. Hayal eden, yaşayan, düşünen, üreten ve tasarlayan bir dünyayı tanıma aşamasındaydı henüz. Kendi özel hayatıyla, toplumunun onu belirlediği sınırların köşelerine çarpa çarpa büyümenin yazgısını üzerine almış, kendi toplumuyla ite kaka bir mücadeleye başlamıştı. Araf’taydı ve arafta olmak beli bir sınıra varıncaya kadar tarafsız olmak demekti onun nazarında, ama o bu tarafsızlığı sadece bilgi edinme kategorisine ait olan bir yapı olarak görüyordu. Yoksa bir fikir karşısında tarafsız kalmanın iskeletsizlik olduğunu başkalarının üzerinde bile olsa denemeden bir önsezi ile biliyordu, onun anlayışında bir fikri olanın tarafsızlığından asla bahsedilemezdi. Bu bağlamda hemen hemen bütün marjinalleri bir ucundan seviyor, onları da kendi fikir çilesinin bir ucuna yerleştiriyordu. Çünkü bir kültür, bütün fikirlerin çarpışması ile başlar, marjinal ile olağan olanın arasında başlangıçta herhangi bir farklılık yoktur. Kültür her şeyin, birazda birbiriyle kavgasından oluşmaz mı? Daha fazla kavga daha fazla malzeme demek değil mi? O zaman kültür işçilerinin mabede daha fazla taş taşıyabilmeleri için biraz daha kavgaya ihtiyaç vardır. Her kavga biraz olsun karşıdakini anlama çabası, biraz olsun ötekini keşfetmekten başka nedir ki? Küçük Meriç’in ilk kavgası kendinle; anlamın vahasında kendinden bir adam oluşturmak için kavganın bütün silahlarını kuşanıp bitmeyen bir kavgaya girişecektir. Bu kavgada kullandığı yumruklar kelimeler olacaktır küçük Meriç’in, o artık olumlusundan olumsuzuna kadar her duyguyu bir kelimeye dönüştürmeyi becerebilmektedir. Sonrasında ise her kelimeyi bir yumruğa dönüştürmek belki de kendiliğinden olan bir şey. Tolumdan bireye kadar bütün yapıların kendine yönelik devinmesi, çalkalanması dışarı unsurlara karşı duruşundan daha yaralayıcıdır. Eğer savaş muhatabını değiştirmeye yönelik bir çabaysa, insanın kendisinden fazla değiştirip dönüştürdüğü başka kim olabilir? Şurası iyi bilinmelidir ki, en kanlı savaş, insanın kendisi ile girişmiş olduğu mücadelede verilir. En fazla tahribat orada meydana gelir çünkü. Kaybederseniz yolun sonu intiharın karanlık uçurumlarında biter. İnsana kendinden başka hiç kimse intiharı ilham edemez.
Meriç büyüyordu, korkularıyla, sevgileriyle, bedeniyle ve dahi bütün acabalarıyla büyüyordu. El yordamıyla, dokunarak ilk elden elde ettikleri, ona tatmin denizinin kıyılarında bir ferahlık verse de ikinci bir bilginin varlığı bütün bir yapının varlığını boşa çıkarıyordu. O yaştaki bir gencin sağlıklı karar verme çağı, GENÇ Hüseyin Cemili bulunduğu çağ değildi. Bunun henüz kendisi de farkında değildi. Her şey birbiri ile yarışıyordu onun hayatında ve bu yarışa girenlerin her biri en azından diğeri kadar haklıydı. Çağ o çağdı, kısacası haklı olan mutlak bir doğruluğu da peşinden getiriyordu. Gençlikte her şeyin bir kesinliği vardı ama bu kesinliğin pek bir sürekliliği yoktu doğrusu. Bugün kesinliğine inandığınız şeyin yarın hiç de önemli olmadığına dair bir fikir edinebilirdiniz. 20’li yaşlarını süren Meriç, bu minval üzere bir sağa bir sola doğru meylediyordu. İlk meylettiği yer o yaşlardaki bir genç için kimliğini bulduğu yerdi, bu durumda elbet kimlik düşünceden daha önemliydi. Onun da bu uzun ideolojik yolculukta ilk ve en kolay ulaşacağı kimlik Türk kimliğiydi. Kendisini dinleyelim: “Türkçülüğüm de teorikti, bedbaht bir nazariyeydi Türkçülük, kökü yoktu, zaten Sancak’ta Türk yok gibiydi, Arap çoktu…” Meriç’in tercihleri ile ülkenin tercihleri arasında bir paralellik vardı doğrusu. İmparatorluktan ulus devlet sınırlarına çekilen bu halkın öncelikle yaptığı şeyde; millet olarak farklı bir şey değildi. Bu yabancı dünyaya karşı fetihçi ruhunu bir tarafa bırakan ‘millet’ refleksif bir tutumla kendi kodlarına geri dönmenin peşinden gitmek istiyordu. Lakin bu sefer kök diye kendisinin götürüldüğü yer de pek tanıdık bir alan değildi. Ulusçuluk onun için yabancı ve türedi bir kök olmaktan ileri gitmiyordu doğrusu. Bu bir aldanışın ve kendine karşı yıkıcı kodların yeniden üretilmesi hikayesiydi.
