Bilim ve Mit: Gizli Bağlantı
Ananda Coomaraswamy anısına verilen bir konferansta, Mit’in anlamı üzerine düşünmek son derece yerindedir; çünkü “mitin önceliği” diye adlandırılabilecek hususa gözlerimizi açan kişi gerçekten de Sri Lankalı bilge Coomaraswamy olmuştur. Onun başyapıtlarından biri olan, Hinduism and Buddhism adlı ince hacimli eserinde Coomaraswamy, ilgili geleneklerin doktrinel formülasyonlarına geçmeden önce onların mitsel temellerini anlatmaya başlar. Böylece bize, mitin doktrini aştığını; tıpkı sebebin sonucu ya da aslın sanatsal bir yeniden üretimi aşması gibi aştığını gösterir. Doktrinin işlevi bizi kurucu mitten çıkarmak, onu “açıklayıp ortadan kaldırmak” değildir. Aksine onun işlevi bizi mitin içine taşımaktır; çünkü hakikatin incisi, bir mabedin içinde bulunduğu gibi mitin içinde bulunmaktadır.
Sahih doktrin bizi bu mabedin eşiğine kadar götürebilir; fakat Vaat Edilmiş Toprakların önünde duran Musa gibi, onun içine giremez.²
Bununla birlikte her doktrin kutsal değildir ve sonuçta ateistlerin ve ikonoklastların da kendilerine ait mitleri olduğu görülür. Nihayetinde yalnızca bilge kişiler değil, ahmaklar da mitlerle yaşarlar; yalnızca onların benimsedikleri mitler aynı değildir.
İlk amacım modern bilimin mitsel temelini ortaya koymaktır. Özellikle üç büyük bilimsel miti (genellikle “paradigma” olarak adlandırılırlar) ele alacağım: Newtoncu, Darwinci ve Kopernikçi paradigmalar. İkinci amacım ise Bilimin mitleri ile Geleneğin mitlerini karşılaştırmaktır. Bu ayrımı yapmanın son derece önemli olduğu, hatta bu dünyanın ve öte dünyanın kaderini hayati biçimde etkilediği kanaatini dile getireceğim.
Eskiden bilimin yalnızca olguların keşfi olduğu düşünülürdü. Dünyanın Güneş etrafında döndüğü, kuvvetin kütle ile ivmenin çarpımına eşit olduğu ya da bir elektron ile bir pozitronun etkileşerek bir foton oluşturduğu basitçe bir olgudur diye düşünülürdü. Sanki olgular “ağaçlarda yetişiyor” ve bilim insanının bunları yalnızca “toplaması” gerekiyormuş gibi kabul edilirdi.
Bununla birlikte, yirminci yüzyıl boyunca bu alışılmış görüşün savunulamaz olduğu anlaşıldı. Sonuçta olgular ile teorinin nihai anlamda birbirinden ayrılamayacağı, postmodernistlerin ifadesiyle “olguların teori yüklü olduğu” ortaya çıktı. Önce bilim insanının olguları topladığı, ardından bu olguları açıklamak için teoriler kurduğu şeklindeki eski düşüncenin aşırı derecede basitleştirilmiş olduğu görüldü.
Her bilimin arkasında, bilimsel araştırmayı yönlendiren ve neyin olgu olarak kabul edilip edilmeyeceğini belirleyen bir paradigma—başka bir ifadeyle bir “mit”—bulunur. Joseph Priestley 1774 yılında kırmızı cıva oksidini ısıtıp bugün “oksijen” diye bilinen gazı elde ettiğinde gerçekten oksijeni mi keşfetmişti? Priestley’in kendisi açısından bakıldığında, keşfettiği şey “flogistondan arındırılmış hava” idi. Oksijeni keşfetmek için bir gaz şişesinden daha fazlası gerekir; o gazın yorumlanabileceği uygun bir teoriye ihtiyaç vardır. Ancak birkaç yıl sonra Lavoisier böyle bir teori geliştirdikten sonra oksijen (ya da dilerseniz oksijenin varlığı) yerleşik bir bilimsel olgu hâline geldi.
Wittgenstein’ın ifadesiyle düşüncenin hiçbir zaman “dilin dışına çıkamaması” gibi, bilim de kendi paradigmasının dışına çıkamaz. Paradigmaların zaman zaman terk edilip yenileriyle değiştirildiği doğrudur. Tarihçi ve filozof Thomas Kuhn’a göre bu durum, hâkim paradigmanın bir bakıma kendisinin ortaya çıkmasına yol açtığı bütün olguları artık açıklayamaz hâle geldiği kriz dönemlerinde meydana gelir. Ancak bir bilim belirli bir paradigmayı geride bırakabilse de paradigmalara olan bağımlılığını hiçbir zaman aşamaz; bilimdeki “mitsel unsur” ortadan kaldırılamaz. Hatta şunu da ekleyebilirim ki, bilim kendi “mitsel” temelini inkâr ettiği anda yanılsamaya dönüşür.
Ele aldığım üç “hâkim paradigma”nın ilki, mekanik dünya ya da saat gibi işleyen evren anlayışını tanımlayan Newtoncu paradigmadır. Buna göre var olan şey, parçaları çekim ve itme kuvvetleri aracılığıyla birbirleriyle etkileşen “çıplak madde”dir; bütünün hareketi de parçaların düzenlenişi tarafından belirlenir. “Çıplak madde” kavramı—Descartes’ın res extensa anlayışı—elbette felsefi bakımdan problemlidir ve aslında Descartes’ın “çatallanma” (bifurcation) postülasına dayanır. Buna göre bütün nitelikler (örneğin renk) özneldir; dolayısıyla dış nesne gerçekte algılanan şey değildir.
