BİLGİ VE ŞAHSİYET: BİLGİNİN KUTSALIN VE YÜCENİN TEHLİKLERİNE DAİR

1029136534544

Eskiden âlim dediğin insan toplumun içindeydi. İnsanlar onu tanırdı; nasıl oturur, nasıl kalkar, nasıl konuşur bilirdi. Yani sadece ne söylediği değil, nasıl yaşadığı da ortadaydı.

Şimdi ise “bilim adamı”, entelektüel, aydın diye ayrı bir sınıf türedi. Kimse o insanın kişiliğini bilmiyor. İnsanlarla ilişkisini bilmiyor, eşyayla ilişkisini bilmiyor, hayata nasıl baktığını bilmiyor. Ama çıkıyor; Kur’an diyor, felsefe diyor, ahlak diyor… Büyük büyük konuşuyor.

Bu bana bu çağa özgü bir kopuş gibi geliyor. Çünkü kimse o insanla oturup bir yemek yememiş, kimse onu sokakta görmemiş, kimse onu gerçek hayatın içinde test etmemiş. Onun insanla, doğayla, gündelik hayatla ilişkisini bilmiyorsun; ama o sana bilgi sunuyor.

Halbuki mesele bilgi değil. Bütün felsefi geleneklere de bak, bütün dinî öğretilere de bak: Asıl mesele bilgi aktarmak değildir. Hatta çoğu zaman bilgi anlatılmaz bile; gösterilir, yaşanır.

Dolayısıyla kişiliği olmayan bir insanın sadece bilgi sahibi olması ona değer kazandırmaz. Hatta böyle bir insanla sağlıklı bir ilişki bile kurulmaz. Çünkü şahsiyet yoksa, bilgi kolayca araçsallaşır ve çok rahat kötüye kullanılabilir.

Eskiden buna “kendini bilen insan” denirdi. şahsiyet dediğimiz şey de aslında budur: insanın kendini bilmesi. Plato da bunu merkeze alır; bilgiden çok insanın kendini tanımasını önemser. Çünkü insan kendini tanımıyorsa, bildiği şeyler onu büyütmez, aksine tehlikeli hâle getirir.

Bilgi de bu yüzden  çok tehlikeli bir şeydir. Kur’an mesela—son derece mübarek, son derece yüce bir metin—ama yanlış elde, yanlış şahsiyette çok tehlikeli bir araca da dönüşebilir. Kutsal , akıl , bilgi … Bunların hepsi değerli olduğu kadar, kötüye kullanılmaya da açık şeylerdir.

İşte burada mesele Kur’an, bilim ya da felsefe değildir. Mesele, bunları temsil eden insandır. Mesele şahsiyettir.

Peygamberlerin farkı da burada ortaya çıkar. “Peygamberi diğerlerinden nasıl ayıracağız?” diye soruyorlar ya—kişiliğiyle ayıracaksın. Peygamber dediğin, toplumun içinde yaşayan ve kişiliğiyle temayüz eden insandır.

Bilgeler de böyledir. Onları değerli kılan, sadece söyledikleri değil; söylediklerini taşıyan şahsiyetleridir.

Bu yüzden bir insanın âlim olması; akademik unvanıyla, çok kitap okumasıyla ya da çok konuşmasıyla ölçülmez. Asıl mesele, o bilginin insanda nasıl bir kişiliğe dönüştüğüdür.

Şahsiyet dediğin şey de kolay oluşmaz. Bir yönüyle ilahî bir lütuftur; bir yönüyle de insanın basiretini geliştirmesiyle ilgilidir. Dünyevî hırslarla arasına mesafe koymasıyla, kendini dizginleyebilmesiyle ilgilidir.

Bugün geldiğimiz noktada ise bilgi sahibi olmak, adeta yeni bir insan modeli hâline gelmiş durumda. Ama açık söyleyeyim: Çok gördüm… Yıllarca üniversitede ders vermiş, profesör olmuş ama selam vermekten aciz insanlar. Öğrencinin önünü kesmek için iftira atan, fakat kürsüye çıkınca insanlık nutukları çeken hocalar…

Birey Toplum Şahsiyet

Bana birisi sormuştu: “İslam bireyci midir, toplumcu mudur? Açık söyleyeyim, İslam ne bireyci ne de toplumcudur; İslam şahsiyetçidir.

Meseleyi buradan okumak lazım. Çünkü İslam’ın merkezinde ne soyut birey vardır ne de anonim bir toplum; merkezde şahsiyet vardır. Yani kendini bilen, duruşu olan, hayatıyla sözünü taşıyan insan.

Şimdi şunu düşünelim: Peygamberler neden toplum tarafından kabul görüyor? İnsanlar sadece onların söylediklerini ezberledikleri için mi? Hayır. Peygamberi peygamber yapan şey, sadece söyledikleri değildir. Onu değerli kılan, toplum içindeki konumu ve şahsiyetidir.

Kur’an’da buna işaret eden çok çarpıcı bir ifade vardır:
“Onu, oğullarını tanır gibi tanırlar.” Bakara 2:146

Bu ne demek? Yani peygamberi tanımak, sadece sözlerini bilmek değildir; bizzat kendisini tanımaktır. Hayatını, duruşunu, ahlâkını bilmektir. İnsanlar onun sözünü değil, önce şahsiyetini tanırlar.

Aynı şeyi filozoflar için de söyleyebiliriz. Özellikle antik filozoflar için. Mesela Socrates… Ona “ilahi Sokrates” denir. Neden? Çünkü adamın söylediği şeyler kadar, hatta belki ondan daha fazla, nasıl yaşadığı önemlidir.