Kendi halkının kaderi ile bir paralelliği olan ve bu durumda bilinmedik bir dünyanın peşinden giden Meriç, el yordamıyla hareket etmek zorundaydı. Bir öncüsü yoktu referans aldığı mihmandarlığını kabul ettiği bir otoriteden mahrumdu. Geçmişine kendine bütün bir dış dünyaya karşı öfkeyle doluydu. Bu öfkesini gidermek için bir miktar maddeci olmuştu. Buchner’in ‘Madde ve Kuvvet’ isimli kitabından oldukça etkilenen genç Meriç, okumuş olduğu bu kitapla birlikte ateizmin belirsiz ve gergin dünyasına doğru yola çıkmıştı.
Sonra gençlikten olgunluk dönemine doğru geçişte fikirleri ve inançları da değişiyordu: ama her ideoloji kendini zihinlere aşılmaz bir mutlaklıkla servis ediyordu. “Nazım’ı da o yıllarda okudum, anlamadım ve sevmedim.” Diyordu Meriç. “On dokuzunda putperesttir insan. Kozasını yırtmak ister. Kanatlarını tutuşturacak bir alev arar pervane. Nâzım yeniydi ve her yeni gibi düşmanları vardı, dostları vardı. 936’da ben çocuktum, o devdi. Nâzım bir davanın kanatlarında yükseldi, şairi mitoslaştıran uğradığı zulümler oldu.” Her genç gibi zulme uğrayanın yanında bulunmak, onun içinde bir şeref madalyası takmak gibi bir şeydi. Nazım’ın yanındaydı; Kapital’in birinci cildini okumuştu, nasıl olsa Kapital’in ikinci cildini okuyan yoktu ona göre. 1952’de hakimin yüzüne Marksist olduğunu haykıran Meriç, bunun bir tür onur kurtarma, bir delikanlılık manifestosu olduğunu söylüyor ve henüz bir işçinin dahi elini sıkmadığını söylüyordu. Sınıf tanımayan bir toplumda, henüz bir burjuvazinin bile oluşmadığı bir vasatta Marksizm’den bahsetmek en yumuşak haliyle romantizmden başka bir şey değildi.
Daha sonra düşüncenin peşine düşen Hüseyin Cemil, Himalaya’ların doruklarına kadar varan bir uğraşla sürdürür bu yorucu koşuşturmayı. Bir dünyanın eşiğinde bulmuş olduğu bütün yenilikleri halkına anlatmaya çalışan Hüseyin Cemil için; Hint Kıtasının bu zorlu ve alışılmadık ikliminden gelen esintinin ülkesinde hiç kimsenin dikkatini çekmemesi onun için oldukça üzücü olmuştur. Kör olmuştur artık, Hint’e uğramak; fiziki körlüğünün verdiği bu eksiklik duygusunu bir tür fazlalıkla giderme operasyonuna girişmek demekti.
Ne hikmetse; bir başarısızlığın sonucunda başlayan kendinden uzaklaşma hali, arayış devam ettiği sürece en son kendine dönüşle noktalanıyor. Çünkü aidiyet duygusu, asla peşinizi bırakacak bir duygu değildir ve sürekli olarak sizi takip eder. Ne zaman ki onu fark edersiniz; o zaman sıcak ve tanıdık bir eve dönüş hikayesi ile apansız size yarenlik eder. Zorlu süreçlerin içinden geçen ülkemiz, aşılmaz bir bürokratik oligarşi ve onun kültürel uzantısından oluşan intelijansiya’nın pençesinden kurtulup, nispi de olsa kendi insanlarına söz hakkı tanınan demokrasiye geçişinde, artık eskisi gibi olmayan o eve dönmenin buruk mutluluğunu da duyuyordu. Gerçeklik bir kere değişmeyegörsün eski referans noktalarından ayrılan şey bir daha asla ilk haline gelemiyordu. Dönülen yer eski yer olsa bile dönülen ev artık o eski ev eski değildi.
Meriç’te Olimpus’un zirvesinden başlamış olduğu bu yolculuğu, Himalayaların zirvelerinde bir durak verdikten sonra, Hıra’da noktalıyordu. Bir Konya yolculuğu sırasında üniversiteli bir genç kendisine sen bizden değilsin demişti. Yine kendisinden dinleyelim; “Konya yolculuklarımda (1966-67) ilk defa başkası ile temas ettim. Başkası, yani kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı geç üniversiteli ‘sen bizden değilsin’ dedi. Sen bizden değilsin. Evet, ben onlardan değildim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisiydi.”
Aslında boşuna çile çekmemişti, bir şeylerin yerine oturabilmesi için o kadar dolanmak gerekiyordu. Keşke diğer bütün okuryazar kesimimiz de Meriç kadar fikir çilesi çekse. Onun yarısı kadar ceht etmeyenler kendilerini Eflatun veya Arabi zannediyorlar bugünün dünyasında. 39 dokuz yaşında gözlerini kaybederek kendi evinden ve mukaddesatından uzaklaşmış, 1984 yılında 68 yaşında iken geçirdiği felç üzerine kızı Ümit Hanım’ın şehadeti ile bütünüyle teslim olmuştur. Bu çok uzun sayılmayan ömrüne oldukça uzun bir fikri hayatı sığdıran Hüseyin Cemil Meriç 12 Haziran 1987 yılında en uzun yolculuğuna doğru yola çıkar. Bir ülkenin kaderi ile aynı üç aşağı beş yukarı aynı dönemeçlerde soluyan bir kadere sahip olan düşünürümüze Allah rahmet eylesin dileklerimizde bulunmayı bir borç biliyoruz.