Cervantes’in Hor Gördükleri

0
images

Edmund Husserl 1935’te ölümünden üç yıl önce Viyana ve Prag’da Avrupa hümanizmasının bunalımı üzerine ünlü konferanslarını verdi. “Avrupalı” nitelemesi ona göre coğrafi Avrupa’nın ötesine (örneğin Amerika’ya) uzanan ve eski Yunan felsefesiyle doğmuş olan manevi bir kimliği belirtiyordu. Ona göre bu kimlik tarihte ilk kez dünyayı (bütünlüğü içinde dünya) çözülmesi gereken bir soru olarak ele alıyordu.
Dünyayı şu ya da bu pratik gereksinimi doyurmak için degil, “bilmek tutkusu insanı egemenliği altına aldığı” için sorguluyordu.  Husserl’in sözünü ettiği bunalım, ona göre o kadar büyüktü ki, Avrupa’nın kendisinden sonra yaşayıp yaşayamayacağını merak ediyordu. Bu bunalımın köklerinin Modern Çağın başında, Galilei’ de ve Descartes’ta, tek yanlı bir özelliğe sahip Avrupa bilimlerinde yattığına inanıyordu. Bu bilimler dünyayı basit bir teknik ve matematik araştırma nesnesi durumuna indirgemiş ve yaşamın somut dünyasını (onun deyimiyle die Lebenswelt) dışlamışlardı. Bilimlerin gelişmesi insanı uzmanlık alanlarına yöneltti. Bilgilenmesi arttıkça insan, hem bütünlüğü içinde dünyayı, hem kendisini gözden kaçırıyor ve böylece yokolup gidiyordu. Bu yokoluşu büyülü bir biçimde dile getiren de  Husserl ‘in öğrencisi Heidegger’di: “Varlığın unutulması.” Descartes’ın “doğanın efendisi ve sahibi” olarak eğittiği insan, kendini aşan, geride bırakan ve kendisine sahip olan güçlerin (tekniğin, siyasetin ve tarihin) basit bir nesnesi durumuna düştü. Somut varlıgtnın, “yaşam dünyasının” (die Lebenswelt) bu güçler için artık hiçbir degeri yoktur; silinmiş ve unutulmuştur.
Modern Çağı basit biçimde mahkum eden bu bakışı ağır bir yargı olarak düşünmenin saflık olacagını sanıyorum. Ben daha çok iki büyük filozofun hem gerileme hem ilerleme olan ve insani her şey gibi sonunun tohumunu doğumunda taşıyan bu çağın belirsizligini açığa kavuşturduklarını söyleyeceğim.

Bu belirsizlik,filozof değil, romancı olduğum için kendimi daha çok bağlı hissettiğim Avrupa’nın son dörtyüz yılının degerini düşürmüyor gözlerimde. Aslında bana göre Modern Çağın kurucusu yalnız Descartes degil, Cervantes’tir de aynı zamanda.
İki fenomenolog Modern Çağı değerlendirirken büyük olasılıkla Cervantes’i gözden kaçırdılar. Buradan hareketle şunu söylemek istiyorum: Felsefenin ve bilimlerin insan varlığını unuttukları bir gerçekse de aslında bu unutulmuş varlığın aranmasından başka bir şey olmayan büyük bir Avrupa sanatının Cervantes’le birlikte oluştuğu çok daha belirgin biçimde ortaya çıkmıştır.
Heidegger’in Varlık ve Zaman ‘da çözümledigi ve bütün Avrupa felsefesi tarafından ihmal edildiğini söylediği yaşamın tüm büyük temalarını, romanın dörtyüz yılı (romanın Avrupa’da can bulmasının dörtyüz yılı) açıklamış, göstermiş ve aydınlatmıştır.

