Christian Wolff ve Aydınlanma’nın Unutulmuş Sistemi

0
Christian-Freiherr-von-Wolff

Christian Wolff (1679–1754), ağırlıklı olarak 18. yüzyılın ilk yarısında yazmış olan bir filozoftu; onun felsefi sistemi ‘Wolffçülük’ entelektüel manzaraya o denli hâkim olmuştu ki , kendi yaşamı süresince o, bütün Avrupa’nın en etkili filozoflarından biri hâline geldi. O, felsefenin hemen hemen her alt alanına (ve ayrıca matematik ile doğa bilimine) önemli katkılar yaptı; felsefenin Almanca konuşulan Avrupa topraklarında ve ötesinde onlarca yıl, hatta yüzyıllar boyunca nasıl icra edildiğini biçimlendirdi; ve hatta Alman dilinin kendisi üzerinde bile bir etkiye sahip oldu.

Ve yine de, günümüzde, Wolff Batı felsefi geleneğinin sağlam bir figürü değildir. Bu bir trajedidir, çünkü Wolffçülük öylesine bir etki yapmıştır ki, Alman felsefesinin tarihinin büyük ve önemli bir parçası, biz Wolff’un felsefesini ve onun ortaya çıkardığı fikirleri daha iyi takdir edemezsek, karanlıkta kalmaktadır.

Peki Wolff’un felsefesi ne ölçüde etkiliydi? Ve onun felsefi sisteminin sonunda arka plana itilmiş hâle gelmesi nasıl mümkün olabildi?

Wolff, o dönemde Silezya adlı tarihsel bölgenin başkenti olan Breslau’da (bugün Polonya’daki Wrocław) doğdu. Dindar bir Lutheran evinde yetiştirilen Wolff’un erken eğitim çevresi onun sonraki gelişimini büyük ölçüde şekillendirdi: Gymnasium’da Wolff, Kartezyen felsefe ve matematikle tanıştırıldı; ve gençliği sırasında Luthercilerle Katolikler arasındaki anlaşmazlıklara tanık olduğu için, Wolff matematikte bu anlaşmazlıkları bir kez ve tamamen sona erdirme vaadini gördü. O, otobiyografisinde şöyle yazar: “Ben, teolojiyi tartışılmaz biçimde kesin kılmaya çabalamak için, matematiksel yöntemi öğrenmeye istekliydim.”

Matematiksel yöntem Wolff’un felsefesinin bir köşe taşı hâline geldi; o, bu yöntemi üç genel ilkeyi izleyen bir yöntem olarak nitelendirdi:

  1. Açıkça tanımlanmış terimlerle başlamak ve bir yazı boyunca aynı fikri ifade etmek için aynı terimi tutarlı biçimde kullanmak;

  2. Sıkı biçimde kavramsal çözümleme ve çıkarımsal (dedüktif) akıl yürütmeye göre tartışmak; ve

  3. Daha önce kanıtlanmamış bir ilkeyi bir argümanın ana öncülü olarak asla kullanmamak.

Bu yöntem, Aydınlanma’ya özgü olan akla duyulan bir inancı somutlaştırıyordu: Wolff, herkesin aynı konuyu zihinleriyle ele aldığında aynı sonuçlara varacağını, böylece entelektüel ve politik çatışmaların azalacağını ve dolayısıyla insan mutluluğunun artacağını umuyordu.

