Felsefi Psikolojiye Giriş-2/Madde, Mana Dengesi Ekseninde İnsana Bütüncül Bakışın Ruhsal Sorunlar Açısından Önemi

filomythos_gorsel_diyalektik

İnsanı tek boyutlu ele alan her yaklaşım, onu daima ruhsal problemlerle baş başa bırakacaktır.

İnsanın tek boyutlu mu yoksa çok boyutlu bir varlık olduğu sorusu, felsefe ve tarih metodolojisinin en temel kriz noktalarından biridir. İnsan doğasını ya yalnızca maddi üretim ilişkilerine ya da saf bir maneviyata indirgeyen yaklaşımlar, bireyi kavrayışta sürekli bir eksiklik üretmiştir. Bu indirgemeci kilitlenmeyi aşmanın yolu, doğayı soyut bir nesne olarak ele almaktan değil; Giambattista Vico’nun haklı olarak vurguladığı gibi, insanın kendi elleriyle kurduğu medeniyetin ürünlerine, yani tarihe bıraktığı izlere bakmaktan geçer. Doğayı insan yaratmamıştır; dolayısıyla insanı anlamak, onun tarihsel olarak nesnelleştirdiği eserleri incelemeyi zorunlu kılar.İnsanı anlamak; onun iç dünyasını, toplumsal var oluşunu ve aşkınlık arayışını çözmek, düşünce tarihinin en çetrefilli meselesidir. İnsan doğasını ya yalnızca “maddi/biyolojik” bir yapıya indirgeyen materyalist yaklaşımlar ya da bedeni ve dünyevi hayatı “kötülüğün kaynağı” olarak görüp dışlayan ruhbanlık/asketizm eğilimleri, bireyi kaçınılmaz olarak derin bir çıkmaza ve ruhsal çalkantılara sürüklemiştir. İnsanı parçalı ele alan her yaklaşım, onu daima ruhsal problemlerle baş başa bırakacaktır.

Bu bağlamda materyalizm ve ruhbanlık kıskacını aşan, insanı hem bedensel-maddi gerçekliğiyle hem de ruhsal-maddi/manevi boyutlarıyla bir bütün olarak ele alan yaklaşım, bu iki aşırı uca karşı hayatî bir denge ve bütüncül bir perspektif sunacaktır.

1. Ruhbanlık ve Asketizm: Bedeni ve Dünyayı Red

İnsanı ruhsal bütünlüğünden eden ilk büyük yanılgı, ruhu yüceltirken bedeni, maddeyi ve dünyevi hayatı toptan kötüleyen ruhbanlık ve zühd anlayışlarında görülür.

Bu zihniyetin metinsel yansımalarından biri, Hristiyanlık geleneğinde Korintoslulara Yazılan İlk Mektup’ta (1. Korintoslular 7:32-34) karşımıza çıkar. Apostol Pavlus burada evlenmemiş olan kişinin “Rab’bi nasıl memnun edeceğini”, evli olan kişinin ise “dünyasal kaygılarla eşini nasıl memnun edeceğini düşündüğünü” belirterek evlilik ile ilahi olan arasına derin bir mesafe koyar.

Bu yaklaşım, zaman içinde dini tecrübeyi tamamen dünyadan el etek çekmeye, bedensel dürtüleri günah ilan edip bastırmaya indirgeyen bir ruhbanlık formuna dönüşmüştür. İnsanın doğasında var olan sosyalleşme, cinsellik, estetik zevkler ve dünya sevgisi bu anlayışla baskılandığında, birey kendi bedenine ve dış dünyaya yabancılaşır. İçsel çatışmalar, suçluluk duyguları ve derin ruhsal krizler kaçınılmaz hale gelir.

Tam da bu noktada Sigmund Freud, din ile ruhsal rahatsızlıklar (nevrozlar) arasında bağ kurduğunda, aslında bu hastalıklı ruhbanlık geleneğini ve onun baskıcı mekanizmalarını eleştirmektedir. Freud, dini bu yasakçı yüzü nedeniyle “evrensel bir nevroz” olarak nitelendirmiştir; çünkü bastırılan insani dürtüler yok olmaz, daha şiddetli nevrozlar olarak geri döner.