Roman, kendi mantığı ve kendi yöntemiyle yaşamın çeşitli yanlarını bir bir keşfetmiştir: Cervantes’in çağdaşlarıyla serüvenin ne olup olmadığını sorguladı; Samuel Richardson’la “insanın iç dünyasında olup bitenleri” irdelemeye, duyguların gizli dünyasını açığa çıkarmaya başladı; Balzac’la insanın tarihle olan derin bağlarını keşfetti; Flaubert’le günlük yaşamın o döneme kadar bilinmeyen yanlarını araştırdı; Tolstoy’la insanın karar ve davranışlarında akıldışının işe karışması sorununa eğildi. Zamanı inceledi; Mareel Proust’la yakalanamayan geçmiş anı; James Joyce’la yakalanamayan şimdiki anı; Thomas Mann’la uzak çağlardan gelip adımlarımızı yönlendiren mitlerin rolünü sorguladı vb.

Husserl’in Avrupa tinselliğinin özü olarak gördüğü “bilme tutkusu” insanın somut yaşamını incelemek ve “varlığın unutulması”na karşı korunmak, “yaşamın dünyası”nı sürekli ışık altında tutmak için ona egemen oldu. Hermann Broch’un takıntısını bu anlamda anlıyor ve paylaşıyorum: Yalnızca bir romanın keşfedebileceği şeyi keşfetmek. Bir romanın varoluşunun tek nedeni budur. Yaşamın o zamana kadar bilinmeyen bir yanını keşfetmeyen roman ahlaka aykırıdır. Romanın tek ahlakı bilgidir. Şunu da ekliyorum: Roman Avrupa’nın eseridir; değişik dillerle gerçekleşmesine karşın buluşları bütünüyle Avrupa’nındır. Buluşlann ardarda gelişi (yazılanların toplamı değil) Avrupa romanının tarihini oluşturmuştur. Bir yapıtın değeri (yani buluşunun getirdikleri) ancak bu uluslarüstü bağlam içinde bütünüyle görülebilir ve anlaşılabilir.
Tanrı evreni ve değerler düzenini yönettiği, iyiyi kötüden ayırdığı, her şeye bir anlam verdiği yeri yavaş yavaş terkederken Don Kişot evinden çıktı ve artık dünyayı tanıma gücünden yoksundu. Don Kişot yüce yargıcın yokluğunda, birdenbire korkunç bir karmaşıklık içinde ortaya çıktı; tek tanrısal doğru, insanların paylaştığı yüzlerce görece doğruya ayrıştı. Böylece Modern Çağla birlikte roman imgesi ve modeli de doğmuş oldu. Descartes’la birlikte her şeyin temeli olan düşünen ben’i anlamak ve böylelikle evrenin karşısında tek başına durmak, Hegel’in haklı olarak kahramanca diye nitelediği bir tutumdur. Cervantes’le birlikte dünyayı belirsiz anlamlı olarak algılayan, tek bir doğru yerine birbirleriyle çelişen görece doğrular (kişilik adı verilen imgesel ben’lerdeki doğrular) karşısında kalan insanın elindeki tek kesinlik belirsizliğin bilgeliği’dir. Bu da onun gerçekten zor durumda olduğunu gösterir.

