images-3-1-770x433
-I-
Özellikle Kur’an’cı bilinen kesim içerisinde, rivayetler ve mezhepler ortadan kalkarsa Müslümanlar arasında birlik ve beraberlik olacağını, sonuçta da sahih bir İslam anlayışına kavuşacağımız eğilimini taşıyanlar çoğunluktadır.
Mezhepçiler ise hangi mezhebe mensup iseler ancak kendi mezheplerinin bayrağı altında Müslümanların birliğinin sağlanacağını iddia ederler.
Anladığım kadarıyla Müslüman için birlik ve beraberlikten önce, hak yol üzere olmak gelir.
Henüz mezhepler yokken ve bu kesimin karşı olduğu hadis rivayetleri derlenmemişken ilk nesil olan sahabe arasında cereyan eden savaşlar olmadı mı?
Müslümanlar arasında ilk fikri ayrışmanın, kebire (büyük günah) meselesi olduğu; büyük günah işleyen kimsenin Müslüman olup olup olmadığı tartışması olduğu söylenir. Üçüncü halife Hz. Osman Müslüman bir grup tarafından öldürülmüştü. cenazesi gizlice gömülmüştü. Müslümanlar travmayı atlattıktan sonra Müslümanların halifesini öldüren yani kebire işleyen Müslüman mı, değil mi diye tartışmaya başladılar. Müslümandır diyen de Kur’an’a dayanıyordu, değildir diyenler de.
Belirteyim ki bilahare ortaya çıkan her fırka, kendini kabul ettirmek için Kur’an ayetlerini kullanıyordu.
Sonuç olarak mezheplerin ve tedvin edilen hadis kitaplarının olmadığı dönemde de farklı görüşler vardı.
Farklı görüşlerin olması olumlu bir durumdur. Olmaması gereken farklı görüşlerden dolayı insanların birbirlerine düşman olmaları ve çatışmaya girmeleridir.
Günümüzde dinin ve din anlayışının toplumlar üzerindeki etki ve yönlendiriciliği sanıldığından daha zayıftır. Daha dikkatli bir ifade ile yönlendirici faktörler birden fazladır. Dinin yanında ekonomi ve sosyolojik sebepler başlıca faktörlerdir.
Toplumun ayni mezhepten oluşu da yalnız başına toplumun birliğini sağlamayabilir. Örneğin Afganlılar, Rusları ülkeden çıkardıktan sonra çoğunluk Hanefi mezhebine bağlı olmalarına birbirleriyle çatışmaya girmişlerdir. Ülkemizde iddialı bazıları Maturidi olan Hanefilerin daha akılcı ve ılımlı olduklarını ileri sürerler.
Belirteyim ki Afganistan’daki “Taliban” da, Irak’taki “İşid” de Hanefi mezhebine bağlılar.
Mezhepler de din anlayışımız da düşünerek ve değerlendirerek yaptığımız seçim sonucu değil, devraldığımız şeylerdir.
Sünni ana-babadan gelenler Sünni olup bunların kahir ekseriyeti kurtuluşun kendi mezheplerine bağlılıkta olduğunu görürler. Şiiler de öyle. Türkiye de yaşayanlar bütün konularda Türkiye’nin haklı olduğunu söylerken İran’da veya başka bir devlette yaşayanlar da kendi devletlerinin haklı olduğunu söylerler.
-II-
Din ve mezhepler genelde devralınan şeyler olunca bir yandan yönlendirici etkileri, diğer yandan problemler karşısında dirençleri zayıftır. Bağlıların çoğu bağnazdır. Bağnazdır, çünkü delillere dayanarak ve içine sindire sindire bağlanmamıştır. Direnci zayıftır, çünkü kişinin harcadığı bir emeği olmadığı gibi bağlılığın temeli güçlü delillere dayanmamaktadır.
Bir çok meselede şu hususun daima göz önünde bulundurulması gerekir: Yüce Allah Hz. Âdem’i, eşini ve çocuklarını cennetten kovarken birbirinize düşman olarak inin demişti.
Müfessirlerin önemli bir kısmı sözü edilen düşmanlığın şeytan ve insan arasındaki düşmanlık olduğunu söylerler. Halbuki şeytan daha önce zaten cennetten kovulmuştu. O halde burada sözü edilen düşmanlık insanla insan arasındaki düşmanlıktır.
Cennette iken emek vermeden zahmetsiz ve bir bedel ödemeden istediklerine ulaşabiliyorlardı. Kovulduktan sonra emek vererek zahmetle istediklerinin ancak bir kısmına kavuşabiliyorlar. Bu durum insanda mülkiyet duygusunu geliştirdi. Mülkiyeti çok geniş anlamıyla kullanıyorum: Mal mülke sahip olma, şan ve şöhrete, makama, güce vs.ye sahip olmak. Daha önce söz konusu ettiğimiz sebepler yanında insanın bu yönü depreşince ne yapacağı belli olmaz.