Newtoncu dünya görüşünün felsefi bakımdan geçerliliği şu anda bizi ilgilendirmiyor; bizi ilgilendiren onun bilimsel bakımdan ne ölçüde etkili olduğudur ki bu tamamen başka bir meseledir. Tarih göstermektedir ki Newtoncu dünya görüşü sahte, hatta bu çok anlamlı kelimenin olumsuz anlamında bir “mit” olsa bile, bilimsel bir paradigma olarak olağanüstü derecede başarılı olmuştur. Görünüşe göre hata da kendi kullanım alanına sahiptir! Modern anlamdaki bilim, son derece basitleştirilmiş bir dünya görüşünün sağladığı imkân olmaksızın hiçbir zaman gerçek anlamda ortaya çıkamazdı.
Bu tartışmalı paradigmanın başarısı olağanüstü ve emsalsiz olmuştur. Newton’un Principia‘sının 1687 yılında yayımlanmasından yirminci yüzyılın başlarına kadar bu paradigma yalnızca bir paradigma olarak değil, ilke olarak tabiatın bütün sırlarını açan anahtar olarak görülmüştür; yıldızların ve gezegenlerin hareketlerinden tabiatın en küçük parçalarının işleyişine kadar her şeyi açıklayabilecek bir anahtar olarak değerlendirilmiştir. Bu büyük beklentiyi haklı çıkarıyor gibi görünen Newton fiziğinin başarılarını burada tek tek anlatmayacağım; bunların listesi hem uzundur hem de son derece etkileyicidir. Şunu söylemek yeterlidir ki Newtoncu şema, mekanik sınırlarını aşarak elektromanyetizmi de içine alacak şekilde etkisini genişletmiştir; oysa elektromanyetizma kaba mekanik kavramlarla tasvir edilemez. Fakat burada bile, bu “eterik” alanda dahi, bütünü sonsuz derecede küçük parçalarına tam anlamıyla indirgeme fikri bir kez daha anahtar rol oynamıştır; Maxwell’in meşhur alan denklemleri bunun açık kanıtıdır. Dahası, Newtoncu düşüncenin bazı temel kavramlarından ayrılan Albert Einstein’ın devrim niteliğindeki önerileri bile temel paradigmayı değiştirmemiştir. Bu daha gelişmiş Newton sonrası fizikte de, ilke olarak diferansiyel denklemler sistemiyle tam bir doğrulukla tasvir edilebilecek fiziksel bir evren anlayışıyla karşı karşıya kalırız. Çok daha geniş bir anlamda Einstein’ın evreni de hâlâ mekaniktir. Gerçekten de mekaniktir; çünkü mekanizmanın özünü ifade eden Newtoncu paradigma ile uyumludur.
Bununla birlikte Newtoncu paradigmanın talihi kuantum mekaniğinin ortaya çıkmasıyla birlikte dönmeye başladı; çünkü kesin olarak söylemek gerekirse kuantum mekaniği aslında bir mekanik değildir. Artık bütünün sonsuz derecede küçük parçalarına indirgenemeyeceği anlaşılmıştır. Aynı zamanda ve tam da bu indirgenemezliğin sonucu olarak, yeni sözde mekanik determinist olmaktan çıkmıştır. Böylece son derece tuhaf ve felsefi bakımdan güç bir kavram olan olasılık, temel ve vazgeçilmez bir unsur olarak tabloya girmiştir. Mekanik dünya görüşünün en büyük ve en seçkin savunucusu olan Albert Einstein’ın bundan derin bir rahatsızlık duyması ve kuantum teorisini temel fizik olarak kabul etmeyi kararlılıkla reddetmesi şaşırtıcı değildir. Fakat bugün bildiğimiz her şey bu sonuca işaret etmektedir. Bu, bugünkü fizik anlayışımızın son söz olduğu anlamına gelmez; ancak gelecek ne getirirse getirsin, mekanizmaya geri dönüşün artık mümkün olmadığını güvenle söyleyebiliriz.
Şimdi Darwinci paradigmaya geçelim. İlginçtir ki bu paradigma bir bakıma Newtoncu paradigmanın tam tersidir; çünkü Darwin’in fikri daha başlangıçtan itibaren bütünüyle başarısız olmuştur. Darwinci biyoloji, kuruluşundan bu yana kesintisiz bir kriz hâlinde varlığını sürdüren belki de tek büyük bilimsel teoridir. Hatta ben Darwinci modelin biyolojik bir paradigma olarak hiçbir değer taşımadığını; başka bir ifadeyle Darwinizmin gerçekte bilimsel bir teori değil, bilimsel görünüm altında sunulan ideolojik bir postüla olduğunu ileri sürüyorum. Üniversite çevreleri ile medya tarafından bu doktrine uzun yıllardır gösterilen kabul ve övgüler dikkate alındığında bu iddialar elbette şaşırtıcı gelebilir; fakat meselenin olgularına bakalım.
Darwin, mevcut türlerin, milyonlarca yıla yayılan soy zincirleri aracılığıyla bir veya daha fazla ilkel atadan türediğini ileri sürmektedir. Şimdilik, ilkel organizmalardan farklılaşmış organizmalara dönüşümün hangi araçlarla gerçekleşmiş olabileceğini bir kenara bırakalım; kullanılan araç her ne olursa olsun açıktır ki Darwin bu evrimi, sayısız ara formu içeren tedricî bir süreç olarak tasarlamıştır ve bunların pek çoğunun, hatta çoğunluğunun fosil kayıtlarında bulunması gerekirdi. Oysa son derece şüpheli birkaç örnek dışında ara tipler hiçbir yerde bulunmamaktadır. Bugün bu durum, bir tür evrime inanan bilim insanları tarafından bile genel olarak kabul edilmektedir.