Cervantes’in büyük romanı ne demektir? Bu konuda çok şey söylenmiş. Kimileri bu romanda Don Kişot’un kapalı idealizminin akılcı bir eleştirisini gördüklerini söylüyor. Kimileriyse aynı idealizmin yüceltilmesi olarak görüyorlar yapıtı. Romanın temelinde bir sorgulama değil, ahlaksal bir tavır görmek istediklerinden her iki yorum da yanlış.
İnsan, iyiliğin ve kötülüğün açık seçik ayırdedilebileceği bir dünya diliyor, çünkü anlamadan önce yargılama isteğini doğuştan ve önlenemez bir biçimde içinde taşıyor. İdeolojiler ve dinler bu istek üzerine kurulmuştur. Romanla ancak açık ve dogmatik söylemlerindeki göreceli ve belirsiz anlamlı dili çevirirlerse uzlaşabilirler. Birinin haklı olmasını isterler: Anna Karenina bağnaz bir despotun kurbanıdır ya da Karenina ahlaksız bir kadının kurbanıdır. K masumdur ve adil olmayan mahkemece ezilmiştir ya da mahkemenin arkasında tanrısal adalet vardır ve K suçludur. Bu “ya da”lar insani olguların özündeki göreceliğe katlanamama yetersizliğini, Yüce Yargıcın yokluğuna doğrudan bakamama yetersizliğini içerirler. Bu yetersizlik yüzünden romanın bilgeliğini (belirsizliğin bilgeliğini) anlamak zordur.
**
Don Kişot önünde açılan uçsuz bucaksız bir dünyaya doğru yola çıktı. Oraya özgürce girebilir ve istediği an evine dönebilirdi. İlk Avrupa romanları sınırsız gibi gözüken bir dünyada yolculuklardır. Kaderci Jacques ile Efendisi’nin başında iki kahraman yolun ortasındadır; nereden gelip nereye gittikleri bilinmez. Başı ve sonu olmayan bir zaman içinde, sınırsız bir uzamda, geleceğin hiçbir zaman bitmeyeceği Avrupa’nın ortasındadırlar. Diderot’dan yarım yüzyıl sonra Balzac’ta ufuk, modern yapıların arkasındaki bir manzara gibi kaybolmuştur: Bu modern yapılar polis, yargı, ticaret ve cinayet dünyası, ordu, devlet gibi toplumsal kurumlardır. Balzac’ın dönemi Cervantes’in ve Diderot’nun mutlu aylaklığını tanımaz artık. Tarih adı verilen trene binmiştir. Binmesi kolay, inmesi zor bir trendir bu. Ama bu tren hiç de ürkütücü değil, hatta çekicidir; bütün yolcularına serüvenler ve bu serüvenlerle birlikte yüksek ve parlak görevler vaadeder.