Wolff’un dikkat çeken ilk yayını, üniversite düzeyinde ders vermesine izin kazandıran 1703 tarihli bir tezdi; bu tez, özellikle pratik felsefeye uygulandığında matematiksel yöntemin verimliliğini kanıtlamayı amaçlıyordu. “Matematiksel Yönteme Göre Yazılmış Evrensel Pratik Felsefe” başlıklı bu metin, pratik felsefede “evrensel pratik felsefe” denen disiplini kurdu: bu, pratik felsefenin özel alanlarında —etik, siyaset ve ekonomi— önvarsayılan ve kullanılan temel kavramları (yükümlülük, “yasa”nın doğası ve en yüksek iyi gibi) ele alan genel ve soyut bir bilgi dalıydı. Bu Wolff’un ilk başarısıydı: Leipzig’deki sınavcı Otto Mencke o kadar etkilendi ki bir nüshayı Alman bilgesi Gottfried Wilhelm Leibniz’e gönderdi; bu olay, iki figür arasında Leibniz’in 1716’daki ölümüne kadar süren verimli bir yazışma ve dostluk başlattı. Mencke ayrıca Wolff’u Acta Eruditorum adlı, Almanca konuşan entelektüeller için ilk bilimsel dergide çalışması için işe aldı; Wolff burada yaklaşık 40 makale ve 485 kitap incelemesi yazdı; hatta John Locke’un Anlayışın Yönlendirilmesi Üzerine (1706) adlı eserini inceleyebilmek için İngilizce gibi yabancı dilleri öğrendi.

Leibniz’in yardımıyla, Wolff 1707 yılında yeni kurulan Halle’deki Friedrich Üniversitesi’nde matematik profesörlüğü görevini kazandı. Bu role uygun olarak Wolff başlangıçta matematik dersleri verdi ve sonraki ilk yayınları, ders etkinliğinden doğan matematik ders kitaplarıydı. Çok geçmeden felsefe ve fizik de öğretmeye başladı ve bu derslerden ortaya çıkan yayınlar, hem ülkesinde hem de yurt dışında ona neredeyse anında ün kazandırdı. O, felsefenin hemen hemen her alt-disiplininde kendi felsefi sistemini özetleyen bir dizi ders kitabı yazdı; bu kitaplar, matematiksel yönteme uygun biçimde sistematik olarak düzenlenmişti. Mantık üzerine temel bir ciltten sonra, Wolff metafizik, etik, siyaset, fizik, erekbilim (teleoloji) ve fizyoloji üzerine ciltler ekledi.

Bu çalışmaların başarısı şaşırtıcıydı. Örneğin Wolff’un mantık üzerine ders kitabı 8.000 adetlik ilk bir baskı aldı — o dönemde duyulmamış bir sayı (örneğin Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi yalnızca 1.000 kopyalık bir ilk baskı almıştı) — ve Wolff’un yaşamı süresince 14 baskıdan geçti. Benzer biçimde, onun metafizik üzerine ders kitabı Tanrı, Dünya ve İnsan Ruhunun Yanı Sıra Tüm Şeyler Üzerine Akılcı Düşünceler yaşamı süresince 12 baskı yaptı. Bu metinlerin temeli üzerine, Wolff Almanya’daki birkaç başka üniversiteden kürsü teklifleri aldı ve Çar Büyük Petro ona Petersburg Akademisi’nde bir görev teklif etti (bunların hepsini reddetti); ayrıca o, dönemin neredeyse bütün önemli akademik topluluklarına — Londra Kraliyet Topluluğu, Berlin Akademisi, Petersburg Bilimler Akademisi ve Paris Bilimler Akademisi dâhil — üyelik verildi.

Bu ilk yazı dizisinin başarısının ana nedenlerinden biri, Wolff’un bunları Latince değil, Almanca halk diliyle yayımlamayı seçmiş olmasıydı. Bu bakımdan Wolff, Halle’deki yeni meslektaşı Christian Thomasius’un ayak izlerini takip ediyordu; Thomasius, derslerini Almanca vereceğini kamuya ilk ilan eden kişiydi. Elbette Wolff’tan önce Almanca felsefi incelemeler yayımlanmıştı — Thomasius’unkiler de dâhil — fakat 17. yüzyılın sonunda felsefi Almanca kötü durumdaydı. Örneğin Leibniz, iki incelemesinde, Alman dilinin akademik çalışmalar için uygun olmadığından şikâyet etmişti; bunun nedeni, dilin birçok yabancı ifadeyi içermesiydi.