Sokrates’in farkı şurada: Maddi olanı merkeze alan bir hayat yaşamaz. Değeri, dışarıdan gelen şeylerde aramaz. Yaşamı, söylediklerinin bizzat kendisi hâline gelmiştir. Bu yüzden etkili olmuştur.

Dolayısıyla mesele yine dönüp dolaşıp aynı yere gelir:
Ne söylediğin değil, ne olduğun önemli.

İslam da tam olarak buraya işaret eder. İnsan yetiştirmek ister; ama herhangi bir insan değil, şahsiyet sahibi insan. Çünkü söz, ancak şahsiyetin içinde anlam kazanır. Şahsiyet yoksa, söz de dağılır gider.

Peygamber Efendimiz döneminde sahâbeden gelen bir rivayette de bu açıkça görülür: “Biz daha gençken Resûlullah bize önce imanı öğretti, sonra Kur’an’ı öğretti; Kur’an da imanımızı artırdı.” (İbn Mâce) Bu da gösteriyor ki mesele önce bilgi değil, önce iman ve şahsiyetin inşasıdır.

Bizim ilim geleneğimizde de bu denge vardı. Bir yanda medreseler, bir yanda tekkeler… Medrese daha çok bilgiyle ilgilenirken, tekke insan yetiştirirdi; yani insana oturmasını, kalkmasını, kendini bilmesini, şahsiyet sahibi olmayı öğretirdi. Demek ki mesele sadece bilgi değil. Peki bugün ne yapacağız? Aslında yazının bütünlüğünde bu cevap görünüyor: Yeni kuşakları, insanlığın üzerinde ittifak ettiği ortak değerler ekseninde yetiştirmek zorundayız. Burada “şahsiyet” dediğimiz şey, insani olanın kendisidir. Kendini bilmek dediğimiz şey de budur: İnsanın benimsediği değerlere uygun yaşaması. Mesela yalan söyleyen bir insan bile kendisine yalan söylenmesini istemez. Hiç kimse çıkıp hırsızlığın iyi bir şey olduğunu savunmaz; hırsızlık yapsa bile onu meşrulaştıracak bir gerekçe arar. Bu neyi gösterir? İnsanın özünde bir değer zemini olduğunu. Aynı şeyi insanlık tarihinde de görürüz. İnsanlık, her zaman yiğitleri, dürüstleri, cömertleri, adil olanları yüceltmiştir. Şiirler, destanlar, hikâyeler hep bunun etrafında döner. Demek ki kendini bilmek, hem kendi içsel yöneliminle hem de insanlığın tarihsel yönelimiyle uyum içinde olmaktır. İşte böyle bir insan olursa, bilgi de ona fayda verir. Aksi takdirde bilgi tehlikeli hâle gelir; bilim insanları sömürmenin yollarını arar, atom bombası üretir; Kur’an bile birilerinin üzerinde tahakküm kurmanın aracı hâline getirilebilir. Kutsal, insanın kendini gizlediği bir maske olur. Oysa insanlar aslında bilgisi olanı değil, kişiliği olanı arar.

Ama bugün şehirler büyüdü, toplumlar anonimleşti. Eskiden insanlar birbirini tanırdı; âlimin de, bilgenin de, peygamberin de ne olduğunu bilirdi. Şimdi milyonlarca insanın içinde kimin ne olduğunu nasıl bileceksin? O yüzden artık bilgiyi test etmek için başka ölçülere ihtiyaç var. Açık söyleyeyim: Bu çağın en büyük sorunu bilgi eksikliği değil; insanın kendi şahsiyetiyle ayakta kalamaması, yani şahsiyetin çökmesidir.

Eylemsel Yabancılaşma ve Şahsiyet

Bir de “eylem” dedikleri bir şey var. Bugün bu kavram neredeyse tamamen siyasal alana indirgenmiş durumda. Sanki eylem sadece slogan atmak, nutuk çekmek, meydanda görünmekten ibaretmiş gibi. Oysa bu, eylemin anlamını daraltmak, hatta yer yer çarpıtmaktır. Çünkü eylem dediğin şey, sadece görünür olan değildir. Asıl eylem, insanın bulunduğu yerde, kendi hayatının içinde ortaya koyduğu tavırdır. Yani yeri geldiğinde kendi kurumundaki haksızlığa karşı çıkmaktır, kendi mahallesindeki kötülükle mücadele etmektir. Bir görünürlük sağlayan eylemler vardır, bir de görünürlük sağlamayan eylemler. Çoğu insan görünür olanı tercih eder; çünkü orada takdir vardır, alkış vardır, hatta bazen bir tür kahramanlık payesi vardır. Ama görünmeyen eylemde risk vardır, bedel vardır, yalnız kalma ihtimali vardır. İşte bu tercih, aslında bir şahsiyet meselesidir. İnsan neyin büyük, neyin küçük olduğunu kendisi belirler. Uzakta olan, büyük ve “şanlı” görünür; yakındaki ise küçük ve önemsiz sayılır. Herkes Gazze üzerine konuşabilir, slogan atabilir; bunun bir bedeli yoktur. Ama aynı insan, kendi kurumundaki haksızlığa karşı ne kadar ses çıkarıyor? Kendi mahallesindeki kötülükle ne kadar mücadele ediyor? Uyuşturucuya, adaletsizliğe, iftiraya karşı ne kadar duruyor? Ya da kadın cinayetleri karşısında nerede duruyor? Bunlar çoğu zaman görünmediği için, prim yapmadığı için, “küçük” sayılıyor. Halbuki mesele tam da burada: Görünmeyen yerde ortaya konan tavır, insanın gerçek ölçüsünü verir. Ve bu da doğrudan bir şahsiyet problemidir.