Örneğin bu alanın önde gelen otoritelerinden biri olan Steven Jay Gould, tam da bu sebeple klasik Darwinizmden vazgeçmek zorunda kalmıştır. Şöyle yazmaktadır: **“Türlerin çoğu, yeryüzündeki varlıkları boyunca yönlü hiçbir değişim göstermez. Fosil kayıtlarında ortaya çıktıklarında nasılsalar, ortadan kaybolduklarında da büyük ölçüde aynı görünürler; morfolojik değişim ise genellikle sınırlı ve yönsüzdür.”**³
İnsan bunun, dönüşümcü hipotezi geçersiz saymak için tek başına yeterli olduğunu düşünebilir. Fakat İngiliz doğa bilimcisinin takipçilerine göre bu yalnızca, evrimin öylesine hızlı ve öylesine özel şartlar altında gerçekleştiğini, bu yüzden ara formların geride hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolduğunu göstermektedir. Berkeley Üniversitesi hukuk profesörü ve Darwin on Trial adlı kitabın yazarı Phillip Johnson’ın ifade ettiği gibi: “Darwinizm görünüşe göre fosil sınavını geçti; ama yalnızca başarısız olmasına izin verilmediği için.”
Hatırlanacağı üzere Darwin’in büyük fikri şudur: Doğa küçük rastlantısal mutasyonlar üretir; bunlar da daha sonra “en uygun olanın hayatta kalması” ilkesi uyarınca genetik soy boyunca aktarılır. Evrim bilmecesinin anahtarını verdiği söylenen bu meşhur ifadenin gerçekte bir totolojiden ibaret olduğu belirtilmiştir; tıpkı “zenginlerin çok parası vardır” demek gibi. Filozof Karl Popper’ın, Darwin teorisini “yanlışlanamaz” olmakla ve bu nedenle bilimsel içerikten yoksun bulunmakla eleştirmesinin sebebi budur.
Ancak yanlışlanabilir olsun ya da olmasın, Darwin’in öğretisi belirli bir iddiada bulunmaktadır. Tanımı gereği doğru olmaktan çok uzaktır; aksine, insan zihninin şimdiye kadar ortaya koyduğu en astronomik derecede düşük olasılıklı varsayımlardan birini oluşturmaktadır. Örneğin gözü ele alalım. Darwin bize, hayal edilmesi güç bir karmaşıklığa sahip bu yapının, çok sayıda küçük ve tesadüfî mutasyon sonucunda meydana geldiğini söylemektedir. Henüz göremeyen ilkel bir gözün yaşam mücadelesinde hiçbir işe yaramadığı gerçeğini bir kenara bıraksak bile, matematikçi D. S. Ulam’ın yaptığı hesaplamalar, böyle bir yapıyı meydana getirecek mutasyonların sayısının öylesine büyük olduğunu göstermektedir ki, milyarlarca yıllık bir zaman dilimi içinde bile bunun gerçekleşme ihtimali yok denecek kadar küçüktür.
Fakat bu da kararlı Darwinci için bir problem teşkil ediyor gibi görünmemektedir. Ernest Mayr’ın buna cevaben söylediği gibi: **“Bir şekilde bu rakamları ayarlayarak sonunda doğru sonuca ulaşacağız. Evrimin gerçekleşmiş olduğu gerçeği bize güven vermektedir.”**⁴
İşte asıl kritik nokta budur. Katıksız Darwinci için, Darwin’in tasavvur ettiği şekliyle evrim, en küçük bir şüphe götürmeyen temel olgunun ta kendisidir.
Son zamanlarda moleküler biyolojide kaydedilen gelişmelerin nihayet evrim lehine sağlam kanıtlar sunduğu ileri sürülmüştür. Gerçekten de bu bulgular, genomlar ve dolayısıyla türler arasındaki moleküler uzaklığın ölçülmesine imkân vermektedir. Ayrıca mutasyonların aşağı yukarı sabit bir hızla meydana geldiği kabul edildiğinden, söz konusu moleküler uzaklık esas alınarak belirli bir genetik değişikliğin gerçekleşmesi için gereken süre de tahmin edilebilmektedir. Buna göre iki tür ortak bir atadan türemişse, varsayılan ayrılmanın ne kadar zaman önce meydana geldiği artık hesaplanabilir. Bu temelde bugün moleküler saat denilen kavramdan söz edilmektedir; bunun evrimin gerçekleşme hızını ölçtüğü ileri sürülmektedir.
Ne var ki bu keşfin meydana getirdiği coşku içinde şu husus unutulmaktadır: Evrim gerçekten gerçekleşmiş olmadıkça, bir moleküler saat bile evrimin hızını ölçemez. Oysa bu varsayım bugün de başlangıçta olduğu kadar doğrulanmamış durumdadır.
Üstelik moleküler biyolojinin bulgularının gerçekte evrimci görüş açısından elverişli olmadığı ortaya çıkmaktadır. Moleküler yapıların ve süreçlerin bugün büyük bir kesinlikle anlaşılabilmesi, Darwinci için sorun oluşturmaktadır. Moleküler biyolog Michael Behe’nin Darwin’s Black Box adlı eserinde büyük bir güçle ortaya koyduğu husus tam da budur. Bu kitap, evrim tartışmalarını belirleyici biçimde etkilemiştir.