2. Materyalizm ve İndirgemecilik: Maneviyatı ve Ruhu Red

Madalyonun diğer yüzünde ise insanı yalnızca genetik kodlara, biyolojik mekanizmalara ve maddi/ekonomik koşullara indirgeyen materyalist gelenek yer alır.

Marx ve Determinizm: Marx, ruhbanlığın aksine dünyayı ve somut ekonomik ilişkileri merkeze alarak insanı tanımlamıştır. Ancak materyalizmin katı yorumları, insanın manevi yönünü, anlam arayışını, inancını, sanat ve ahlak gibi aşkın değerlerini “üst yapı kurumları” veya birer yanılsama olarak görme eğilimindedir.

Sonuç olarak insanın metafizik açlığını ve maneviyatını patolojik bir sapma saymak, bireyi sığ bir anlam boşluğuna ve ruhsal yalnızlığa mahkûm eder. Maddeyi her şeyin temeli sayan bu yaklaşım, insanın ruhsal derinliğini doyuramaz.

3. Bütüncül ve Dengeli İnsan Tasavvuru

Bu yaklaşım İslami dünya görüşünde öne çıkmaktadır. 

İslam, ne ruhbanlığın bedeni ve dünyayı dışlayan çileciliğini ne de materyalizmin ruhu ve manayı yok sayan indirgemeciliğini onaylar. İslami insan tanımı, madde ile manayı, dünya ile ahireti kusursuz bir dengede buluşturur:

İlk başta İslam’da beden bir “hapishane” değil, emanettir. Dünyevi nimetlerden, helal olan rızıklardan, aile kurmaktan, cinsellikten ve estetikten mahrum kalmayı öngören ruhbanlık reddedilmiştir. Kur’an’da yer alan “Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kıldı?” (A’râf, 32) prensibi, maddi dünyanın ve bedensel ihtiyaçların fıtrî birer hak olduğunu tesciller. Hz. Muhammed’in “Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadın ve gözümün nûru namaz” hadisi, dünya sevgisi ile maneviyatın nasıl iç içe geçebileceğinin en somut göstergesidir.

İkinci olarak Materyalizmin insanı sadece maddeye hapseden yönüne karşılık İslam, insanın ruh üfülerek yaratılmış aşkın bir varlık olduğunu vurgular. Anlam arayışı, ahlak, adalet, merhamet ve ibadet ruhun gıdasıdır. Maneviyat, insan doğasına yabancı bir baskı unsuru değil, ruhun asli kaynağıdır.

İslam, dünyayı tamamen terk etmeyi (“ruhbanlık”) yasaklarken, dünyaya tapan bir materyalizmi de reddeder. Ölçü “itidal”dir. “Rablerinden dünya ve ahiret güzelliği istemek” (Bakara, 201) bu bütüncül dengenin formülüdür.

Ayrıca İnsanı anlamaya yönelik yapılan tasnifler—ister ruhbanlık ister materyalizm ekseninde olsun—teorik birer soyutlamadan öteye geçemez. Çünkü insanın ontolojik gerçekliği, bu keskin ve tek yanlı uçları bütünüyle yaşamasına izin vermez. Aliya İzzetbegoviç’in belirttiği gibi, saf ruhbanlık da saf materyalizm de pratik olarak mümkün değildir.

İnsanın tabiatı, bu iki indirgemeci kutbun da dayatmasını aşan bir bütünlüğe sahiptir:

Saf Ruhbanlığın İmkânsızlığı: Ruhbanlık ne kadar mutlaklaştırılırsa mutlaklaştırılsın, insan bedensel bir varlıktır; ne kadar çileci olunursa olunsun karın acıkır, maddeye ve dünyaya muhtaç olunur. Bedenin ve maddenin yasaları, saf bir ruh hayatı yaşamaya izin vermez.

Saf Materyalizmin İmkânsızlığı: Materyalizm insanı yalnızca maddeye, genetik kodlara veya ekonomik ilişkilere indirgemeye çalışsa da, en katı materyalist bile hayatının bir noktasında ahlaktan, adaletten, estetikten, anlam arayışından ve manevi değerlerden söz etmek zorunda kalır. İnsan, materyalist bir teoride reddettiğini iddia ettiği manayı fıtraten yeniden üretir.