Bu anlattığıma Fetö hareketi iyi bir örnektir. Hareketin başı Erzurum gibi milliyetçi bir şehrin klasik medreselerinde yetişmiş, ardından vaizlik yapmış, gece-gündüz din anlatmış, Osman’lı ve Abdülhamit hayranı, Afrika’lılara Türkçe öğreten ve Türkçe Olimpiyatları düzenleyen biridir. Din anlayışı toplumun genel din anlayışıyla örtüşmektedir. Darbe öncesi bu din anlayışına karşı olanlar, aykırı kimseler kabul edilirdi. Aslında bugün de zikredilmeden o anlayışa karşı olanlar aykırı kabul edilmektedir. (şahsen önce de şimdi de o anlayışı eleştirdiğimi tanıyanlar bilir.)
Darbeye kadar mensupları şiddete karışmamış, bir gösteri ve protestoda görülmemişlerdir. (Darbeden sonra herkesin ezberlenmiş söyleyecek sözü vardır. Bu sebeple tahminimce bu konuda yorum yapacak birçok kişi olacaktır. Darbe öncesi Fetö hareketini eleştirenlerin yorumları benim için daha önemlidir.)
İşte bu hareket mensupları ve hareketin başı, o mülkiyet hırsları depreşince kendi vatandaşlarını, kendi parlamentolarını uçaklarla taramaktan çekinmemişlerdir.
Peki, İslamiyet Müslümanların bir ve beraber olmalarını istiyor mu?
Evet, istiyor. Mesela Alu İmran suresi 103. Ayeti: “Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın ve parçalanmayın…” denilmektedir. Ayette “Allah’ın ipiyle” Kur’an kastedilmektedir. Müslümanların Kur’an üzere birlikleri isteniyor.
Yine müminlerin kardeş oldukları söylenir ve tefrikaya düşmemeleri, tefrikaya düşecek olurlarsa sahip oldukları gücü kaybedeceklerini söylüyor. (bk. Enfal 46).
-III-
Mezhepler bir ihtiyaçtan doğmuştur. Her Müslümanın direkt Kur’an ve hadislere baş vurarak dinini yaşaması dün mümkün olmadı yarın da mümkün olmayacaktır.
Mezhepler açsından iki önemli problem var:
a. Mezhebin, mezhebe kaynaklık eden Kur’an ve sünnetin üstünde tutulması böylece mezhebin, dinin yerine konulmasıdır.
Belirtmeliyim ki her mezhepte bu şekilde davrananlar vardır. Mesela şii mezhebine bağlı bazı alimler şöyle derler: Şayet hadis mezhebimizin görüşüyle çelişirse mezhebimizin görüşü alınır. Çünkü çelişme ayet ve hadisin zahirine göredir. Oysa asıl olanı bunların batınıdır. Batını ise ancak “İmamlarımız” bilir.
Hanefilerin önemli imamlarından olan Kerhi de şöyle der: Mezhebimizin görüşleriyle çelişen ayet ve hadis ya mensuhtur yahut müevveldir. O halde ayet ve hadisle değil mezhebimizin görüşüyle amel edilir.
Bu günlerde sosyal medyada şöyle bir anlatım sık sık yayınlanır: Bir kadın bir hocaya gelerek bir fetva sorar. Hoca kadına, Kur’an’a göre mi fetva vereyim, imam Malik’in mehebine göre mi fetva vereyim, der. Kadın. İmam Malik’in mezhebine göre, der. Hoca şarır: Ne diye Kur’an’a göre fetvayı kabul etmiyorsun da İmam Malik’in fetvasını kabul ediyorsun, diye sorar, kadın şu cevabı verir: İmam Malik Kur’an’ı benden senden daha iyi anlıyordu, onun için der.
İlk bakışta doğru gibi gelen bu söz aslında birtakım tehlikeler barındırmaktadır. Şöyle ki:
Kur’an’ı anlamak belli kimselerin tekelinde olan bir şey değildir. Hem imam Malik birçok meselede benden senden daha iyi bilebilir ama bu meselede isabet etmemiş olabilir. İşte insanları mezhep taassubuna götüren kapı budur ve mezhepler açısından ikinci tehlike budur.
İmam Malik’in kendisi Peygamberimizin mezarını işaret ederek: Söylediğim şu mezarda yatanın sözleriyle çelişirse, sözümü alıp duvara çalın, demiştir.
Ehl-i Sünnetin dört mezhep imamı da: Hangi delile dayandığımı bilmeden bana tabi olmayın anlamında şeyler söylemişlerdir.
Mezhebe tabi olanların çoğu kendi imamlarının dayandığı delili bilmez, başka imamların delilini ise hiç bilmez ama kendi mezhebinin tek hak mezhep olduğunu ileri sürer, diğer mezhepler hakkında ahkâm keser.
b. Mezhepler açısından ikinci olumsuzluk, mezhepleri siyasi partiler veya futbol takımları gibi görüp delilsiz kendi mezhebini göklere çıkarıp diğerlerini yerlerde sürünen görmektir. Bu gibi kimseler söz dinlemez başkalarıyla ülfet sağlamazlar. Bunlardan ümmet de olmaz. Din ve mezhep söz konusu olunca işleri güçleri diğer Müslümanları karalamaktır.