Wolff, tutarlı ve kararlı bir felsefi kelime dağarcığını ilk kez kullanarak felsefi Almanca’yı sonsuza dek değiştirdi. Buradaki çabaları kısmen matematiksel yönteme olan bağlılığının bir sonucuydu: tanımlama, kesinliğe ulaşma girişiminin merkezinde olduğundan, Wolff kullandığı her teknik terimi tanımlamak ve bunları eserlerinin tamamında aynı fikre atıfta bulunmak için tutarlı biçimde kullanmak konusunda büyük çaba sarf etti. Wolff, bazı durumlarda bizzat icat ettiği Almanca terimlerin hangi Latince terimlere karşılık geldiğini okuyucularına açıklığa kavuşturmak için eserlerinin sonuna dizinler bile ekledi. Önemli bir örnek vermek gerekirse, Begriff kelimesi Orta Yüksek Almanca’da çeşitli anlamlara sahipti; onu ‘fikir’, ‘kavram’ ya da ‘tasarım’ anlamında kabul edilen felsefi terim olarak sabitleyen Wolff’tu.

Alman diline istikrar kazandırmaya yönelik çabaları, onun daha geniş Aydınlanma arzularıyla bağlantılıydı: Wolff, dili daha kesin hâle getirerek halkın düşünme biçimini de geliştirebileceğine inanıyordu. Gerçekten de Wolff, öğrencilerinin ders notu tutmak için zaman kaybetmelerini önlemek adına ders kitaplarını Almanca yazarak, onların sunduğu fikirler üzerinde daha fazla yoğunlaşmalarını istemekle kalmıyordu; aynı zamanda yazılarının eğitimsiz sıradan okuyucuya da erişilebilir olmasını istiyordu. Bu, Thomasius’un da Almanca yazmasının nedeniydi; felsefenin cinsiyet veya toplumsal statü ayrımı gözetmeksizin herkes için yararlı olması içindi. Wolff aynı yolu izledi ve felsefesini eğitimsizlere daha az saldırgan kılmak için, argümanlarını “matematiksel elbiseye büründürmekten” — yani sistemini açıkça tanımlar ve aksiyomlar biçiminde sunmaktan — kaçındı ve bunun yerine bu yöntemi yüzeyin altında saklı tutmayı seçti.

Wolff’un felsefesi kısa sürede Jena, Göttingen, Tübingen, Leipzig ve Königsberg dâhil olmak üzere bütün büyük Alman üniversitelerinde öğretilir oldu. Ve özellikle sıradan okuyuculara hitap etme girişimi öylesine bir başarıydı ki, Wolffçülük geniş kültürün de bir konusu hâline geldi: kısa süre sonra, işini ilerletmek için matematiksel yöntemi ve yeter neden ilkesini kullanan bir ayakkabıcı hakkında bir risale; evlilikte önceden kurulmuş uyumun kullanımı üzerine bir metin; ve bilimsel argümanlar kullanarak genç bir kadını baştan çıkartan Wolff’ü hicveden bir parodi gibi çok sayıda satirik(hicivli, alaycı, taşlamalı)eser ortaya çıktı.

Wolff’un daha geniş kültür üzerindeki etkisinin önemli bir yönü, düşüncesinin kadın okuyucular tarafından aldığı karşılamaydı. Gerçekten de, onun felsefesi o dönemde kadınlar arasında o kadar popülerdi ki, çağdaşlarından biri, kadın cinsiyeti arasında gerçek bir “kurtadamlık hastalığı” (lycanthropie) patlak verdi diye alay etmişti. Bu yüzden Wolff’un düşüncesini özellikle kadın okuyucular için popülerleştirmeye yönelik birçok girişim yapıldı. Örneğin Samuel Formey, Wolff’un düşüncesine genel bir bakış sunmayı amaçlayan, Fransızca yazılmış altı ciltlik bir felsefi roman yayımladı: La Belle Wolffienne (1741). Wolff’un kendisi bile, kendi felsefesinin özellikle kadınlar için hazırlanmış bir versiyonunu yazmaya başladı; bu, kendisiyle genç bir soylu kadın arasında geçen bir mektup dizisi biçiminde tasarlanmıştı. Biraz tuhaf bir şekilde, Prusya Kraliçesi’nin bile bu projeye ilgi göstermesine rağmen Wolff bunu asla tamamlamadı.