Behe’nin ortaya koyduğu dikkat çekici olgulardan en azından birini zikretmek gerekirse, sözde bakteriyel kamçıdan (bacterial flagellum) bahsedebilirim.⁵ Bu, bakterinin suda hareket etmesini sağlayan bir tür kürektir ve asitle çalışan moleküler bir döner motor tarafından harekete geçirilir. Yapısı son derece karmaşıktır ve yaklaşık iki yüz kırk farklı protein türünü içerir. Motorun çalışabilmesi ve kamçının görevini yerine getirebilmesi için bu proteinlerin tamamının yerinde bulunması gerekir.
Burada moleküler ölçekte, Behe’nin indirgenemez karmaşıklık (irreducible complexity) adını verdiği olgunun bir örneğiyle karşı karşıyayız. Behe bunu şu şekilde açıklamaktadır: **“İndirgenemez derecede karmaşık derken, temel işleve katkıda bulunan, birbirine iyi uyum sağlamış ve karşılıklı etkileşim içinde olan birçok parçadan oluşan tek bir sistemi kastediyorum; öyle ki bu parçalardan herhangi biri çıkarıldığında sistem fiilen işlevini yerine getiremez hâle gelir.”**⁶
Bu kavramın son derece önemli olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Darwinci açıklama çerçevesinde, indirgenemez derecede karmaşık yapıların ortaya çıkışı açıklanamaz. Bu durum artık tasarım teorisi (design theory) adı verilen matematiksel bir disiplin aracılığıyla gösterilebilmektedir. Bu teori, rastlantı (chance) ile zorunluluk (necessity) unsurlarının birleşiminden oluşan hiçbir sürecin, indirgenemez karmaşıklığı veya bundan daha genel olan karmaşık belirlenmiş bilgiyi (complex specified information) meydana getiremeyeceği sonucuna ulaşmaktadır.⁷
Bu yeni matematiksel teori ile moleküler biyolojinin sağladığı kesin veriler bir araya geldiğinde, Darwin’in hipotezinin nihayet kesin bir biçimde çürütüldüğü ileri sürülmektedir. Elbette bunun, en katı Darwinciyi bile ikna edip etmeyeceğini ise zaman gösterecektir.
Üçüncü paradigmamız çağdaş kozmolojiyle ilgilidir. Alan denklemleri ile astronomik verilerin, fiziksel evrenin küresel yapısını belirlemeye yetmediği anlaşılmaktadır; geriye sonsuz sayıda “mümkün dünya” kalmaktadır. Bu nedenle ilave bir hipoteze ihtiyaç duyulur. Einstein’ın izinden giden bilim insanları, genel olarak maddenin dağılımında mekânsal tekdüzelik şartını benimsemişlerdir; maddenin ortalama yoğunluğu tanımlanmakta ve daha sonra bunun uzayın her yerinde sabit olduğu varsayılmaktadır. Yeterince büyük bir ölçekte kozmosun, tek tek moleküllerin yerine santimetreküp başına belirli sayıda gramla ifade edilen sabit bir yoğunluğun konulabildiği bir gaza benzediği düşünülmektedir.
Bu varsayıma ilk kez Kopernik ilkesi adını veren Hermann Bondi olmuştur ve bunu sebepsiz yapmamıştır. Çünkü Kopernik’in kendisi yıldız maddesinin sözde sabit yoğunluğu hakkında hiçbir şey bilmiyor olsa da söz konusu ilke, yermerkezciliğin nihai reddini oluşturmakta ve böylece Kopernik devrimi diye adlandırılan süreci tamamlamaktadır. Bundan böyle büyük ölçekte uzayın yapıdan veya tasarımdan yoksun olduğu ve yalnızca ortalama bir yoğunluktan meydana gelen yerel dalgalanmalara tâbi bulunduğu varsayılır; tıpkı bir gazdaki, makroskobik ölçekte algılanmayan moleküler dalgalanmalar gibi. Bununla birlikte şunu özellikle vurgulamak isterim ki bu, pozitif bir bulgu veya kanıtlanmış bir olgu değil, çağdaş bilim insanlarının çoğunun evrene bakış biçiminin temelinde yer alan bir varsayımdır.
Bu düşünce çizgisini başlatan Einstein olmuştur. O, yalnızca uzayda değil, zamanda da sabit kalan ortalama bir madde yoğunluğu varsaymıştır. Ancak alan denklemlerinin, kozmolojik sabit denilen unsuru içeren ilave bir terim eklenmedikçe böyle bir çözüme izin vermediğini keşfetmiştir. Einstein, durağan evreninin kütle çekiminin etkisi altında çökmesini önlemek için söz konusu terimi denklemlere eklemiştir.
Fakat çok geçmeden Aleksandr Friedmann adlı Rus bir matematikçi, varsayılan madde yoğunluğunun zamanla değişmesine izin verilmesi hâlinde Einstein’ın alan denklemlerine bu geçici sabit olmaksızın da çözümler bulunabileceğini göstermiştir. Friedmann’ın elde ettiği şey, genişleyen bir evrendi; Büyük Patlama türünden bir kozmos.
Kısa süre sonra Amerikalı astronom Edwin Hubble da astronomik bulgular temelinde büyük ölçüde aynı sonuca ulaşmış ve sonunda Einstein’ın kendisi de zamana bağlı bir evren fikrini kabul etmiştir. Einstein, “hayatımın en büyük hatası” dediği kozmolojik sabiti terk ederek, yaklaşık on beş milyar yıl önce başlangıçtaki bir tekillikten genişlediği söylenen evren senaryosunu kabul eden meslektaşlarına katılmıştır.