Bu durum, daha önce Giambattista Vico’nun tarih felsefesi üzerinden ele aldığımız gerçeği teyit eder: İnsan; sabanıyla tarlasını süren (maddi/pratik dünyayı kontrol eden) ve mabet yapıp şiir söyleyen (manevi ve aşkın yönü olan) çift boyutlu varoluşunu her dönemde ve her coğrafyada sürdürmüştür. Bu denge, yalnızca belirli bir inanç grubunun tekelinde değil, insanın evrensel fıtratının bir gereğidir.

İslam’ın öngördüğü ve medeniyet tarihinin izleriyle sabit olan madde-mana dengesi, herhangi bir dini ya da kültürel kimlikle sınırlı kalmaksızın, insan olmanın temel tanımını oluşturur. Dolayısıyla insanı doğru konumlandırmak; ne maddeyi dışlayan bir ruhbanlığa ne de manayı reddeden bir materyalizme saplanmakla mümkündür. İnsan olmak, bu ikisinin kaçınılmaz bütünlüğünü ve dengesini taşımak demektir.

Sonuç

İnsanı sağlıklı bir sonuca ulaştıracak olan; ne maddeyi kötüleyip insanı ruha hapseten ruhbanlık ne de manayı reddedip insanı saf maddeye indirgeyen materyalizmdir.

Maddeyi ve bedeni yok saymadan, maneviyata sırt dönmeden, yani insanı parçalı ele almayan yaklaşım sorunları çözmede sahici bir yol sunar. Doğru bir insan tanımı; ruh ve bedenin uyumlu birlikteliğini tanıyan bu dengeli ve bütüncül bakış açısında saklıdır.

Çünkü tarihin ve arkeolojinin verileri ışığında en ilkel topluluklara uzandığımızda, insanın karşımıza çift yönlü bir pratikle çıktığı görülür. Bir yanda dış dünyayı kavramak, doğaya hükmetmek ve hayatta kalmak için üretilen araçlar yer alır. İnsan; tarlasını sürmek için saban, kazma ve çeşitli tarım aletleri yapmış; maddi çevresini dönüştüren teknik bir kapasite ortaya koymuştur. Bu yönüyle insan, pratik aklın ve maddenin sınırları içinde ham maddeyle boğuşan bir varlıktır adeta.

Ancak insanın yaşam serüveni hiçbir zaman sadece saban ve kazmadan ibaret olmamıştır. Aynı insan; mağara duvarlarına figürler kazımış, şiirler söylemiş, ezgiler üretmiş, mabetler inşa etmiş ve putlar dikmiştir. Vico’nun belirttiği gibi, en ilkel toplulukların dahi kendine has bir inanç sistemi, bir kültü ve dini olmuştur. Bu durum, insanın yalnızca dış dünyayı kontrol eden pratik bir zekâya değil; aynı zamanda iç dünyasını, sınırlarını ve evrendeki yerini sorgulayan aşkın bir boyuta sahip olduğunu gösterir. İnsan, sabanıyla toprağı işlerken mabediyle gökyüzüne yönelen, yani hem maddeyle hem de manayla kurduğu ilişkiyi eş zamanlı yürüten çift boyutlu bir varlıktır. Tarihin tanıklığı açık ve keskindir: İnsan, ne sadece maddeden ibaret bir organizma ne de dünyadan kopuk saf bir ruhtur. İnsanı doğru tanımlamak; sabanı tutan el ile mabet kuran bilinci, teknik pratik ile aşkın anlam arayışını bir arada ele alan bütüncül, ciddi ve metodolojik bir yaklaşımla mümkündür.

Bu tespitten hareketle; insanı yalnızca genetik kodlara veya ekonomik-maddi koşullara hapseden materyalizm ile bedeni ve dünyevi olanı küçümseyip dışlayan ruhbanlık anlayışının ortak hatası deşifre olmaktadır. Her iki yaklaşım da insanı parçalamakta ve onu tek bir boyuta indirgeyerek derin bir çelişkiye sürüklemektedir.