Daha sonra Emma Bovary için ufuk bir çit kadar daralır. Serüvenler öte yandadır ve özlem dayanılmaz boyutlardadır. Günlük yaşamın sıkıcılığı içinde düşler ve hayaller önem kazanır. Dış dünyanın yitip giden sonsuzluğunun yerini ruhun sonsuzluğu almıştır. Bireyin yeri doldurulamaz tekliğinin hayali, Avrupa’nın en güzel hayallerinden biri, gelişmeye başlar.
Ama tarihin ya da tarihten geri kalanın, sınırsız gücü olan bir toplumun insanüstü gücünün insanı egemenliği altına almasından sonra, ruhun sonsuzluğu düşü büyüsünü yitirir. Vaadedilen yüksek ve parlak görevler değildir artık, olsa olsa bir kadastm memurluğudur. K mahkeme karşısında, K şato karşısında ne yapabilir? Fazla bir şey değil. Eskiden Emma Bovary’nin yaptığı gibi bir hayal kurabilir mi hiç değilse? Hayır tuzak korkunçtur ve bütün düşünce ve duygularını bir aspiratör gibi emer; davasından ve işinden başka bir şey düşünemez. Ruhun sonsuzluğu, varsa eğer, insan için hemen hemen gereksiz bir fazlalıktır artık.
Romanın yolu Modern Çağın tarihine koşut gibidir. Geriye dönüp şöyle bir baktığım zaman şaşılacak derecede kısa ve kapalı gözüküyor. Üçyüz yıllık bir yolculuktan sonra bir kadastro memuru kılığında köyüne dönmüş Don Kişot değil midir bu?
Eskiden kendi serüvenlerini kendi seçmek amacıyla yola çıkmıştı. Şimdi ise şatonun altındaki bu köyde seçme hakkı yoktu. Serüven emredilmiştir ona; dosyasındaki bir yanlışlık yüzünden yönetirole uyuşmazlığı olan bir sefil. Üçyüz yıl sonra, romanın ilk büyük teması olan serüvene o halde ne oldu?
Kendisinin parodisi haline mi geldi? Bu ne demektir? Romanın yolu bir paradoksla mı kapanıyor? Evet, düşünülebilir bu. Ve bir değil, birçok paradoks var. Aslan Asker Şvayk belki de son popüler romandır. Bu güldürü romanının aynı zamanda olayın orduda ve cephede geçtiği bir savaş romanı olması şaşırtıcı değil mi? Nasıl oldu da savaş ve iğrençlikleri güldürü konuları oldu?
Homeros’ta, Tolstoy’da savaşın anlamı bütünüyle açıktı: Güzel Helena ya da Rusya için savaşılıyordu. Şvayk ve yoldaşları nedenini bilmeden cepheye yönelider. Daha da şaşırtıcısı, merak bile etmemişlerdir bunu.
Ama Helena ya da vatan dışında ne olabilir bir savaşın nedeni? Kendisini yalnızca güç olarak göstermek isteyen basit güç mü? Daha sonra Heidegger’de göreceğimiz “istenç istenci” mi? Oysa bütün savaşların arkasında olmamış mıydı o? Kuşkusuz evet. Ama bu kez Hasek’te bütün akılcı kanıtlardan arınmıştı. Propaganda gevezeliklerine kimse inanmıyor. Onu üretenler bile. Güç çıplaktır. Kafka’nın romanlarındaki kadar çıplak. Aslında mahkemeye K’nın öldürülmesi hiçbir yarar sağlamayacaktır. Aynı biçimde şatoya da K’yı tedirgin etmek hiçbir şey getirmeyecektir. Niçin dün Almanya dünyaya egemen olmak istedi? Bugün
Rusya niçin aynı amacın peşinde? Daha zengin olmak için mi? Daha mutlu olmak için mi? Hayır gücün
saldırganlığı hiç çıkar gözetmez; güdüsüzdür; yalnızca . istencini ister; saf akıldışıdır. Kafka ve Hasek böylece bizi bu müthiş paradoksla yüzyüze getiriyorlar: Modern Çağda Descartes’çı akıl Ortaçağdan kalma bütün değerleri birbiri ardından kemiriyordu.  Ama aklın zaferinin kesin olduğu dönemde ona engel olabilecek bir değerler sistemi kalmadığından dünya sahnesine egemen olacak olan saf akıldışıdır (yalnızca istencini isteyen güç). En yetkin biçimiyle Hermann Broch’un Uyurgezerler inde ortaya konan bu paradoks, uç/ardan (bu adı vermek hoşuma gidiyor) biridir. Başkaları da var. Sözgelimi: Modern Çağ birbirinden farklı uygarlıklara bölünmüş insanlığın bir gün birleşeceği ve böylelikle sonsuz barışın sağlanacağı düşleri içindeydi. Bugün dünya tarihi nihayet bölünmez bir bütünlük oluşturuyor ama uzun zamandır düşleneo bu insanlığın birliğini gerçekleştiren ve ayakta tutan şey gezgin ve sürekli savaştır. İnsanlığın birliğinin anlamı şu: Hiç kimse bir yere kaçamaz.