Bununla birlikte Büyük Patlama kozmolojisinin güçlüklerle karşılaşması uzun sürmemiştir. Bu güçlükler, astronomik verilerle uyum sağlamak amacıyla sürdürülen çabalar içinde o zamandan beri birtakım değişikliklere yol açmıştır. Fakat buna rağmen teori ile gözlem arasındaki uyum arzu edilenden oldukça uzaktır. O sırada Max Planck Astrofizik Enstitüsünde bulunan tanınmış bilim insanı Halton Arp, aksini iddia edenler hakkında 1991 yılında şöyle demiştir: “Yirmi beş yıldır birikmekte olan ve artık ezici bir hâle gelen gözlemsel olguları göz ardı ediyorlar.”
Örneğin astronomlar, aralarında yaklaşık bir milyar ışık yılı mesafe bulunan galaksiler gözlemlediklerini ileri sürmektedirler. Galaksiler arasında gözlemlenen düşük göreli hızlar dikkate alındığında, başlangıçtaki tekdüze bir durumdan böylesine büyük bir ayrılığa ulaşılması yaklaşık iki yüz milyar yıl gerektirirdi; bu, evrenin tahmin edilen yaşından yaklaşık on kat daha uzundur.
Bir başka güçlüğü zikretmek gerekirse, evrende galaksilerin oluşumunu ve varlıklarını sürdürmesini açıklayacak kadar güçlü kütle çekim alanları meydana getirmeye yetecek miktarda madde bulunmadığı görülmektedir. Bununla birlikte bu tür uyuşmazlıklar uzmanlar tarafından genellikle fazla önemsenmeden karşılanır. Thomas Kuhn’un belirttiği üzere, “normal bilim”in temel kaygısı paradigmayı korumak, onu deyim yerindeyse düşmanca veriler karşısında savunmaktır.
Örneğin evrende galaksileri açıklayacak kadar madde yoksa ne yapılır? Başvurulabilecek stratejilerden biri, elektromanyetik alanlarla etkileşime girmediği ve dolayısıyla görünmez olduğu varsayılan karanlık madde denilen bir şeyi ortaya koymaktır. Bunun ölçülebilir tek özelliği kütle çekimidir ve fark edilebilir tek etkisi, kütle çekim alanını Büyük Patlama senaryosunun gerektirdiği düzeye yükseltmesidir. Tek bir karanlık madde parçacığının dahi hiçbir zaman tespit edilmemiş olmasını bir kenara bırakın; Büyük Patlama teorisinin savunucuları için galaksilerin varlığı yeterli kanıt gibi görünmektedir. Bazı otoritelere göre evrendeki bütün maddenin yaklaşık yüzde 99’u karanlıktır.
Bu da yeterli değilmiş gibi, görünüşe göre çok farklı özelliklere sahip iki tür karanlık madde varsaymak gerekmektedir: sözde sıcak ve soğuk karanlık madde. Bazı bilim insanları gerekli karışımın üçte bir sıcak ve üçte iki soğuk karanlık maddeden oluştuğunu ileri sürmüşlerdir.
Sıcak ve soğuk olmak üzere her iki tür karanlık maddenin yanı sıra, hâkim paradigmayı savunmak amacıyla başvurulabilecek başka parametreler de vardır. Örneğin kozmolojik sabitin de aslında işe yaradığı ortaya çıkmış ve bu nedenle yeniden kullanılmaya başlanmıştır. Diriltilen bu sabitin, evrendeki tahmin edilen enerji yoğunluğunun yaklaşık yüzde seksenini açıkladığı ileri sürülmektedir. Görünüşe göre, başlangıçta Einstein’ın evreninin neden çökmediğini açıklamak için ortaya konulan bu sabit, şimdi de galaksilerin neden birbirlerinden uzaklaşıp dağılmadığını açıklamak için kullanılmaktadır.
Bununla birlikte, sorunlu gözlemsel verileri açıklamaya yönelik çok sayıda kuramsal seçeneğin bulunmasına rağmen, Büyük Patlama kozmolojisinin bir kriz durumuna yaklaşmakta olduğu görülmektedir. Giderek artan sayıda bilim insanı, Halton Arp’ın görüşüne katılarak, gözlemsel olguların bu kuramın aleyhine sürekli biriktiğini ve artık paradigmayı savunmanın sağlam bilimsel uygulamayla bağdaşmadığı bir noktaya gelindiğini kabul etmektedir. Kopernikçi paradigmanın bu fırtınayı atlatıp atlatamayacağını ise zaman gösterecektir.
Bilimin hâkim paradigmalarının, açıkça aleyhlerine olan verilere rağmen böylesine bir inat ve hararetle savunulmaları, burada da ideolojik bir unsurun rol oynuyor olabileceğini düşündürmektedir. Gerçekte bilim, iddia ettiği gibi tamamen akılcı bir faaliyet değildir; nihayetinde onu yapanlar bilgisayarlar değil, insanlardır. Bilimin paradigmalarının, yalnızca soğukkanlı ve ihtiyatlı varsayımlardan; sırf hipotez olarak ileri sürülen önerilerden daha fazlası olduğuna inanmak için güçlü sebepler vardır. Görünüşe göre en üst düzey paradigmalar bundan daha ağır bir anlam taşımaktadır; bu da onların “mit” olarak adlandırılmasını kısmen haklı kılmaktadır.
Fakat başlangıçta da söylediğim gibi, bütün mitler aynı değildir; tıpkı onları benimseyen insanların aynı olmaması gibi. Hatta bana göre bir insanın değeri ve itibarı büyük ölçüde benimsediği mite bağlıdır; bir bakıma insan, inandığı şeye dönüşmektedir. Buna şunu da eklemek isterim: İhtiyatlı davranmak için bundan daha güçlü bir gerekçe şimdiye kadar hiç ortaya konulmamıştır.