Christian Wolff, (24 Ocak 1679 – 9 Nisan 1754), Alman filozoftur. Wolff, Leibniz felsefesinin yılmaz savunuculuğu ve felsefeye yönelik sistematik yaklaşımıyla ün kazanmıştır. Felsefenin varoluşu değil de, özü konu alması gerektiğini belirten Wolff, felsefedeki tüm kabul ve sonuçların Leibniz’in özdeşlik ve yeter neden ilkelerinden türetilebilir olduğunu iddia etmiştir. O, tıpkı Leibniz gibi, evrende yeter neden ilkesinin geçerli olduğunu savunmuş ve bunun, evrende her şeyin aklın egemenliği altında olduğu anlamına geldiğini düşünmüştür. Tümdengelim yöntemini dini doğruların kanıtlanmasını da kapsayacak şekilde genişleten Wolff, dini de çelişmezlik ilkesine bağlamış ve vahye dayanan dinin akla aykırı olan bilgileri kapsayamayacağını öne sürmüştür. Wolff’un akla ve inanca, özgürlük ve otoriteye aynı derecede değer veren dini ve ahlaki felsefesi, zaman zaman Kant’ın da saygısını kazanmıştır. Wolff, ontoloji kavramını felsefede ilk kullanan filozoftur. Wollf’un ontolojiden anladığı, Tanrı’nın, ruhun ve dünyanın varlığını ispat etmek isteyen ispatçı bir metafizikti. Aynı zamanda aydınlanma çağının da ünlü bir düşünürüdür.

Bu bağlamda yazılmış en ilginç metinlerden biri, Almanya’nın ilk kadın filozofu olarak anılan Johanna Charlotte Unzer’e aittir. Unzer’in Kadınlar İçin Bir Felsefenin Ana Hatları (1751) adlı eseri, yalnızca kadın okuyuculara yönelik yazılmış ilk metafizik incelemedir; bu eser, Wolffçu mantık ve metafiziğin popülerleştirilmesinden ibarettir. Bu türdeki özel bir kitabın ikinci baskıya ulaşmış olması, başarısının bir göstergesidir.

Wolff’un erken dönemdeki popülerliği ve başarısı ona sıkıntılar da getirdi: Halle Üniversitesi’nde, onunla teoloji fakültesi üyeleri arasında, özellikle de Joachim Lange adlı bir Pietist Lutherciyle gerilim hızla büyüdü. Lange yalnızca Wolff’un bir öğretim üyesi olarak gördüğü başarısından kıskançlık duymuyor, aynı zamanda Wolff’un “felsefenin, diğer bütün bilimlerin temeli olduğu” iddiasından da rahatsızlık duyuyordu. Çatışma, 1721 yılında Wolff’un rektörlük görevini Lange’ye devrederken yaptığı “Çinlilerin Pratik Felsefesi Üzerine Söylev” adlı konuşmada zirveye ulaştı.

Bu konuşmasında Wolff, eski Çinlilerin, tamamen akla dayanan ve Tanrısal vahye dayanmayan tutarlı bir ahlâk kuramı geliştirdiklerini ileri sürdü. Onun daha ilginç iddialarından biri, Konfüçyüs’ün, her şeyin var oluşu ve var olduğu biçimin bir nedeni bulunduğunu ifade eden yeter neden ilkesini kabul ettiğiydi. Dolayısıyla Wolff, Konfüçyüs’te kendi teorisinin bir türünü görüyordu: gerçeğin altında yatan nedenleri kavramak, insan davranışını dönüştürebilir ve bizi daha akılcı kılabilirdi. Wolff ayrıca, Konfüçyüs’ün, “ahlâklı bir yaşam sürmek için Hristiyan olmaya gerek olmadığına” dair bir kanıt oluşturduğunu da ekliyordu.

Halle’deki teoloji fakültesi bu konuşmadan öylesine öfkeye kapıldı ki, üyeleri Berlin’deki yetkililere Wolff’un yazılarının küfür içerdiğini söyleyerek, onun öğretiminin yalnızca matematikle sınırlandırılmasını talep ettiler. Ancak yetkililer bundan daha fazlasını yaptı ve “Asker Kral” I. Friedrich Wilhelm’e Wolff’un özgürlük anlayışının, askerlerin savaş alanını terk etmelerinden dolayı sorumlu tutulamayacağı anlamına geldiğini; hatta Wolff’un felsefesinin firarı teşvik edebileceğini söylediler. Kral ikna oldu ve kendi el yazısıyla bir ferman kaleme alarak Wolff’un profesörlüğünü iptal etti ve ona, Prusya’yı 48 saat içinde terk etmesini, aksi hâlde ölüm cezasına çarptırılacağını bildirdi. Wolff emre uydu.