Husserl’in Avrupa bunalımından ve Avrupa hümanizmasının ortadan kalkma olasılığından sözettiği konferanslar, onun felsefi vasiyeti olmuştur. Bu konuşmaları Orta Avrupa’nın iki merkezinde yaptı. Bu rastlantının çok derin bir anlamı vardır: Gerçekten de modern tarihinde ilk kez Batının ölümünü ya da daha doğrusu Varşova, Budapeşte ve Prag’ın Rus İmparatorluğunca yutulmasıyla kendinden bir parçanın kopartılmasını bu aynı Orta Avrupa gördü. Habsburg İmparatorluğunun başlattığı I. Dünya Savaşının doğurduğu bu felaket, bu imparatorluğun sonunu hazırlamış ve zayıf duruma düşmüş Avrupa’nın dengesini bir daha düzetmeyecek biçimde bozmuştur.
İnsanın yalnızca kendi ruhunun ucuheleriyle savaştığı mutlu dönemler, Joyce ve Proust’un dönemleri bitmiştir. Kafka, Hasek, Musil, Broch’un romanlarında ucube dışardan, tarihten gelmektedir; serüven trenine benzernemektedir artık tarih; kişisiz, yönetilemez, hesaba kitaba gelmez, kavranamaz ve hiç kimse kaçamaz elinden. Büyük Orta Avrupa romancılar toplulugunun Modern Çağın uç paradokslarını farkettiği, ele aldığı ve kavradığı dönemler (I. Dünya savaşı sonrası).
Ama onların romanlarını toplumsal ve siyasal bir vahiy, öneelenmiş bir Orwell gibi okumamak gerekir!
Orwell’in söyledikleri aynı güzellikle (belki de daha güzel biçimde) bir deneme ya da yergi yazısında söylenmiş olabilir. Buna karşılık bu romancılar, bir kez daha Broch’u analım, “yalnızca bir romanın keşfedebileceğini” keşfetmişlerdir: “Uç paradokslar”ın koşullarında tüm yaşam kategorilerinin birdenbire nasıl anlam değiştirdiklerini gösterirler: Bir K’nın eylem özgürlüğü bütünüyle boş bir şeyse serüven nedir? Niteliksiz Adam’ın entelektüelleri yarın yaşamlarını alıp götürecek olan savaştan en küçük bir kuşku duymuyorlarsa geleceğin ne anlamı vardı? Broch’un Huguenau’su işlediği cinayete üzülmemekle kalmayıp onu unutabiliyorsa suçun ne anlamı vardı? Ve bu dönemin tek büyük güldürü romanı olan Hasek’in yapıtında olaylar bir savaş ortamında geçiyorsa güldürüye ne oldu? K yatağında sevişirken bile şatodan gönderilen iki kişinin gözetimindeyse özel ve genel arasındaki fark nerededir? Ve bu durumda yalnızlık ne anlama gelir? Bir yandan bizi inandırmak istedikleri gibi bir yük, bir bunalım, bir uğursuzluk mu ya da tersine kolektivitenin her yerde ve her zaman ezdiği en büyük değer mi?
Roman tarihinin dönemleri çok uzundur (modaların eritici degişmeleriyle hiçbir ilgisi yoktur) ve romanın özellikle irdeledigi varlıgın şu ya da bu özelligiyle belirlenmiştir. Böylece sıradanlığın Flaubert’vari keşfindeki olabilirlikler ancak 70 yıl sonra James Joyçe’un dev yapıtıyla geregince geliştirilebilmiştir. Orta Avrupa romancılar toplulugunun 50 yıl önce başlattıgı dönem (uç paradokslar dönemi) henüz bitmiş degil bana göre.Uzun süredir romanın sonundan sözediliyor sık sık: Özellikle gelecekçiler, gerçeküstücüler, hemen hemen tüm öncüler. Bunlar romanın gelişme yolunda, köklü yeni bir gelecek yararına ve daha öncekine hiçbir biçimde benzerneyecek bir sanat yararına kaylıoldugunu iddia ediyorlardı. Roman tıpkı sefalet,
egemen sınıflar, eski model arabalar ya da silindir şapkalar gibi tarihsel adalet adına gömülecekti. Oysa Cervantes eger Modern Çagın kurucusuysa, mirasının bitmesi yazınsal biçimler tarihinde basit bir duraktan daha çok şey ifade etmeliydi: Modern Çagın sonunu bildirmeliydi. Bu nedenle roman nekrolojilerinden sözederken görülen mutlu gülümsemeler bana hoppaca geliyor Honpaca çünkü romanın ölümünü, çok acı ölümünü yasaklamalar, sansür, ideolojik baskı yoluyla) yaşamıının büyük bölümünü geçirdigim ve genellikle totaliter diye adlandırılan ülkede gördüm. O zaman romanın ölümlü olduğu bütün açıklığıyla ortaya çıktı; Modern Çağın Batısı kadar ölümlü. insani şeylerin göreceliği ve çok anlamlılığı üzerine kurulu bu dünyanın modeli olarak roman, totaliter evrenle uyuşmazlık içindedir. Bu uyuşmazlık, bir ayrılıkçıyı bir apparaçik’le*, bir insan hakları savunucusunu bir işkenceciyle karşı karşıya getiren uyuşmazlıktan daha derindir çünkü yalnızca siyasal ya da ahlaksal değil, aynı zamanda da varlıkbilimseldir. Bu şu anlama gelir: Tek bir doğru üzerine kurulu dünya ile romanın görece ve çok anlamlı dünyası birbirlerinden bütünüyle farklı maddelerden yoğrulmuştur. Totaliter doğruluk göreceliği, kuşkuyu, soruyu dışlar, dolayısıyla roman anlayışı adını verdiğim şeyle hiçbir biçimde uzlaşamaz. Ama Komünist Rusya’da büyük tirajlar yapan ve çok okunan yüzlerce binlerce roman çıkmıyor mu? Evet, ama bu romanlar varlığın fetbedilmesi uğraşını sürdürmüyorlar. Yaşamın hiçbir yeni alanını keşfetmiyorlar; yalnızca söylenmiş olanı onaylıyorlar. Varolma nedenlerı, şan ve şöhretleri, kendi toplumlarına yararlılıklarına, söylenenin ( söylenmesi gerekli olanın) anayianmasına bağlı. Hiçbir şey keşfetmeyince, benim romanın tarihi adını verdiğim keşiflerin sürekliliğine katılınıyorlar artık, bu tarihin dışma yerleşiyorlar, ya da: Bunlar roman tarihinden sonra/d romanlar.