Tam anlamıyla söylemek gerekirse, “mit” terimini bilimin paradigmalarına uygulamak suretiyle bu kavramı değersizleştirmiş olduk. Biz, tarihçilerin Aydınlanma adını verdikleri dönemin ardından yaygınlaşan olumsuz anlamı benimsedik; o dönemde insanlar bilimin, bizi ilkel çağların çocuksu hayallerinden nihayet kurtardığını düşünüyorlardı. Bu bakış açısında mit, yalnızca olgunun karşıtı olarak görülmektedir; en iyi ihtimalle hoş veya teselli edici bir kurgu olarak değerlendirilmektedir.
Hatta bu tür kurguların vazgeçilmez olduğu da kabul edilebilir; birtakım mitsel süslemeler olmaksızın hayatın katlanılmaz derecede tekdüze ve umutsuz olacağı söylenebilir. Fakat hakikat meselesine gelince, başvurulacak yerin Bilim olduğu ileri sürülmektedir.
Modernizm çağında mite ilişkin hâkim görüş buydu. Fakat bilindiği üzere bu çağ artık hem felsefî hem de kültürel bakımdan sona yaklaşmaktadır. Genel olarak postmodernizm adı verilen yeni bakış açısı eski anlayıştan kopmaktadır. Eskiden daha çok yerleşik dinî, kültürel ve siyasî normlara, kısacası gelenek kokusu taşıyan her şeye yöneltilen yapısökümcü gayret, şimdi bilimsel Aydınlanma’nın kendisine yöneltilmiştir. Suçlayanlar artık suçlananlar safına geçirilmektedir.
Bunda bir mantık ve belli ölçüde bir adalet vardır. Ancak geleneğin kökünden sökülmesiyle topluma verilen zarar bununla telafi edilmiş veya hafifletilmiş değildir. Ananda Coomaraswamy’nin eserlerini okuyanlar, gerçekte neyi kaybettiğimizi anlayacaklardır. Çünkü modern hayatın maddî avantajlarına rağmen son derece yoksullaşmış bulunuyoruz. Dahası, gerçekten “gerekli olan tek şeyi” kaybetme noktasına gelmiş durumdayız. Varlığımızın kaynağından, tarihte hiç olmadığı kadar kopmuş olduğumuz için, hayatın geçici olmayan bir anlamı ve amacı bulunduğunu neredeyse bütünüyle unutmuş bulunuyoruz.
Ne var ki, bunu bize ne modern bilim ne de onun postmodern eleştirmenleri öğretebilir. Bunun için sahih mite ihtiyaç vardır; yani hakikatin en yüce ifadesi olarak kutsal gelenekle ayrılmaz biçimde bağlı bulunan mite. Ananda Coomaraswamy’nin dediği gibi böyle bir mit, **”kelimelerle ifade edilebilecek mutlak hakikate en yakın yaklaşımı bünyesinde barındırır.”**⁸ Bu, alışık olduğumuz olumsuz anlamdaki “mit”ten gerçekten de çok farklıdır.
Bununla birlikte, ne kadar yüce olursa olsun, mit tek başına bizi kurtaramaz, özgürleştiremez veya aydınlatamaz. Geleneksel anlayışa göre aydınlatıcı mit, uygun şartlar altında kabul edilmelidir. Bu şartlar, alıcıya yahut müride ilişkin birtakım nitelikleri de içerir; bunların başında ise śraddhā, yani iman gelir. İman olmaksızın ne maneviyat ne de gerçek aydınlanma mümkündür.
İşte benim kanaatime göre modern bilim tam bu noktada manevî alana temas etmektedir. Bilim burada hakiki dinin müttefiki olarak değil, imanın önünde bir engel, onu bozan ve ona karşı çıkan bir unsur olarak sahneye çıkmaktadır. Burada karşı karşıya gelen şey birbirine zıt mitlerdir; çatışan mitolojilerdir; dilerseniz buna mit ile karşı-mit arasındaki mücadele de diyebilirsiniz.
Bunu biraz daha açık biçimde anlamaya çalışalım. Geleneksel mitin basit görünüşü veya kaba lafzî anlamı bizi yanıltmamalıdır. Çünkü böyle bir mit, çözümleyici akla değil, sezgisel akla, bazen “kalbin gözü” diye adlandırılan yetiye hitap eder; ne yazık ki modern uygarlık bu yetiyi köreltmek için büyük çaba harcamıştır.
İşte bu yüksek anlamdaki “mit”, “kelimelerle ifade edilebilecek mutlak hakikate en yakın yaklaşımı” oluşturmaktadır. Buna karşılık bilimin “mit” diye adlandırdığımız paradigmaları, sahip oldukları içeriği yalnızca akılcı zihne sunarlar. Burada sır yoktur; daha yüksek hakikat düzeylerine herhangi bir gönderme de bulunmaz. Tam tersine, bunlar aşağı dünyaya ait bir hakikat ikamesi, zihnin bir tür putu olan “yarı-hakikati (quasi-truth)” sunarlar ve böylece manevî görüşümüzün önüne engel olurlar.
Elbette bunların bilimsel araç olarak, yani tam anlamıyla paradigma olarak meşru bir kullanım alanı vardır; örneğin artık terk edilmiş olan Newtoncu paradigmayı düşününüz. Paradigmalarla ilgili sorun ise onların mutlaklaştırılma eğiliminde olmalarıdır. İşte putperestlik tam bu noktada başlar; bilimin paradigmaları da tam bu noktada karşı-mite dönüşür.