Wolff’un Prusya’dan sürülmesi, eleştirmenlerinin amaçladığının tam tersini doğurdu: Wolff, aklın ve Aydınlanma’nın bir şehidi olarak bütün Avrupa’da tanınır hâle geldi; bu durum onun şöhretini yalnızca artırdı. Prusya Veliaht Prensi Friedrich II (sonradan Büyük Friedrich), 1736 yılında Wolff’ün sözde “Alman Metafiziği”nin Fransızca bir çevirisini sipariş etti; söylendiğine göre eseri o kadar sık okurdu ki, Mimi adındaki evcil maymunu kıskançlıktan kitabı ateşe atmıştı.

Bu çeviri çok önemliydi, çünkü Wolff’un felsefesinin temellerini özetleyen Émilie du Châtelet’nin eline geçti; o, kendi eseri olan Fiziğin Temelleri (1740) adlı kitabının birinci bölümünde Wolff’un düşüncesinin esaslarını özetledi.

Wolff’un sürgün edilmesi Voltaire’in de dikkatini çekti; Voltaire, şu özdeyişi buldu:

“Wolfio docente, Rege Philosopho regnante, Germania applaudente Athenas invisi”
(“Wolff öğretirken, filozof kral hüküm sürerken, Almanya alkışlarken Atina’yı ziyaret ettim.”)

Wolff’un eserleri, Denis Diderot ve Jean d’Alembert tarafından oluşturulan Encyclopédie’nin hem bir kaynağı hem de örneği oldu: yalnızca çok sayıda madde, Wolff’un metinlerinden neredeyse birebir çevrilmiş değildi; aynı zamanda onun felsefesinin sistematik doğası, Encyclopédie’nin tüm bilgiyi sistematik biçimde düzenleme girişimine model oluşturdu.

Wolff’un kendi felsefesinin etkisi 1730’larda Avrupa’da en yüksek noktasına ulaştı. 1740 yılında, yeni kral olarak tahta çıkan Friedrich’in ilk resmi emirlerinden biri Wolff’u Halle’ye geri davet etmekti; Wolff bu çağrıya uydu. Ne var ki ironik ve biraz da trajik bir biçimde, Wolffçülük düşüşe geçtiği sırada, Wolff tüm felsefi sistemini daha geniş bir kitleye ulaşmak için Latince olarak yeniden yazma gibi muazzam bir işe girişmişti.

Wolff, hayatının geri kalanını bu göreve adadı ve her ne kadar bu projeyi tamamlayamadan ölse de, olağanüstü bir üretkenlik gösterdi. Wolff uzmanı Clemens Schwaiger, Wolff’un muhtemelen “tüm zamanların en üretken felsefi yazarı” olarak kabul edilebileceğini iddia etmiştir. Wolff 1754 yılında, 75 yaşında öldüğünde, 50.000 sayfadan fazla yayımlamıştı.

Wolffçülük yine de onun ölümünden sonra bile, öğrencileri ve takipçileri tarafından oluşturulan Wolffçu sistemin değişik biçimleri aracılığıyla yüzyılın sonuna kadar entelektüel manzarada varlığını sürdürdü.

Bunlardan çok önemli bir örnek vermek gerekirse, Alexander Gottlieb Baumgarten, estetik disiplininin kurucusu olarak, Wolff’a olan borcunu açıkça kabul eden bir dizi Latince ders kitabı yazdı. Örneğin Birinci Pratik Felsefe Öğeleri (1760) adlı eserinde —Kant’ın ahlak felsefesi derslerinde okuduğu metinlerden biridir— Baumgarten şöyle der: “Wolff’un evrensel pratik felsefesini kısaltmak ve açıklamak” amacındayım.

