Ahlâk ile ruh sağlığı arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için önce insanın ontolojik yapısını dikkate almak gerekir. İnsan elbette haz ister, fayda ister, güven ister; fakat insan yalnızca haz ve fayda ekseninde yaşayan bir varlık değildir. Çünkü insanın varlığında bunların üstünde duran daha derin bir adalet ve anlam talebi bulunmaktadır. Nitekim bir insan kendi çıkarı için başkasına haksızlık yaptığında bunu sıradan bir olay gibi yaşamaz; kendisine aynı şey yapıldığında derhal “adalet” talep eder. Bu durum, insanın ontolojik olarak yalnızca faydacı bir varlık olmadığını gösterir.
İnsan, kendi çıkarına aykırı olsa bile adalet duygusunu bütünüyle susturamaz. Bu yüzden insan kötülüğü çoğu zaman doğrudan “iyi” diye savunmaz; aksine ona iyi bir gerekçe bulmaya çalışır. “Mecbur kaldım”, “başka çarem yoktu”, “hak etmişti” gibi ifadeler aslında insanın yaptığı eylemi içsel olarak meşrulaştırma çabasıdır. Çünkü insan suçu suç olarak yapmak istemez; kötülüğü alkışlayarak yaşayamaz. Burada psikolojide “savunma mekanizması” denilen şey devreye girer. İnsan, vicdanın oluşturduğu içsel baskıyı hafifletmek için kendini haklı göstermeye çalışır. Fakat bu bastırma hali uzun vadede ruhsal bir gerilim üretir. İnsan kendi içinde yargılanır. Bu nedenle yalan söyleyen, ihanet eden, başkasının hakkını gasp eden kişi çoğu zaman sürekli bir tedirginlik yaşar. Özellikle ihanet ve zulüm gibi durumlarda insanın iç dünyasında oluşan huzursuzluk yalnızca toplumsal korkudan değil, ontolojik uyumsuzluktan kaynaklanır. İnsan zamanla buna alışıyor gibi görünse bile aslında çoğu kez ya kendini unutmaya çalışır ya da içsel bir çöküş yaşamaya başlar. Alkol, uyuşturucu veya sürekli haz arayışı bazen tam da bu vicdanî baskıyı susturma girişimidir. Dostoyevski’nin suç ve vicdan ilişkisini anlattığı yapı da büyük ölçüde budur: “Tanrının adaleti sonsuz sonsuz vicdan azabıdır.”
İnsan yaptığı kötülüğü içsel olarak çeşitli gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışsa, hatta bir süre sonra kendini buna gerçekten ikna etmiş olsa bile mesele yalnızca bireyin kendi vicdanıyla sınırlı değildir. İnsan aynı zamanda toplumsal bir varlıktır ve başkalarının nazarı altında yaşadığını bilir. Bu nedenle yaptığı haksızlığın toplum tarafından nasıl görüleceği düşüncesi de onda sürekli bir tedirginlik üretir. Yani insan yalnızca kendi vicdanından değil, aynı zamanda insanî ve toplumsal hafızadan da kaçamaz. Birini aldatan, yalan söyleyen, haksız kazanç elde eden veya zulmeden kişi çoğu zaman dışarıdan normal görünmeye çalışsa bile iç dünyasında sürekli bir “deşifre olma” korkusu taşır. Çünkü insan, toplumun kendisine kötü gözle bakacağını, saygınlığını kaybedeceğini ve ahlâkî olarak mahkûm edileceğini bilir. Bu yüzden kötülük yalnızca metafizik veya vicdanî bir huzursuzluk üretmez; aynı zamanda sosyal bir kaygı da üretir. İnsan kendini haklı göstermeye çalıştıkça çoğu zaman daha fazla savunma üretmek zorunda kalır ve bu durum içsel gerilimi daha da büyütür. Dolayısıyla mesele sadece kişinin kendi içinde “ben haklıyım” diyebilmesi değildir; insanın ontolojik yapısı kadar toplumsal varlığı da onu sürekli bir hesaplaşma içerisinde bırakır. Bu nedenle ahlâkî bozulma çoğu zaman insanın hem iç dünyasını hem de toplumla kurduğu ilişkiyi yavaş yavaş tahrip eder.