Bu tavrı benimsediğimi söylemekle günümüzün siyasî doğruculuğuna aykırı davrandığımın farkındayım. Bize, bilim ile din arasındaki meşhur çatışmanın artık eskimiş fikirlerden kaynaklandığı söylenmektedir. Gelecek çağda bu iki disiplinin tek bir teşebbüsün birbirini tamamlayan iki yönü olarak görüleceği; her birinin kendi uygun alanı içinde insanlığın iyiliğine katkıda bulunacağı ileri sürülmektedir. Bize, bütün hakikatlerin nihayetinde birbiriyle uyumlu olduğu teminatı verilmektedir.
Fakat bu uyum tablosu içinde, geleneksel biçimleriyle dinin, bilimin sözde hakikatlerine uyum sağlayabilmek için inançlarını “mitten arındırması (demythologizing)” gerektiği sürekli ileri sürülmektedir. Oysa unutulan şey, bilimin de kendi mitolojisine sahip olduğudur ve tartışılan sözde hakikatlerin de belirli bir anlamda mitsel olduğudur. Örneğin Darwinci insanın kökeni anlatısı, herhangi bir geleneksel yaratılış anlatısı kadar mitseldir; aradaki fark yalnızca bu mitlerin farklı değil, aynı zamanda birbirine karşıt olmalarıdır.
Dini mitten arındırmaya çalışanların gerçekten haklı oldukları bir nokta vardır. Benim itirazım ise yanlış şeyi mitten arındırıyor olmalarıdır. Onlar kutsal olanı terk edip kutsal olmayanı benimsemişlerdir. Şu ya da bu sahte mit adına, “kelimelerle ifade edilebilecek mutlak hakikate en yakın yaklaşımı” bir kenara atmışlardır.
Eski probleme yönelik bu yeni uzlaştırıcı yaklaşım aldatıcıdır. Benim iddiam şudur ki, bilimin öpücüğü dinin ölümüdür.⁹
İnsan, Hindu geleneğinde tasvir edilen Devalar ile Asuralar (tanrılar ile şeytanlar, iyi melekler ile kötü melekler) arasındaki amansız mücadeleyi hatırlamaktadır. Hatta şunu da eklemek isterim ki özellikle Darwinci öğreti, hem içeriği hem de kökeni bakımından açıkça asurik olarak nitelendirilebilir. Hatta Darwinizm, Bhagavad Gita‘da (16. bölüm, 8. ayet) dile getirilen asurik inancın özlü ifadesi olarak görülebilir: 
**”Derler ki: ‘Bu dünya hakikatten yoksundur; ahlâkî bir temeli ve Tanrısı yoktur. Erkek ile dişinin birleşmesiyle meydana gelmiştir ve sebebi yalnızca şehvettir; başka ne olabilir ki?'”**¹⁰
Hristiyan bakış açısından ise Darwinizm, gerçekten de Deccal’in, yani Yalanın Babası’nın ve insanın kurtuluşunun kadim düşmanının sahte miti olarak görülebilir.¹¹ Böylece burada yalnızca yanılan insanların inanç ve spekülasyonlarıyla değil, çok daha büyük ve çok daha tehlikeli bir şeyle karşı karşıya bulunduğumuz anlaşılmaktadır.
Aziz Pavlus’un şu sözleri bu durumu ifade etmektedir:
“Çünkü bizim mücadelemiz et ve kana karşı değil; yönetimlere, hükümranlıklara, bu karanlık dünyanın egemenlerine ve göksel yerlerdeki kötülüğün ruhsal güçlerine karşıdır.” (Efesliler 6:12)
Bundan çıkan sonuç şudur: Kutsal geleneğin koruyucu sınırları dışında kalan bir kimsenin bu mücadeleden yara almadan çıkma ihtimali son derece düşüktür. Ne kadar bilgili veya ne kadar parlak olursak olalım, böyle bir durumda bulunduğumuz konum en iyi ihtimalle son derece güvencesizdir. Hatta normalde hayal edebileceğimizden çok daha tehlikelidir; çünkü asurik mite kapılmak küçümsenecek bir şey değildir.
Darwinizm örneği kuşkusuz istisnaidir. Daha önce de gördüğümüz gibi, Darwinci paradigma bilimsel açıdan bile açık başarısızlığıyla diğerlerinden ayrılmaktadır. Fakat bilimin diğer paradigmaları hakkında ne söylenebilir? Onlar da geleneksel dünya görüşüne aynı şekilde karşı mıdır?
Bugün bilimde kullanılan paradigmaların sayısı elbette çok fazladır. Çağdaş bilimin yapısı son derece karmaşıktır ve kelimenin tam anlamıyla “paradigma içinde paradigmalar” bulunmaktadır. Bununla birlikte felsefî ve kültürel bakımdan en önemli olanlar en üst düzey paradigmalardır. Egemen bilim anlayışını asıl şekillendiren de bunlardır.
Özellikle, günümüzdeki Weltanschauung‘un (dünya görüşünün) büyük ölçüde benim ele aldığım üç paradigma tarafından belirlendiği ileri sürülebilir: Newtoncu, Darwinci ve Kopernikçi paradigmalar. Benim kanaatime göre bu üçü de geleneksel dünya görüşüyle uzlaştırılamaz bir karşıtlık içindedir.
Darwinizmi zaten asurik bir mit olarak tanımladığımıza göre, şimdi geriye Newtoncu ve Kopernikçi iddiaları ele almak kalmaktadır. Elbette kısa konuşmak zorundayım; fakat hiç değilse meselenin özüne temas etmeye çalışacağım.
Mekanik bir evrende manevî hayat diye bir şeyin olamayacağını görmek nispeten kolaydır; çünkü böyle bir evrende gerçekte hayatın kendisi de var olamazdı. Bir amip bile Newtoncu bir dünyada varlığını sürdüremezdi. Peki neden?
