İslam Medeniyetinde Hikmet ve Felsefenin Yeniden Düşünülmesi

414386-496086238

Müfredat ulusal bir tartışma konusu olmuşken ve hoşgörüsüzlüğe karşı koymanın genel olarak kabul edilmiş bir öncelik olduğu bir zamanda, bilimlerin kraliçesi olan felsefeyi düşünmenin vakti gelmiştir. Hikmet sevgisi yahut hikmeti arayış olarak felsefenin, herhangi bir kültürde herhangi bir insan için gerekli olduğuna dair hiçbir şüphe olamaz. İslam kültüründe Peygamber (s.a.v.), hikmetin özsel öğretmenidir. Müslümanlar diğer kültürlerin hikmet gelenekleriyle hesaplaşmışlardır ve bugün küreselleşmiş dünyada karşılaştığımız çeşitli hikmet geleneklerini yeniden değerlendirmek zorundadırlar. Müslümanlar bu son derece önemli göreve nasıl yaklaşmalıdır? Ben, felsefenin merkezi tanımlarının/karakterizasyonlarının/hedeflerinin —hikmet sevgisi, şeyleri oldukları gibi görmek yahut doğru görüş, ölüme hazırlık, nefis terbiyesi ve kendini sorgulama, hayatın ve kanaatlerin incelenmesi/eleştirel düşünce, zihinsel hayat/tefekkür faaliyeti, İyi’ye yönelim ve güzelliğin yetiştirilmesi— her öğrencinin karşılaşması gereken evrensel ve daimî idealler olduğunu ileri sürerim. Felsefe, filozofların kanaati değil; sırf zan ve spekülasyondan ayrılan hakikat arayışıdır ve onun rasyonalizme indirgenmesi ya da Kutsal’ın reddi şeklinde anlaşılması gerekmez. Hiç kimse “hikmet düşmanı” olarak sınıflandırılmak istemez yahut Sokrates’i idam edenlerin tarafında durmak istemez; kimse düşünme ve tefekkürün değerinden şüphe etmez. Dinî/manevî/İslamî olma görevinde felsefenin yahut hakîm figürünün ne kadar merkezi olduğunu da not edelim.

Her ne kadar iman ile aklın birlikte var olabileceği yahut birbirini tamamlayabileceği genel olarak kabul edilse de, farklı eğilimlerden filozoflar çoğu zaman şüphe ve küçümsemeyle karşılanmışlardır. Müslüman filozoflara yönelik genel kuşkular bugün de sürmektedir; bunun temel nedeni filozofların bazı görüşlerinin sözde heterodoks oluşudur, yoksa felsefenin özü yahut özsel felsefî faaliyet değildir. Oysa felsefe, bilimlerin kraliçesi yahut terimleri tanımlama ve düşünme bilimi olarak, şiirden tasavvufa, kelamdan ahlaka, siyasetten fıkha ve tefsire kadar çeşitli disiplinlerin merkezinde yer almıştır.

Eric Voegelin’in Hristiyanlığın “mükemmel hâlde felsefenin kendisi” olduğu yönündeki ifadesi, peygamberî hikmeti geliştiren ve teorize eden büyük İslam bilginlerine göre belki daha uygun biçimde İslam’a uygulanabilir. Onlar, Kur’an’da peygamberin bir görevi ve büyük bir nimet olarak zikredilen hikmeti geliştirmeye çalışmışlardır. Eğer ibadetin “felsefenin kemale ermesi” olduğunu Catherine Pickstock’un ileri sürdüğü gibi kabul edersek, bu kolayca anlaşılabilir. Çünkü ibadetin ruhu “yalnızca hikmet sevgisi değil, bize verilmiş ve nihayetinde zihnimizin yöneldiği şey olarak kabul edilmiş hikmetin kutlanmasıdır.” Bununla birlikte, felsefenin ölümü hazırlık olarak anlaşılmasını, ahlak/tazkiyenin felsefe yapmadaki hayati hazırlayıcı rolünü ve onun din, mistisizm ve sanatla paylaştığı hayat tarzını dikkate alırsak; bunların meyvesi daha yüksek bir ruh hayatı yahut saadetli hayattır. Voegelin, felsefenin klasik teoloji tanımıyla özdeş olduğunu kabul eder: “anlamaya çalışan iman.”