Bu noktada Aristoteles’in erdem anlayışı son derece önemlidir. Aristotle, “Atın erdemi iyi koşmak, gözün erdemi iyi görmektir” derken erdemi ontoloji ile ilişkilendirir. Yani her varlık kendi mahiyetine uygun davrandığında yetkinleşir ve huzur bulur. İnsan da kendi ontolojisine uygun yaşadığında içsel bir dengeye ulaşır. İnsanın ontolojisine uygun olan şey ise yalnızca haz değil; adalet, cömertlik, merhamet, fedakârlık ve doğruluk gibi erdemlerdir. İnsan bu değerlere uygun davrandığı ölçüde kendi varlığıyla uyum içerisine girer ve bundan dolayı içsel bir huzur hisseder. Bu yüzden modern dünyada bile yalnızca maddî refahın insanı mutlu etmeye yetmediği görülmektedir. Çok zengin insanların ağır ruhsal bunalımlar yaşadıklarında onlara yardım faaliyetleri, paylaşım, evlat edinme veya toplumsal dayanışma tavsiye edilmesi tesadüf değildir. Çünkü insan yalnızca tüketerek değil, anlamlı iyilikler üreterek de var olur. William James’in dikkat çektiği gibi, iyi eylemin insanda oluşturduğu hissiyat sıradan bir psikolojik haz değildir; insanın varlığının daha derin bir boyutuna temas eder. İyilik yaptıktan sonra hissedilen içsel huzur ile kötülük yaptıktan sonra hissedilen vicdanî rahatsızlık arasındaki bu ontolojik ilişki, insanın yalnızca biyolojik veya faydacı bir varlık olmadığını gösterir. Manevî ve tanrısal dediğimiz şey de tam olarak burada ortaya çıkar: insanın ruhunun hakikatle ve erdemle uyum içerisinde yaşadığında huzur bulması.
Burada dikkat çekici olan noktalardan biri de, haz merkezli bir yaklaşım olarak görülen Epikürcülüğün bile sıradan ve sınırsız fiziksel hazları savunmamasıdır. Epicurus ve Epikürcüler için gerçek haz, sürekli tüketim, taşkınlık veya bedensel aşırılık değil; insanın korkulardan, kaygılardan ve içsel çatışmalardan kurtularak ruhsal bir sükûnete ulaşmasıdır. Bu nedenle Epikürcü gelenekte “ataraxia” denilen ruhsal dinginlik ve “aponia” denilen acısızlık hali temel hedef olarak görülür. Yani Epikürcülükte bile haz, kaba biyolojik dürtülerin tatmini anlamına gelmez; insanın daha derin bir iç huzura ulaşması anlamına gelir. Çünkü onlar da insanın yalnızca bedenden ibaret olmadığını, korku, vicdan, kaygı ve anlam arayışı taşıyan bir varlık olduğunu fark etmişlerdir. Bu yüzden ölçüsüz haz arayışının insanı mutlu etmek yerine daha büyük bir huzursuzluğa sürükleyebileceğini söylerler. Nitekim aşırı arzu bağımlılık üretir, bağımlılık ise insanı özgür olmaktan çıkarır. Böylece haz peşinde koşan insan paradoksal biçimde huzurunu kaybetmeye başlar. Dolayısıyla burada bile insanın ontolojik yapısına uygun bir denge arayışı vardır. İnsan yalnızca tüketerek değil, içsel uyum yakalayarak huzur bulmaktadır. Bu da aslında ahlâk, ruhsal denge ve insan ontolojisi arasındaki ilişkinin çok daha eski ve köklü bir mesele olduğunu göstermektedir.