-IV-
Birliğin Kur’an üzerinde olması konusuna değinmiştik. Görünürde bu hususta bir sorun yoktur. Şiiler de Sünniler de diğer mezhepler de, kısacası bütün fırkalar Kur’an’ı her şeyin üstün tuttuklarını söylerler ama gerçek öyle midir? Nesihti, tevildi, literaldı, tarihselcilikti, zahirdi, batındı, imamlar daha iyi bilirdi, biz Kur’an’ı anlayamayız ve daha ne bahanelerle Kur’an hayattan uzaklaştırılmıştır.
Toplumun çoğunluğunun Kur’an’la bir ilişkisi yoktur. İlişkisi olanlar ya ölülerine sevap göndermek için anlamadan Kur’an okurlar. Oysa ölülere sevap gideceğini söyleyen ne ayet vardır, ne de hadis. Bu gayeyle en çok okunan Yasin soresidir ve bu surede Kur’an’ın dirileri uyarmak için indirildiğinden söz edilir daha fazla Kur’an’la irtibatı olanlar, ya tecvit okumuştur ya da anlamını bilmeden Kur’an hafızı olmuştur.
Yapılacak şey, din anlayışımızın merkezine Kur’an’ı oturtmak ve samimiyetle onu anlayarak onunla amel etmektir.
Benim Kur’an’dan anladığım kadarıyla sıraladığımız hususlar arasında Kur’an’ı işlevsiz hale getirenlerin başında Kur’an ayetlerinin ayetlerle, hadislerle ve içtihatla (akıl ile) nesih edildiğini söylemektir. Günümüz Müslümanlarının çoğuna göre bazı ayetlerin mensuh olduğunu söylemek, kişiyi “has Müslüman“ yapar. İkisi aynı kapıya çıkar ama aynı ayetleri inkâr ederse dinden çıkar mürted olur.
Müslümanlar arasında birlik olsun diye insanların düşündüklerini söylemelerine yasak getirmek İslam’ın kabul edeceği bir tutum değildir. Önemli olan, farklı düşüncelerle birlikte bir ve beraber olmaktır.
Farklı düşünenler bir birlerini eleştirirler ama hakaret etmek, sövmek, dışlamak asla olmaması gereken şeylerdir. Fikrini beyan eden değil, hakaret eden aşağılayan cezayı hak eder.
Müslümanların birliği hem dinin emridir ve hem de Müslümanların tamamının hayrınadır.
Eğer hedef karşı tarafı dışlamak veya kendini övmek ise isabet etmek için hedef büyütülür ondan sonra atışa başlanır. Bu sebeple Sünniler Şii mezhebini eleştirirken genel itibar gören ve mutedil davranan âlimlerini esas almaz en kalitesiz alimlerini alır ve bütün Şiiler o görüşte imiş gibi eleştirir. Şiiler de öyle eleştirirler. Bazen de birbirlerine iftira atarlar.
Şiileri eleştiren kaynaklardan bir kısmı Şiilerin, Kur’an’ın eksik olduğuna kaildirler ve derler ve hadis kitaplarından bu anlama gelen rivayetlerden nakiller yaparlar. Müfessirlerinden Tabatabai bu rivayetlere değinir ve en muteber olan hadis kitaplarımızdaki bu rivayetlerin tamamı uydurmadır, der. Şiil alimlerden Kur’an’ın eksik olduğunu söyleyenine şahsen şahit olmadım.
İtiraf etmeliyim ki Ehl-i Sünnet’in hadis kitaplarında da benzeri rivayetler vardır. Mesela Müslim’de: “Rada’ (emzirme) on kez idi, beşe indirildi. Hz. Osman dönemine kadar o ayeti namazda okurduk” rivayeti vardır. Yine şu sure uzunluğunda bir sure vardı, unutturuldu veya nesih edildi rivayetleri ne ki? Yine Hz Ömer’e nispet edilen: “Recm ayeti vardı, insanlardan korkmasaydım onu Kur’an’a yazdırırdım” anlamındaki rivayeti ne yapacaksınız? Bu ve benzeri rivayetler var ama Ehl-i Sünnet’ten Kur’an’ın eksik olduğunu söyleyene rastlamadım
Sözünü ettiğimiz bu bakış açısı sadece mezhep alanında değil içte ve dışta sınıf, meslek, cinsiyet, şehir ve diğer sosyal meselelerin hepsinde yaygındır.
Sonuç olarak, bu konuda söylenecek çok şey vardır. Kısaca özetleyecek olursak:
Kur’an’ı din anlayışımızın merkezine alacağız,
Her yaptığının hesabını Allah’a vereceğimiz bilinciyle adil olacağız.
Kendi aleyhimize dahi olsa hakkı söyleyecek ve onun yanında yer alacağız.
Bilgi sahibi olmadan kanaat sahibi olmayacağız.
Fikir hürriyetinden yana alacağız.
Eleştirilerimizde kırıcı olmayacağız.
Mezhep taassubundan uzak duracağız.

Bir yanıt yazın