İslam kültürlerinde mütekellimûn, sûfî metafizikçiler ve filozof diye adlandırılan kimseler ortak güzergâhlar paylaşmışlardır ve hepsinin gevşek biçimde “felsefe yaptıkları” söylenebilir; bu felsefe ise modern daraltılmış tanımından ayrılmalıdır. Mesela Gazâlî’nin büyük eseri İhyâ’da ve diğer büyük klasiği Kimyâ-yı Saadet’te yaptığı şey, İslam geleneğinin entelektüel-manevî boyutunu merkeze almaktı. O, İbn Sina’dan yoğun biçimde faydalanmıştır (örneğin epistemolojisinin Avicennacı olduğu uzun incelemelerle gösterilmiştir; ayrıca kelam bugün bile Tanrı’nın ispatı konusunda ona büyük ölçüde borçludur ve İslam kültürlerindeki mevcut ilimler tasnifinin Fârâbî gibi filozoflara dayandığını not etmemiz gerekir). Gazâlî’nin en büyük eserinin hedefi de “ölüme hazırlık” olarak tanımlanan felsefeyle birleşir. Gazâlî’nin öğrettiği şey, insanın kutsal şeriata uygun bir hayat yaşamasına yardımcı olmak; bütün hayatı kutsallaştırarak onu her an Rabbiyle karşılaşmaya hazır hâle getirmektir. Böylece âşığı ebedî sevgilisinin huzuruna getirir ve nihayet ebedî huzuru bulmuş ruhun özlemini yerine getirir. Sokrates için ise “felsefeyi doğru şekilde uygulayanların amacı ölüme ve ölmeye hazırlanmaktır.” (Hatta Gazâlî’nin İhyâ’sını Aristotelesçi pratik ve teorik bilgi modeli üzerine kurduğu ileri sürülmüştür; Gazâlî’deki ahiret saadetine hazırlık yahut Allah bilgisi ilmi ile Fârâbî’nin Yeni-Eflatuncu çizgide takip ettiği felsefenin hedefleri arasındaki temel yakınlığı görmek zor değildir.) Corbin’in belirttiği üzere, Şehristânî’den Kutbeddin Eşkiverî’ye kadar Müslüman tarihçiler, “Yunan hikmet sahiplerinin” hikmetinin de “nübüvvet ışıklarının mağarasından” geldiği görüşündedirler.

Bugünün dinî (özellikle Müslüman) felsefe eleştirmenleri, Müslüman filozofların insanı değil Tanrı’yı, duyusal dünyayı değil yüksek entelektüel-manevî âlemi, keyfîliği değil ahlakı merkeze aldıklarını bilmezler. Onların esas aldığı şey, sırf akıl yahut ratio değil; aydınlanmış küllî akıl/nous’tur.

Felsefenin yalnızca kavramsal yahut dilsel analiz, problem çözme faaliyeti yahut diğer alanların bilgisini sentezleyen bir girişim olarak görüldüğü modern anlayışa alışmış olanlar için, Fârâbî’nin Sokrates’le birlikte savunduğu “felsefe ölüme hazırlıktır” tanımı son derece anakronik görünür. Ben bu iddiayı, Sokrates’in sözünü ve onun argümanlarını disiplinler arası biçimde temellendirebilmek için kadim geleneksel kültürler içindeki bağlamında anlamak istiyorum.

Kadimler için ve Fârâbî’nin örnek aldığı Platon için felsefe —yahut modern çağrışımları sebebiyle daha doğru ifadeyle hikmet— yalnızca teorik aklî araştırma değildir; özne-nesne düalitesini aşan bir tahakkuk, aklî sezgi yahut noetik görüştür ve etik disiplin gerektirir. Geleneksel felsefenin birçok savunucusuna göre (Hint, Çin, Uzak Doğu, İslam, Yahudi-Hristiyan ve ilkel hikmet geleneklerini kapsayan anlamda) felsefe, insanı ölüme ve Platon’un dediği gibi Tanrı’ya benzemeye hazırlar; o yalnızca soyut rasyonel bir disiplin değildir, gnosisle, hayat tarzıyla ve İyi’nin tahakkukuyla ilişkilidir. O ratio’nun değil, küllî ve bireyüstü akıl olan nous’un alanıdır. Uzdavinys’in The Golden Chain’e girişte belirttiği gibi, geleneksel Orfik-Pisagorcu anlamda felsefe, ilahî ahlakı geliştirmek yahut “Tanrı’ya benzerliğe” ulaşmak için gerçekleştirilen ahlakî ve zihinsel arınmada birleşen hikmet ve sevgidir. O, Güzellik ve İyi’nin tefekkürünü içerir. Aslında her tefekkür bir bakıma benliğin/zihnin ölümü biçimidir. Özellikle ölüm denen boşluk üzerine yapılan her meditasyon ve tefekkür, iradenin ölmesine, iradenin teslim olmasına ve nihayet Öteki’nin yahut ben-olmayanın iradesine boyun eğmeye götürür; bu da teolojik dilde Tanrı diye adlandırılabilir. İslam’ın temel talebi de iradenin teslimidir.