Roman tarihi Rus Komünizmi İmparatorluğunda aşağı yukarı yarım yüzyıl önce durdu. Rus romanının Gogol’den Biely’ye uzanan büyüklüğüne bakınca müthiş bir olay bu. Romanın ölümü fantezist bir düşünce değil o halde. Olmuş bir şey. Ve şimdi romanın nasıl öldüğünü biliyoruz, kaybolmuyor; tarihin dışına düşüyor yavaşça, farkedilmeden ve hiç kimseyi etkilerneden ölüyor. Ama roman kendi iç mantığıyla yolunun sonuna gelmedi mi? Bütün olabilirliklerini, bütün bilgilerini ve bütün biçimlerini araştırınadı mı? Romanın uzun süre, artık kömürü kalmamış bir maden ocağına benzetildiğini duydum. Kaçırılmış fırsatlar, işitilmemiş çağrılar mezarlığına benzemiyor mu daha çok? Benim özellikle duyarlı olduğum dört çağrı var. Oyunun Çağrısı: Lawrence Sterne’in Centilmen Iıistranı Slıandy’nin Yaşamı ve İnançlan ve Denis Diderot’nun Kaderci Jacques ile Efendisi bugün bana 18. yüzyılın en büyük iki romanı, dev bir oyun gibi tasarlanmış iki roman gibi geliyor. Bunlar şimdiye kadar ulaşılamamış ve bundan sonra da ulaşılamayacak olan hafifliğin iki doruğu. Daha sonraki roman, gerçeğe uygunluğun zorlayıcılığı, gerçekçi dekor ve kronolojik kesinlikle kıskıvrak bağlandı. Bildiğimiz romanınkinden başka bir gelişme yolu (evet bir başka Avrupa romanı tarihi de tasarlanabilir) çizebilecek güçteki bu iki başyapıtın olanaklarını terketti.