Ve Kant kendi “eleştirel felsefe”sinin ilk eserlerini yayımladıktan sonra bile, önemli bir tepkiler dalgası, Wolff’un felsefesinin savunucuları tarafından yürütülüyordu; örneğin Moses Mendelssohn, Kant’tan “metafiziğin her şeyi yıkan eleştirmeni” olarak söz eder.

Yüzyılın sonuna gelindiğinde, Wolff’un felsefesi bütün Avrupa’da öğretilmişti ve Wolffçülük, Yunanistan’daki Athos Dağı’ndaki Athonite Akademisi, hatta Türkiye ve Güney Amerika gibi uzak yerlerde bile temsil ediliyordu. Hem Wolff’un kendi yazıları hem de öğrencileri tarafından kaleme alınan diğer metinler Kuzey Amerika’ya da ulaştı: Örneğin George Washington, New York Society kütüphanesinden Emmerich de Vattel’in Ulusların Yasası (1758) adlı kitabının bir nüshasını ödünç aldı — bu eser, uluslararası hukuk tarihinin önemli bir metnidir ve Wolff’un bu konudaki düşüncelerinin popüler bir sunumudur.

Thomas Jefferson, Wolff’un Doğal Hukuk ve Ulusların Yasaları Üzerine Enstitüler (1750) adlı eserinin 1772 tarihli çift dilli (Fransızca-Latince) bir baskısına sahipti; Jefferson bu kitapta, iç savaş hakkı ve tarafsızlık ile ilgili birçok pasajın altını çizmişti. Hatta bazıları, Wolff’un “özgürlüğün devredilemez bir hak olduğu” fikrinin kaynağı olduğunu, bu fikrin ne Locke’ta ne de başka olası kaynaklarda açık biçimde bulunmadığını öne sürerler. Bu fikir daha sonra Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde yer almıştır.

Dolayısıyla, Wolffçülüğün etkisi Wolff’un ölümüyle sona ermemişti; ama 19. yüzyılın başına gelindiğinde, bu miras dramatik biçimde değişti ve Wolff anında arka plana itildi.

Bunun açık bir örneği, 19. yüzyılın başında yayımlanan, Wilhelm Gottlieb Tennemann’ın 11 ciltlik Felsefe Tarihi adlı eserinde görülebilir. Bu eserin, Locke’tan David Hume’a kadar olan modern felsefe dönemini kapsayan son cildinde Wolff’un adı 10’dan az kez anılır ve yalnızca geçerken bahsedilir. Tennemann’ın felsefe tarihi, dönemin diğer İngilizce ve Fransızca felsefe tarihlerini etkilediği için, Wolff’un oradaki bu zayıf temsili, onun yurtdışındaki algısını da büyük olasılıkla şekillendirdi.

Ama önemli soru şudur: Bu nasıl oldu?
Bir filozof, birkaç onyıl önce felsefi manzaraya tamamen hâkimken, nasıl bir dipnota dönüşebilmişti?

Wolff, sadece Leibniz’in bir takipçisi ve taklitçisi olarak görülmeye başlandı.

Bunun birkaç nedeni vardır. İlk olarak, 18. yüzyılın sonlarıyla 19. yüzyılın başlarında Alman felsefesinin gelişimiyle ilgilidir. Kant’ın “eleştirel felsefesi”nin yayılması başlangıçta yavaş olsa da, 18. yüzyılın son on yılında felsefi tartışmalara egemen olmaya başladı. Onu izleyen Alman İdealizmi ve Romantizm’in yükselişiyle birlikte, önceki yüzyılın felsefi anlayışları “eskimiş ve skolastik” göründü; dolayısıyla doğal olarak geri plana itildiler.

Bu durum Wolff’un kaderine özellikle zarar verdi, çünkü hem Kant’ın hem Hegel’in onun hakkında söyledikleri bu algıyı pekiştirdi. Örneğin Kant, Salt Aklın Eleştirisinde (1781) Wolff’u “bütün dogmatik filozoflar arasında en büyüğü” olarak tanımlar, ama ardından “dogmatizmi” — kısmen Wolff’un yöntemine bağlı bir anlayış olarak — sert biçimde eleştirir ve yalnızca “eleştirel yolun” açık kaldığı sonucuna varır.