Heidegger’in şikâyeti şudur: Aristoteles sonrası felsefe genel olarak ve modern felsefe özellikle, Heidegger’in “düşünme” dediği şeyi unutmuştur; Platon buna belki “ölüme dikkat kesilmek” derdi. Bu, kendisini kavramsal akla değil sezgisel idrake açan Varlığa saf alıcılıktır. Tasavvufta fenâ ile yahut diğer geleneklerde benmerkezci bakışı aşarak hiçliğe razı olmakla elde edilen varlığa açıklık, ölüme hazırlık dediğimiz şeydir. Ancak bu, dünyayı hayret ve güzellikle dolu görmeyi sağlar. Geleneksel estetik, sanatın verdiği sevincin egonun aşılmasıyla ortaya çıktığını kabul eder. Dar anlamdaki rasyonalizm gizemi ve hayreti büyük ölçüde veto etmiş, böylece temsil edilemeyen hakikate karşı alçakgönüllü ve alıcı olma erdemini kaybetmiştir. Platon’un yahut Fârâbî’nin ölüme hazırlık vurgusu, ölüm sonrası hâller hakkında spekülasyon yapmak değil; geleneklerin mistikleriyle birlikte “hayattayken ölümü”, hafızaya ölümü gerçekleştirmektir ki insan, Âdem’in düşüşten önce sahip olduğu ilk saflığa ulaşabilsin. Düşüş, nesneleri özneden ayrı görmek yahut aynı anlama gelmek üzere şeyleri egoistçe ve düalist biçimde görmekti. Sûfîlerin her an ölmesi gerektiği söylenir; böylece onlar Varlığın sürekli taze tecellilerini tam anlamıyla yaşayabilirler. Tanrı bilinci farklı geleneklerde (özellikle Zen ve tasavvufta) geçmiş hatıralara ve gelecek kaygılarına ölmek suretiyle elde edilen “şimdiki an” yahut “Ebedî Şimdi” ile özdeşleştirilir. Simone Weil’in Tanrı’yı “dikkatin dağılmamış hâli” olarak tanımlaması da bu anlayışı ifade eder. Geleneksel anlamda felsefe bize görmeyi öğretir; dikkat dağınıklığı ve benmerkezci arzular olmadan görmeyi. Sonunda gören olmaksızın yalnızca görmenin kaldığı bir hâle ulaşılır; böylece epistemolojik problemler çözülür denebilir. Kant sonrası felsefenin büyük ölçüde epistemolojiye indirgenmesi, onu bir çıkmaza sürüklemiştir. Gelenekçi düşünürler, metafiziğin —Hakikatin bilimi ve kutsal ilim olarak— Aristoteles sonrası ontolojiye indirgenmesinin de problemli olduğunu belirtmişlerdir. Bizim yeniden ihtiyacımız olan şey, sıkı bir etik disiplin aracılığıyla insanı en yüksek açıklık, huzur ve anlayış hâline götüren dönüştürücü bir pratik olarak felsefedir. Foucault’nun geri döndüğü “kendilik pratiği” anlamında felsefe; mistisizmle ilişkili, inisiyasyon gerektiren ezoterik bir disiplindir; sırf mantık oyunları yahut dil analizi değildir. Toulmin de Philosophers: East and West adlı eserinde Doğu uygarlıklarında ancak bir hakîmin filozof olabileceğini söylemiştir. Schuon ise filozof adını yalnızca hikmet sahipleri için kullanmayı, rasyonalistleri ise dünyevî düşünürler olarak adlandırmayı önerir. Ona göre felsefe, “Yunanlıların en iyilerine göre”, akıl aracılığıyla İmmanent Akıl tarafından “görülmüş” yahut “yaşanmış” kesinlikleri ifade etmektir.

İslam geleneğinde filozof, daha çok yüksek hakikatleri ve erdemleri yaşayan bir sûfîye benzer; ideal olarak o bir hakîm ve basiret sahibidir. İslam tarihindeki birçok büyük sûfî filozoflardan ayırt edilemez; sûfî metafizikçiler büyük entelektüel şahsiyetler olmuşlardır. Filozof, hikmet sevgisi temel erdemiyle, belirli bir hayat tarzını seçen kişi olarak anlaşılır; bu hayat tarzı hem ahlakî hem tefekkürîdir. O, kuşkucu tartışmacı “düşünür”den yahut bilim adamından ziyade şaire yakındır. Filozof bir diyalektikçi, tartışmacı yahut ideolog değildir; bunlar daha çok zahirci âlimlere uygun sıfatlardır. Onun işi aklın sınırsız kullanımı değil, hakikatin peşine yahut tecrübesine bütünüyle açık olmaktır. Felsefe mutluluğu aramak, ölüme hazırlanmak, görüşü bulandıran dilsel ve ideolojik ağlara karşı terapi olmaktır. En önemli, en kalıcı, en güzel ve en haz verici “şeylerin” arayışıdır. Hedefi büyük ölçüde sanat, din ve mistisizmle birleşir. Doğu’da da Batı’da da geleneksel kültürlerin merkezinde yer almıştır. Ancak modern zamanlarda kapsamı ve işlevi daralmıştır. Bizim yeniden ihtiyaç duyduğumuz şey, felsefenin asli anlamı olan hikmet sevgisini canlandırmaktır. Sağlıklı hiçbir kültürde hikmet sevgisine karşı fetva verilemez. Eğer bugün çoğunlukla temelsiz konuşan cahiller, fanatikler ve bilgisiz insanlar görüyorsak, bunun nedeni felsefeyi terk etmiş olmamızdır. Şimdi medrese müfredatında felsefeye yeniden yer verme, İslam geleneğinde muhaddeslerden sonra ve ulema ile evliyadan daha yüksek konum verilen hukemâyı yeniden merkeze koyma zamanıdır.