BİR HALKIN YALNIZLIĞI: KÜRTLER VE KURTARICILARI

0
images (2)

Bir halkın yalnızlığı bir insanın yalnızlığına benzemez. Bir in­sanın yalnızlığı çok uzun sürmez. Çoğu kere bilinçli bir seçim­dir bir insanın yalnızlığı. Oysa yalnız bırakılır halklar. Önce yal­nız bırakılır. Bu yalnızlaştırılma süreci aidiyetlerden koparılma ile başlar. Toprağıyla, an’ane­siy­le, geçmişiyle, birlikte yaşadığı insanlarla bağları koparılır. Yalnız kaldığını fark edemez çoğu kere halklar; çevresinde kendisine yalnızlığını göstermeyecek bir duvar örülmüştür çoktan. Yalnız kaldığını hissettiğin­de kendine dost görünenlere yönelir. Ama çoğu kere artık eski bağlar çoktan kopmuş; iş işten geçmiştir.

Sömürgecilik tarihi yalnız bırakılmış halkların acı hikâyeleriyle doludur. Efendi önce halkı kendisine yabancılaştırır ve sonra kurtarıcı edasıyla gelir.

Bunları düşününce Türkiye’de Kürtlerin derin bir yalnız­lığın içine çekilme çabalarını görüyorum. Bir tür toplum­sal proje sanki bu. Genel olarak gözlemlediğimde Kürt gençlerinin herhan­gi bir aidiyet duygusuna sahip ol­madan yetiştirildiklerini gö­rüyorum. Ay yıldızlı bayrak düş­manlığı, Türklerin Kürtleri sö­mürdükleri, Kürt topraklarının Araplar Farslar ve Türkler tarafından bölüşüldü­ğü yolunda bir yığın elden düşme yaklaşımla hayata bak­tıklarını görüyorum. Hatta Zerdüşt olduklarını aslında Müslüman olmadıklarını zorla Müslüman yapıldıkları­nı iddia eden bir çevre bile var. Dahası da var. Kürtlerin as­lında bu toprakların yerli halkı olan Ermenileri katlettiklerini ve onların toprağı üzerine oturduklarını iddiasını da her fırsatta dile getiren Kürt ulusalcılarının haddi hesabı yok. Aslında bu tablonun daha da vahimi var… Kürtlerin silahlı güçleri olarak lanse edi­len güçlerin söylemleri dı­şında söylem geliştiren herkesi, dev­şirme Kürt ve hain Kürt gibi nitelemelerle devre dışı bırakma çabaları da var. Örneğin “AKP’nin kürdü” ifadesinin bir öte­kileştirme aracı olarak kullanıldığı herkesin malumu. Sadece KÜRTLÜK bile yetmiyor görüyorsunuz. O bile bir aidiyet değil.

Şimdi bu tabloya baktığımızda bir halkı halk yapan hiçbir aidiyetin olmadığını görmemek mümkün değil. Yapılan propaganda ile zihni allak bullak olmuş Kürt gençlerinin Bayrağı yok (Türklerin), toprağı yok (Ermenilerin), İslam’ı yok (köken olarak Zerdüşt olduklarını söylüyorlar (!)), dostları yok (Türk Arap ve Farslar onların düşmanı ve kendi gibi düşünmeyenler da hain) ? Peki, soruyorum size Kürtleri bu coğrafyaya ait kılan ne? Böyle bir halk bu coğrafyada yaşayabilir mi? Bu anlayışla ortaya çıkan insanların bölgede kendileri ile bile geçinmeleri mümkün mü? Böyle bir halkın bu topraklarda varolma şansı var mı?

Kürt toprakları üzerinde emelleri olan insanlar için Kürtlerin bir obje olarak görülmesi doğal görülebilir. Eğer siz Ortadoğu’yu tasarımlamak istiyorsanız elbette oranın etnik, sosyal, kültürel ve siyasi durumlarını iyi analiz etmeniz gerekmektedir.

Kürtler bu açıdan hem yaşadıkları coğrafya hem de siyasi ki­mi sorunlar sebebiyle özellikle 80’lerden[1] sonra daha bir önem kazanmışlardır. Yapılması gereken ilk iş halkın aidiyet duy­gularını ortadan kaldırıp toprağına yabancılaştırmaktır. Bu asır­lar boyu yapılmış ve Afrika da bu şekilde sömürülmüştür.

Sorun eksenli yalnızlaştırma çabaları ile ortaya konan söylemler Kürt mahallesine pazarlanırken öte yandan yani Kürt olmayan bölgelere de başka bir anlayış pazarlanmaktadır.

Sömürgeci efendilerden devşirilmiş ilkellik imajının yeniden üretilmesi

Sömürgeci egemen olmak istediği toprakların halkı hakkında önce uyduruk bir imaj oluşturmuştur. Çocukluğumuzdan Afrikalılardan İlkel vahşi barbar hatta insan eti yiyen yamyamlar olarak söz edildiğini işitmişsinizdir. Kızılderilileri kelle avcısı ve kafa derisi yüzücüsü olarak anlatmışlardı. Türkiye medyasının Kürt imajı yoğun göç veren illerden Batı illerine giden mağdur insanların oluşturduğu imaj ile perçinlenmiş olsa da aslında Kürtlerin bu toplumun en beyefendi geleneklerine en bağlı insanlar ol­du­ğunu herkes bilmektedir. Ancak gerek Sinemada ve Med­yada Doğu imajı çok farklıdır. Bu imajda: “Ağalar, sa­tılan kızlar, cehalet, çarpık ilişkiler, sahte şeyhler, çok eşlilik, vesaire gibi imgeler çokça kullanılmaktadır. Bu ima­ja en çok katkı sunan Kemal Sunal filmleri ve Levent Kırca olmuştur. Kemal Sunal filmlerinin senaryolarının çoğunu Aziz Nesin ve Uğur Mumcunun yazdığını iddiası bir yandan şaşırtmakta bir yandan meseleyi anlamamıza katkı sunmaktadır. Bu iki yazarın insan ilişkilerine nasıl baktıklarını anlarsak Doğuya nasıl baktıklarını da anlamış oluruz. Ben bu işin ayrıntısına girmiyorum.