Düşün Çağnsı: 19. yüzyılda uykuya yatmış olan imgelem Franz Kafka tarafından ansızın uyandırıldı. Kafka, onu izleyen gerçeküstücülerin tam anlamıyla gerçekleştiremedikleri bir işi başardı: Gerçekle düşü kaynaştırdı. Bu, aslında Novalis’in çok önceden sezdiği ama yalnızca Kafka’nın bir yüzyıl kadar sonra keşfettiği bir simya sanatı gerektiren, romanın eski bir estetik hırsıdır. Bu büyük keşif bir evrimin sonundan çok romanın, imgelemin bir düşteymiş gibi patlayabileceği yer olduğunu ve romanın gerçeğe uygunluğun kaçınılmaz zorlayıcılığını gösteren beklenmedik bir açılış tır. Düşüncenin Çağrısı: Musil ve Broch roman sahnesine parlak ve yüce bir anlayış getirdiler. ·Amaçları romanı felsefeye dönüştürmek değil, öykü üzerinde temellenen ve insan varlığını aydınlatmaya elverişli akılcı ve akıldışı, düşüncesel ve anlatısal bütün araçları harekete geçirmek, romanı en yüce zihinsel bireşim yapmaktı. Başarısı roman tarihinin sonu mudur, yoksa uzun bir yolculuğa mı davettir?
Zamanın Çağrısı: Uç paradokslar dönemi romancıyı zaman sorununu Proust’vari kişisel bellek sorunuyla sınırlamamaya, kolektif zamanın, Avrupa zamanının muammasıyla genişletmeye teşvik eder. Bu Avrupa, geçip gitmiş yaşamını bir bakışla yakalayan yaşlı bir adam gibi geçmişine bakmak, dökümünü yapmak, tarihini yakalamak için geriye dönen bir Avrupa’dır. Dolayısıyla da romanın o zamana kadar içinde hapsolduğu bireyseİ yaşamın sınırlarını aşmak ve uzarnma sayısız tarihsel dönemler sokmak (Aragon ve Fuentes denemişlerdir bunu) sorunu gündeme gelir. Ama romanın gelecekteki yollarını önceden belirlemek istemiyorum çünkü hiçbir şey bilmiyorum bu konuda. Yalnızca şunu söylemek istiyorum: Roman gerçekten kaybolmak zorundaysa bu, gücünün sonuna yaklaştığı için değil, artık kendisinin olmayan bir dünyada bulunduğu içindir.