Çünkü hiçbir canlı organizma, kendisini meydana getiren parçaların toplamına indirgenemez. Bu gerçek, en azından Aristoteles’ten beri filozoflar tarafından çok iyi bilinmektedir ve bugün bazı önde gelen biyologlar tarafından yeniden keşfedilmekte ve yeniden vurgulanmaktadır.
Buna karşılık geleneksel kozmolojiler, gerçek kozmostan söz ederler; yalnızca bitkilerin ve hayvanların yaşadığı değil, aynı zamanda sanatçılara ve şairlere, mistiklere ve azizlere de yurt olan dünyadan. Gerçek evren mekanik bir sistem olmaktan çok uzaktır; aksine o, hakikatte bir teofanidir, yani Vedaların nāma, Platon’un İdealar, Aziz Pavlus’un ise “Tanrı’nın görünmeyen şeyleri” diye adlandırdığı hakikatlerin tezahürüdür. Şunu da unutmamak gerekir ki, kalbi temiz olan kimseler için bu evren “O’nun ezelî kudretini ve ulûhiyetini” de yansıtmaktadır (Romalılar 1:20).
Geleneksel anlamda kavranan kozmos ile Newtoncu dünya arasında bundan daha büyük bir farklılık tasavvur edilemez. Bu ikisi yalnızca birbirleriyle bağdaşmaz değildir; aynı zamanda birbirlerinin tam karşıtıdır. Geleneksel kozmos, tükenmez zenginliği sebebiyle kavrayışımızı aşarken; Newtoncu dünya ise boşluğu, yoksulluğu ve hayal gücüne bile meydan okuyan fakirliği sebebiyle kavrayışımızın dışındadır.
Newtoncu bir kozmolojinin insan kültürü üzerindeki etkisinin son derece boğucu olacağını da gözden kaçırmamalıyız. Huston Smith’in çok isabetli biçimde ifade ettiği gibi:
“Anlamsız bir dünyada anlamlı bir hayat nihayetinde mümkün değildir.”
Kopernikçi paradigmanın yetersizliğini görmek ise belki daha güçtür. Çünkü bu paradigma uzay ve zamanda bizden çok uzak olan şeylerle ilgilidir; dolayısıyla alışık olduğumuz dünyadan da uzaktır. Bununla birlikte Güneş’in, Ay’ın ve yıldızların geleneksel dünya görüşünde son derece önemli bir yer tuttuğu hatırlanmalıdır. Davud’un meşhur Mezmuru’nda şöyle okunur:
“Gökler Tanrı’nın yüceliğini anlatır; gökkubbe O’nun ellerinin eserini ilan eder.” (Mezmurlar 19:1)
Oysa Kopernik ilkesine göre büyük ölçekte kozmos hiçbir küresel yapı, hiçbir hiyerarşik mimari, hiçbir örneklik (exemplarism) veya tasarım izi göstermez; yalnızca yulaf lapası içindeki kuru üzümler gibi rastgele dağılmış maddeden ibarettir.
Darwinci paradigma Tanrı’yı hayatın Yaratıcısı olarak inkâr ederken, Kopernikçi paradigma O’nu evrenin Mimarı olarak inkâr etmektedir. Maddenin ortalama yoğunluğunun uzayın her yerinde sabit olduğu varsayımı, alan denklemlerine çözüm bulmak için faydalı bir yöntem olabilir; fakat insanlığın ezelî hikmetiyle bağdaşması son derece güç görünmektedir.
Neyse ki bilim belirli ölçüde kendi kendini düzelten bir faaliyettir; yani hatalı paradigmalar sonunda yerlerini yenilerine bırakırlar. Newtoncu paradigma zaten terk edilmiştir; Darwinci ve Kopernikçi paradigmalar ise bugün ciddi biçimde sorgulanmaktadır.
Thomas Kuhn’un ileri sürdüğü gibi, başarısız paradigmalar bilim camiası yeni bir paradigmayı kabul edinceye kadar korunuyor olabilir. Fakat bilimsel kurumlar asgarî düzeyde de olsa dürüstlüklerini korudukları sürece, sonunda bu değişim gerçekleşmektedir. Bilim devam eden bir süreçtir ve onun paradigmaları hiçbir şekilde dokunulmaz değildir.
Gerçekte dokunulmaz olan yegâne şeyler, kutsal geleneğin özünü oluşturan temel unsurlardır. Kutsal geleneğin ayırt edici özelliği, insanüstü ve sırf tarihî olmayan bir kaynağa sahip olmasıdır. Bu da, sahih geleneğin, doktrinden ritüele, ahlâk kurallarına kadar bütün temel unsurlarıyla bir bakıma ezelîlikten pay aldığını ifade eder.
Kutsal geleneği kabul etmek veya reddetmek bizim devredilemez tercihimizdir. Fakat şunu bilmeliyiz ki kutsalın dışında kesinlik, mutlak ve kalıcı hakikat diye bir şey yoktur.
(Wolfgang Smith, “Science and Myth: The Hidden Connection”, The Essential Sophia, ed. Seyyed Hossein Nasr – Katherine O’Brien (Bloomington, Indiana: World Wisdom, 2006), 219–232.)

Wolfgang Smith
(18 Şubat 1930 – 19 Temmuz 2024), matematikçi, fizikçi, bilim filozofu, metafizikçi, Roma Katoliği ve Gelenekselci Metafizik Ekolü’nün bir üyesidir. Dr. Smith’in hayatı ve düşüncesini anlatan bir belgesel halen hazırlanmaya devam etmektedir.