Konya’da bir arkadaşın tayini Doğuda bir ilçeye çıkmıştı. Yanındaki “bu ilçenin adını duyunca aklına ne geliyor” diye sorunca O “kıllı kıllı adamlar geliyor aklıma” demişti..

Medyada Doğu imajı öteden beri hasarlı. Yeşilçam bu imajı epeyce çarpıttı ve sömürdü.”

Bu imajın Kürtlerin yalnızlaştırılmaları çabasına önemli katkılar sunduğuna kuşku yok. Bilinçli ya da bilinçsiz bu çabalar Kürtlere bakışı olumsuz yönde etkilemiş ve bütün Kürtler yeme içme bilmeyen, kaba saba insanlar olarak betimlenmiş; bütün yaşanan olumsuzlukların sorumlusu olarak onların cehaleti gösterilmiştir.

Peki, hiç mi sorun yok?

“İnsanlık tarihi komplolar değil sorunlar tarihidir” diyor bir yazar. Yani bir yerde komplo varsa orada mutlaka sorun vardır. Sorunu görmeyip komplolardan söz etmek en önemli yanılgılardandır.

Kürtlerin yaşadığı bölgede sorunsuz bir coğrafyadan söz etmek aptallık değilse ihanettir. Ama sorunun çözümü için ortaya konan çoğu şey aslında sorunun önemli bir parçası. Yani aslında sanki sorunu kalıcı kılmak için üretilen bir şey. Yani sorunu çözme çabası aslında sorunu kalıcı kılma çabası olarak ortada durmaktadır.

O halde sorundan söz edenlerin çözümde kullandıkları argümanlarının ne olduğunu tespit etmek önemlidir. Yukarıda sıraladığım bakış açısı Kürtlerin sorununu çözebilir mi? Yoksa bu sorunu daha derin ve kalıcı mı yapar? Kürtleri bu coğrafyada yaşama imkânını ehlinden alan bu yaklaşımların ardındaki amacı fark etmeyişinizi sağlayan şey sizin sorun eksenli düşünmenizdir. Sorun eksenli düşünürken aslında bir an kendinizin bile sorun haline geldiğinizi görmenizi bile fark etmez olabilirsiniz. O halde sorundan söz edenlerin hangi çözümleri öne sürdüğünü ve bu çözümlerin sorunu ortadan kaldırma gücü olup olmadığını iyi irdelememiz gerekmektedir.

Özellikle Diyalektik Materyalizmden beslenen bir anla­yış sınıf ve etnik çatışmalardan medet umarak karşıt güç­lerin savaşından devrim türeyeceği gibi anlayışla meseleye eğilmişlerdir. Bu çevreler her tür mağduriyeti kendi propagandaları için malzeme olarak kullanmayı iş edin­miş­ler­dir. Bu noktada Marxist Leninist guruplar Kürt­lerin yaşadıkları bölgenin mağduriyet açı­sından çok elverişli olduğunu fark etmişlerdir. Bu noktada bü­tün güçlerini burada­ki varolan mağduriyeti oldukça abartarak kullanmak ya da yeni mağduriyetler üretmek üzerine yoğun­laştır­mış­lardır. Bu noktada Kürtlerin kendilerine ait olan her şeyi görmezden gelerek yeni bir Kürt imajını Ülkeye pazarla­ma noktasında çok da zorluk çekmemişlerdir. Faşiz­min tek­tip­leştirme çabalarının ürettiği mağduriyete karşı herkesin herkesle savaşı tezi bölgenin bir bilinmezliğin kucağına itilmesini ge­tirmiştir. Yüzbinlere varan can kaybı, on milyonlara varan göç her ailenin mağduriyetten bir biçimde pay almasını getirmiştir.

O halde Faşist ve Diyalektik Materyalist anlayışın sorun çözme özellikleri bulunmamaktadır. Birisi tektipleş­tir­me çabasıyla büyük zulümlere kapı açarak insanların kin ve nefretini kazanmakta öteki ise zaten hayatı bir savaş ve çatışma olarak görerek barış gibi bir amaç taşımamak­tadır.

Peki, çözüm ne?

Bir kere Kürtler aidiyet sorunlarını gidermek durumun­dadırlar. Kendilerine bu topraklarda ortak kaderi pay­laşmış insanlardan başka dost olmayacağını bilmelidirler. Asırlarboyu altında yaşadıkları bayraklarına sahip çıkmalı onları ikidebir tehdit olarak sallayan kirli ellerden almalıdırlar.

Kendi kültürel değerlerine sahip çıkmalı her sorunun silahla çözüleceği yanılsamasından kurtulmalıdırlar. Bu konuda Kürt bilgelerinin sözlerine kulak vermeli, 19 yüzyılda üretilmiş elden düşme ideolojilerin dünyada hiçbir halkın derdine derman olmadığını anlamalıdırlar.

Kendi tarihsel ve kültürel değerlerinin farkında olmalı, gelenekle, bu toprakla, bu toprakta binyıllık ilişkileri ile bağlarını koparacak hiçbir yaklaşıma yüz vermemelidir.

[1]     İran devriminin öncelikle Türkiye’deki Kürt bölgelerini etkileyeceği düşünülmüştü.

Bir yanıt yazın