Hegel de, Felsefe Tarihi Üzerine Derslerinde Wolff’u “Almanya’yı anlama kültürüne yükselttiği” için överse de — ki Wolff bunu Almanca dilini geliştirmek suretiyle gerçekten yapmıştır — başka yerlerde onun yöntemini “pedantiklik (aşırı akademik titizlik) derecesine kadar götürmekle” suçlar.

Bu büyük figürlerin kendi felsefelerinin etkisi, Wolff hakkındaki olumsuz yargılarıyla birleşince, Wolff’a yönelik ilgiyi iki kat zayıflatmış oldu.

Wolff’un gerilemesinin en önemli nedeni, onun birçok kişi tarafından yalnızca Leibniz’in felsefesinin bir versiyonunu sunmuş olarak görülmesidir. Wolff’un erken takipçilerinden biri olan Georg Bernhard Bilfinger, Wolff’u “Leibnizci-Wolffçu” felsefe okulunu kurduğu için övmüştü. Övgü amacıyla söylenmiş olan bu ifade, kısa süre içinde eleştirmenler tarafından farklı bir anlamda kullanılmaya başlandı ve Wolff, yalnızca Leibniz’in bir takipçisi ve taklitçisi olarak görülür hâle geldi.

Voltaire, Wolff’u özgünlükten yoksun olmakla ve yalnızca Leibniz’in zaten keşfetmiş olduğu şeyleri yeniden sunmakla suçladı. Hegel, Wolff’u Leibniz’in felsefesinin yalnızca sistemleştiricisi olarak nitelendirdi ve Schelling, Wolff’u “Leibnizci fikirleri kendine mal etmekle” itham etti. Bu görüş günümüze kadar devam etmiştir; birçok genel felsefe tarihi ve hatta özel etik tarihi kitabı, Wolff’tan ya hiç söz etmez ya da sadece Leibniz’in bir takipçisi olarak bahseder.

Ancak “Leibnizci-Wolffçu” felsefe etiketi yanıltıcıdır; iki filozofun düşüncelerini özdeşleştirmek sorunludur. Her şeyden önce, Wolff’un kendisi açıkça, amacının Leibniz’in felsefesini genişletmek veya açıklamak olmadığını belirtmiştir. Ayrıca Wolff’un, Leibniz’in felsefesini “kendine mal edebilecek kadar” iyi bilip bilmediği de şüphelidir: Her ne kadar ikisi tanışmış ve yazışmış olsalar da, felsefi konulardaki mektuplaşmaları oldukça sınırlıydı ve çoğunlukla etik ve teolojik meselelerle ilgiliydi.

Dahası, Leibniz yaşamı boyunca çok az şey yayımlamıştı; onun en meşhur metinlerinden bazıları — Doğa ve Lütfun İlkeleri, Monadoloji ve İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Yeni Denemeler — yalnızca ölümünden sonra yayımlanmıştı ve bu metinlerin çoğu, Wolff’un metafizik ve etik üzerine yazdığı büyük Almanca eserlerinden sonra ortaya çıkmıştı.

Daha da önemlisi, bizzat Leibniz şunu söyler:

“Bay Wolff, benim bazı görüşlerimi benimsemiştir, ancak o öğretimle — özellikle matematikle — çok meşgul olduğundan ve biz felsefe üzerine çok fazla yazışmadığımızdan, benim görüşlerimi, yayımladıklarım dışında, başka herkesin bildiğinden daha fazla bilemez.”

Elbette, Wolff’un felsefesinin bazı yönleri — ama kesinlikle hepsi değil — Leibniz’in etkisini gösterir ve bunların sınırlı bir kısmı, Leibniz’in düşüncesinin belirli bir yorumunu ileri sürer biçimde değerlendirilebilir.

