Felsefi Psikolojiye Giriş: Modern Psikoloji ve İnsan Doğası

6acaeb_657152877df54c28a92ea36a50c4b527~mv2

Modern psikolojinin asıl çıkmazı, kullanılan yöntemlerin bilimsel olup olmadığını tartışmadan önce, incelediği insanı ne kadar doğru tanıdığıdır. Sonuçta psikoloji; davranışları, korkuları, arzuları ve içsel çatışmaları ele alır. Ancak tüm bunları açıklamaya koyulmadan önce cevaplanması gereken çok daha köklü bir soru durmaktadır: İnsan nedir?

Bu soru öncelikle felsefenin alanına girer. Dolayısıyla psikoloji, bunu açıkça dile getirse de getirmese de her zaman belirli bir insan tasavvuruna dayanır. İnsanı yalnızca biyolojik dürtülerden ibaret görmekle; aklı, iradesi, ahlakı, anlam arayışı ve aşkın yönleri olan bir varlık olarak kabul etmek bambaşka iki psikoloji doğurur.

Modern psikolojinin geliştirdiği yöntem ve tekniklerle, bu yöntemlerin dayandığı insan tasavvurunu birbirinden dikkatle ayırmak gerekir. Bilişsel-davranışçı egzersizler, EMDR, farmakolojik müdahaleler veya çeşitli terapi ekolleri birer araçtır; belirli semptomları hafifletmekte işlevsel olabilirler. Ancak sorun, bu tekniklerin hangi insan tanımı üzerine inşa edildiği unutulduğunda başlar. İnsanı salt “düzenlenmesi gereken arızalı bir mekanizma” olarak gördüğünüzde, teknikleriniz yalnızca kişiyi sisteme uyumlu hale getirmeyi hedefler. Oysa insanı anlam arayan, ahlaki sorumlulukları olan bütüncül bir varlık olarak kabul ettiğinizde, o teknikler sadece kişinin kendini bulma yolculuğunda birer yardımcıya dönüşür.

Freud’un modern psikoloji üzerindeki devasa etkisini bu gözle değerlendirmek gerekir. Ruhun karanlık katmanlarına inmesi, bilinçdışına dikkat çekmesi ve çocukluk deneyimlerinin bugünkü etkilerini araştırması elbette çok değerlidir. Fakat Freud’un klinik gözlemlerini kabul etmek, insan doğasına dair her teorisini peşinen onaylamayı gerektirmez.

Asıl tartışılması gereken yer de tam burasıdır. Freud’un insan tasavvuru ne kadar yeterlidir? İnsan davranışlarını yalnızca dürtülere, bastırma mekanizmalarına, haz ilkesine ve cinselliğe indirgemek, onun bütünlüğünü kavramaya yetiyor mu? Yoksa insanın daha yüksek yetilerini alt düzey biyolojik süreçlerle açıklayan indirgemeci bir bakış açısı mı ortaya koyuyor?

Burada Aristoteles ile yapılacak bir kıyaslama oldukça aydınlatıcıdır. Aristoteles insanı yalnızca dürtülerin esiri olarak görmez; onun bitkisel ve duyusal yönlerini kabul etmekle birlikte özünde akıl sahibi bir varlık olduğunu vurgular. İnsanın iyi oluşunu ise sadece hazların tatminine değil, erdemlere ve insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesine bağlar. İnsan sadece gerilimi azaltmak veya haz peşinde koşmakla kalmaz; aynı zamanda iyi yaşamak, anlam aramak ve kendini gerçekleştirmek ister.

Peki, Freud’un klinik birikimi Aristoteles’inkine benzer daha kapsamlı bir felsefi zedmine sahip olsaydı nasıl bir psikoloji ortaya çıkardı? Buradaki mesele Aristoteles’in her görüşünü bugüne taşımak değil, psikolojinin felsefi kökleriyle bağını koparmasının yarattığı boşluğu görmektir.

Modern psikolojinin krizi tam da burada başlar. Klasik düşünce geleneğinden  uzaklaştıkça yalnızca teknik bir disiplin haline gelmemiş, aynı zamanda dayandığı insan tanımını sorgulamayı da bırakmıştır. Oysa insanı nasıl tanımlarsanız, hastalığı da ona göre tanımlarsınız; hastalığı nasıl tanımladığınız ise tedavinin çerçevesini belirler.

