BİLGİ VE ŞAHSİYET: BİLGİNİN KUTSALIN VE YÜCENİN TEHLİKLERİNE DAİR
Eskiden âlim dediğin insan toplumun içindeydi. İnsanlar onu tanırdı; nasıl oturur, nasıl kalkar, nasıl konuşur bilirdi. Yani sadece ne söylediği değil, nasıl yaşadığı da ortadaydı.
Şimdi ise “bilim adamı”, entelektüel, aydın diye ayrı bir sınıf türedi. Kimse o insanın kişiliğini bilmiyor. İnsanlarla ilişkisini bilmiyor, eşyayla ilişkisini bilmiyor, hayata nasıl baktığını bilmiyor. Ama çıkıyor; Kur’an diyor, felsefe diyor, ahlak diyor… Büyük büyük konuşuyor.
Bu bana bu çağa özgü bir kopuş gibi geliyor. Çünkü kimse o insanla oturup bir yemek yememiş, kimse onu sokakta görmemiş, kimse onu gerçek hayatın içinde test etmemiş. Onun insanla, doğayla, gündelik hayatla ilişkisini bilmiyorsun; ama o sana bilgi sunuyor.
Halbuki mesele bilgi değil. Bütün felsefi geleneklere de bak, bütün dinî öğretilere de bak: Asıl mesele bilgi aktarmak değildir. Hatta çoğu zaman bilgi anlatılmaz bile; gösterilir, yaşanır.
Dolayısıyla kişiliği olmayan bir insanın sadece bilgi sahibi olması ona değer kazandırmaz. Hatta böyle bir insanla sağlıklı bir ilişki bile kurulmaz. Çünkü şahsiyet yoksa, bilgi kolayca araçsallaşır ve çok rahat kötüye kullanılabilir.
Eskiden buna “kendini bilen insan” denirdi. şahsiyet dediğimiz şey de aslında budur: insanın kendini bilmesi. Plato da bunu merkeze alır; bilgiden çok insanın kendini tanımasını önemser. Çünkü insan kendini tanımıyorsa, bildiği şeyler onu büyütmez, aksine tehlikeli hâle getirir.
Bilgi de bu yüzden çok tehlikeli bir şeydir. Kur’an mesela—son derece mübarek, son derece yüce bir metin—ama yanlış elde, yanlış şahsiyette çok tehlikeli bir araca da dönüşebilir. Kutsal , akıl , bilgi … Bunların hepsi değerli olduğu kadar, kötüye kullanılmaya da açık şeylerdir.
İşte burada mesele Kur’an, bilim ya da felsefe değildir. Mesele, bunları temsil eden insandır. Mesele şahsiyettir.
Peygamberlerin farkı da burada ortaya çıkar. “Peygamberi diğerlerinden nasıl ayıracağız?” diye soruyorlar ya—kişiliğiyle ayıracaksın. Peygamber dediğin, toplumun içinde yaşayan ve kişiliğiyle temayüz eden insandır.
Bilgeler de böyledir. Onları değerli kılan, sadece söyledikleri değil; söylediklerini taşıyan şahsiyetleridir.
Bu yüzden bir insanın âlim olması; akademik unvanıyla, çok kitap okumasıyla ya da çok konuşmasıyla ölçülmez. Asıl mesele, o bilginin insanda nasıl bir kişiliğe dönüştüğüdür.
Şahsiyet dediğin şey de kolay oluşmaz. Bir yönüyle ilahî bir lütuftur; bir yönüyle de insanın basiretini geliştirmesiyle ilgilidir. Dünyevî hırslarla arasına mesafe koymasıyla, kendini dizginleyebilmesiyle ilgilidir.
Bugün geldiğimiz noktada ise bilgi sahibi olmak, adeta yeni bir insan modeli hâline gelmiş durumda. Ama açık söyleyeyim: Çok gördüm… Yıllarca üniversitede ders vermiş, profesör olmuş ama selam vermekten aciz insanlar. Öğrencinin önünü kesmek için iftira atan, fakat kürsüye çıkınca insanlık nutukları çeken hocalar…
Birey Toplum Şahsiyet
Bana birisi sormuştu: “İslam bireyci midir, toplumcu mudur? Açık söyleyeyim, İslam ne bireyci ne de toplumcudur; İslam şahsiyetçidir.
Meseleyi buradan okumak lazım. Çünkü İslam’ın merkezinde ne soyut birey vardır ne de anonim bir toplum; merkezde şahsiyet vardır. Yani kendini bilen, duruşu olan, hayatıyla sözünü taşıyan insan.
Şimdi şunu düşünelim: Peygamberler neden toplum tarafından kabul görüyor? İnsanlar sadece onların söylediklerini ezberledikleri için mi? Hayır. Peygamberi peygamber yapan şey, sadece söyledikleri değildir. Onu değerli kılan, toplum içindeki konumu ve şahsiyetidir.
Kur’an’da buna işaret eden çok çarpıcı bir ifade vardır:
“Onu, oğullarını tanır gibi tanırlar.” Bakara 2:146
Bu ne demek? Yani peygamberi tanımak, sadece sözlerini bilmek değildir; bizzat kendisini tanımaktır. Hayatını, duruşunu, ahlâkını bilmektir. İnsanlar onun sözünü değil, önce şahsiyetini tanırlar.
Aynı şeyi filozoflar için de söyleyebiliriz. Özellikle antik filozoflar için. Mesela Socrates… Ona “ilahi Sokrates” denir. Neden? Çünkü adamın söylediği şeyler kadar, hatta belki ondan daha fazla, nasıl yaşadığı önemlidir.
Sokrates’in farkı şurada: Maddi olanı merkeze alan bir hayat yaşamaz. Değeri, dışarıdan gelen şeylerde aramaz. Yaşamı, söylediklerinin bizzat kendisi hâline gelmiştir. Bu yüzden etkili olmuştur.
Dolayısıyla mesele yine dönüp dolaşıp aynı yere gelir:
Ne söylediğin değil, ne olduğun önemli.
İslam da tam olarak buraya işaret eder. İnsan yetiştirmek ister; ama herhangi bir insan değil, şahsiyet sahibi insan. Çünkü söz, ancak şahsiyetin içinde anlam kazanır. Şahsiyet yoksa, söz de dağılır gider.