Gerçekte, Wolff eserlerini çok uygun bir zamanda yayımlamıştır: Çünkü bir yandan Leibniz’in felsefesine yönelik genel bir ilgi vardı, öte yandan onun kapsamlı bir sunumu bulunmuyordu. Bu nedenle, eğitimli kamuoyu, Wolff ve öğrencilerinin sunduğunu düşündükleri “Leibnizci sistem”i iştahla benimsediler.

Bu yüzden “Leibnizci-Wolffçu” felsefe etiketi, başlangıçta Wolff’un felsefesine dikkat çekmeye yardımcı olmuş ama sonunda onun kaderini mühürlemiştir — onu “yalnızca bir sistemleştirici” konumuna indirgemiştir.

  1. yüzyıl ortasında Leibniz’in ilk eser derlemeleri yayımlandığında ve 19. yüzyıl ortasında onun Almanca ve felsefi yazılarının daha geniş baskıları çıktığında, Leibniz’e yönelik ilgi tekrar tekrar canlandı. Böylece, Wolff’un “sadece Leibniz’i yinelediği” yönündeki kanaat toplumsal bilince yerleştiğinde, çoğu insan artık Wolff’un kendisini okumaya gerek görmedi.

Ancak Wolff’un ihmal edilmesi üzücü bir durumdur. Çünkü bu, Alman felsefesi tarihinin büyük ve önemli bir bölümünü karanlıkta bırakır. Onu yalnızca bir “Leibnizci” olarak anlamak, düşüncesinin özgün yanlarını fark etmeyi engeller. Dahası, Wolffçülüğün doğru anlaşılması olmadan, dönemin kadın entelektüelleri tarafından yazılmış ve onlar için yazılmış birçok önemli metni kavrayamayız; ayrıca, bir Batılı düşünürün Doğu düşüncesini olumlayan nadir örneklerinden birini de gereğince takdir edemeyiz.

Wolff’un felsefesinin yeniden keşfi, bu nedenle, Alman felsefesi tarihinin önemli bir dönemine açılan bir kapıdır; bu dönemi görmezden gelmek, kendi zararımızadır. Üstelik, onun felsefesi, yalnızca insanların daha açık biçimde düşünmelerine değil, aynı zamanda bilgilerini uygulamaya koyarak daha mutlu yaşamalarına yardımcı olmayı hedefleyen iddialı bir çabanın da örneğidir.

________________________________________________________________________

Michael Walschots

Walschots, 2009 yılında Windsor Üniversitesi’nde lisans (H) derecesini tamamladı ve 2011 sonbaharında Felsefe alanında yüksek lisans derecesini tamamlaması planlanıyor. Yüksek lisans tezi Dr. Deborah Cook danışmanlığında hazırlanmış olup “Adorno’nun Pratik Akla ‘Eki'” başlığını taşımaktadır. Bay Walschots, yüksek lisans eğitimi sırasında Kanada, Vancouver’daki UBC’de düzenlenen 15. Yıllık Lisansüstü Hukuk Teorisi Konferansı’nda; ABD, Georgia, Morrow’daki Güneydoğu Felsefe Kongresi’nde; Windsor Üniversitesi Lisansüstü Felsefe Konferansı’nda; Ontario Argümantasyon Çalışmaları Derneği’nin 9. toplantısında; İtalya, Roma’daki 4. Eleştirel Teori ve Toplumsal Adalet Konferansı’nda; ve Kanada, New Brunswick, Fredericton’daki Kanada Felsefe Derneği toplantısında çeşitli konularda bildiriler sunmuştur. SSHRC Kanada Lisansüstü Yüksek Lisans Bursu’nun yanı sıra, Frankfurt, Almanya’da 5 ay boyunca eğitim gördüğü SSHRC Michael Smith Yurtdışı Eğitim Desteği’ni de aldı. Bay Walschots ayrıca, Eylül 2011’de Kant’ın hukuk felsefesini incelemek üzere Western Ontario Üniversitesi’nde kullanacağı üç yıllık SSHRC Doktora Kanada Lisansüstü Bursu’na da layık görüldü. Bay Walschots, 2015 yılında Western Üniversitesi’nden felsefe alanında doktora derecesini aldı. Şu anda İskoçya’daki St. Andrews Üniversitesi’nde SSHRC doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmaktadır.

Bir yanıt yazın