Dünya tarihinin birleştirilmesi, Tanrının korkunç bir biçimde ortaya çıkmasına göz yumduğu bu insancıl düş başdöndürücü bir indirgeme süreciyle birlikte gerçekleşti. Şurası bir gerçek ki, indirgemenin beyaz karıncaları insan yaşamını eskiden beri kemirip durmuştur: En büyük aşk bile bir cılız anılar iskeletine indirgenmiş olarak biter. Ama modern toplum bu felaketi şaşılacak derecede arttırmıştır; insan yaşamı toplumsal işlevine indirgenmiştir; bir halkın tarihi taraflı yorumlara indirgenmiş, birkaç olaya indirgenmiştir; toplumsal yaşam siyasal mücadeleye, siyasal mücadele de yalnızca dünyadaki iki büyük gücün çatışmasına indirgenmiştir. İnsan, Husserl’in sözünü ettiği “yaşamın dünyası”nın acı bir şekilde karardığı ve varlığın unutulduğu tam bir indirgeme burgacın dadır. Oysa romanın varolma nedeni “yaşamın dünyası”nı sürekli bir ışık altında tutmak ve bizi “varlığın unutulması”na karşı korumaksa eğer, yaşaması bugün her zamankinden daha gerekli değil mi? Evet, ben öyledir diye düşünüyorum. Ama ne yazık ki roman yalnızca dünyanın değil, yapıtların da anlamını indirgeyen beyaz karıncaların saldırısına uğramıştır. Roman (her kültür gibi) gitgide kitle iletişim araçlarının eline geçiyor; dünya tarihinin birleştirilmesini isteyen bu kitle iletişim araçlan indirgeme sürecini yoğunlaştırıyor ve yönlendiriyorlar; bütün dünyaya herkes tarafından, bütün insanlık tarafından kabul edilebilecek aynı basitleştirilmiş şeyleri ve klişeleri dağıtıyorlar. Farklı organlarda farklı siyasal çıkarların ortaya çıkmasının pek az önemi var. Bu yüzeysel farkın arkasında ortak bir anlayış hüküm sürmektedir. Amerika ve Avrupa’daki Time’dan Spiegel’e kadar siyasal dergileri şöyle bir karıştırmak yeterlidir: Bunların tümü düzenledikleri içeriklere göre aynı dünya görüşünü yansıtırlar. Tümünde önemli ve önemsiz buldukları şeylere göre sıralanmış aynı başlıklar, aynı biçimler, aynı söz dağarcığı, aynı ti§lup, aynı sanat beğenisi görülür. Kitle iletişim araçlarının, siyasal farklılıklarının arkasına gizlenmiş bu ortak eğilimleri, çağımızın eğilimidir. Bana göre bu eğilim romanın eğilimine ters düşüyor. Romanın eğilimi karmaşıklıkların eğilimidir. Her roman okuyucuya şunu söyler: “Olaylar sandığından çok daha karmaşık.” Romanın bu evrensel doğrusu, sorudan önce gelen ve onu dışlayan basit ve çabuk yanıtların gürültüsü patırtısı içinde gitgide daha az duyulmaktadır. Zamanımızın anlayışına göre haklı olan ya Anna’dır ya da Karenina. Bize bilimin zorluğundan ve anlaşılamayan doğrudan sözeden yaşlı Cervantes’in bilgeliği ise can sıkıcı ve yararsız görülüyor. Romanın eğilimi sürekliliğin eğilimidir: Her yapıt daha önceki yapıtlara bir yanıttır, her yapıt romanın önceki deneyimlerini içerir. Ama zamanımızın eğilimi öylesine geniş, öylesine yoğun bir güncellik üzerine oturtulmuştur ki, ufkumuzun geçmişini atıyor ve zamanı yalnızca şimdiki ana indirgiyor. Bu sistem içine sokulmuş roman artık yapıt (geçmişi geleceğe bağlayan ve sürekli olmaya yönelik bir şey) kabul edilemez. Güncel bir olay, yarını olmayan bir eylemdir.

Roman “artık kendisinin olmayan bir dünyada kaybolacak” anlamına mı gelir bu? Avrupa’nın “varlığın
unutulması”nda yitip gitmesine göz mü yumacaktır?
Geriye grafomanların gereksiz gevezelikleriyle, romanın tarihinden sonraki romanlar nu kalacak? Bilmiyorum. inandığım, romanın zamanımızın anlayışıyla birarada yaşayamayacağıdır; eğer henüz keşfedilmemiş olanı keşfetmek istiyorsa, eğer roman olarak “ilerlemek” istiyorsa, bunu ancak dünyanın gelişmesine karşı gerçekleştirebilir.
Öncüler olayları başka türlü gördüler: Gelecekle uyum içinde olma hırsındaydı onlar; yürekli, zor, kışkırtıcı, yuhalanan yapıtlar yarattılar ama bunları “zamanın anlayışı”nın kendilerinden yana olduğu ve yarının onları haklı bulacağı kesin inancıyla yarattılar.
Eskiden ben de geleceği yapıtlarımızın ve eylemlerimizin tek yetkili yargıcı olarak görürdüm. Daha
sonra anladım ki, gelecekle flört, tutuculukların en kötüsü, en büyük dalkavukluktur, çünkü gelecek her zaman şimdiden güçlüdür. Bizi yargılayacak olan ondan başkası değildir. Ve kuşkusuz hiç de yetkili olmadan yapacaktır bunu.
Ama geleceğin gözümde hiçbir değeri yoksa kime bağlıyım ben? Tanrıya mı? Vatana mı? Halka mı? Bireye mi? Yanıtım gülünç ve içten: Cervantes’in hor görülen mirasından başka bir şeye bağlı değilim.

Çeviren:
İSMAİL YERGUZ

_______________________________________

Milan Kundera

Bir yanıt yazın