Benzer bir çıkmaz psikiyatri için de geçerlidir. Psikofarmakolojinin ağır ruhsal krizlerde ve semptom kontrolündeki katkılarını inkar etmek imkansızdır. Fakat buradan yola çıkarak bütün ruhsal sancıları fizyolojik süreçlere indirgemek aynı ölçüde yanıltıcıdır. Bir ilaç uykunuzu düzenleyebilir ya da kaygınızı hafifletebilir. Ancak hayatınızın neden anlamsız geldiğini, neden sevemediğinizi, neden yalnız hissettiğinizi veya hangi amaç uğruna yaşamanız gerektiğini tek başına açıklayamaz. Çünkü bunların bir kısmı biyokimyasal değil, varoluşsal, ahlaki ve toplumsal meselelerdir.

İşte tam bu noktada ikinci büyük tehlike karşımıza çıkar: Ruhsal sancıların bir piyasa malına dönüşmesi.

Psikoloji, psikiyatri, terapi ve ilaç sektörü kapitalist pazarın içine çekildiğinde, insanın acısı ekonomik bir değere dönüşme riski taşır. Tabii ki uzmanların emeklerinin karşılığını alması son derece doğaldır. Problem mesleğin ücretli olması değil; ekonomik çarkların hastalık ve tedavi tanımlarını şekillendirmeye başlamasıdır.

Çünkü piyasanın doğasında süreklilik vardır. Sağlıklı bir insanın müşteriliği biter; sürekli eksiklik hisseden insan ise daimi bir tüketicidir. Bu yüzden hayatın olağan sarsıntıları, yas süreçleri, başarısızlıklar, yalnızlıklar ya da geçici kaygılar gereğinden fazla tıbbileştirilmektedir. Oysa hayattaki her olumsuz duygu bir hastalık değildir.

Acı çekmek her zaman hasta olmak anlamına gelmez. Yas tutmak, kaybetmek, korkmak ya da hayattan bir anlığına yorulmak insan olmanın trajik ama kaçınılmaz halleridir. Bunları klinik bozukluklarla karıştırmak, insan hayatının normal akışını tedavi edilmesi gereken birer arıza olarak görmemize yol açabilir.

Bugün modern çağ insanı olarak paradoksal bir durumda olduğumuz söylenebilir: Ruhsal yardım imkânları tarihte hiç olmadığı kadar artarken, ruhsal sıkıntılar da toplumsal hayatın merkezine yerleşmiştir. Bu durum tek başına terapilerin başarısız olduğunu göstermez elbette; teşhis imkânlarının gelişmesi ve modern hayatın getirdiği yeni stresler de bunda etkilidir. Yine de şu soruyu sormak zorundayız: Yalnızca belirtileri mi tedavi ediyoruz, yoksa insanın neden bu kadar yoğun ruhsal sancı üreten bir hayata mahkûm edildiğini de sorguluyor muyuz?

Haz ve fayda odaklı insan anlayışının sınırı da burada ortaya çıkıyor. İnsan yalnızca haz arayan ve acıdan kaçan bir varlık olsaydı, maddi refah arttıkça ruhsal tatminin de aynı oranda artması gerekirdi. Oysa arzuların tatmin edilmesi arzuyu bitirmez; aksine yeni arzular doğurur. İnsanı yalnızca biyolojik ihtiyaçlara indirgemek bu yüzden eksiktir. İnsan elbette bedensel bir varlıktır; açlık dürtüsü, hormonal hareketlilik, sinir sistemindeki oynamalar psikolojinin vazgeçilmez parçalarıdır. Fakat insan bundan ibaret değildir. İnsan aynı zamanda “Niçin yaşıyorum?”, “Nasıl yaşamalıyım?”, “İyi nedir?”, “Kime karşı sorumluyum?” ve “Ben kimim?” diye soran bir varlıktır. Bu bağlamda Ona sadece konfor sunmak, susamış birine tuzlu su içirmek gibidir.

Ruh ve Beden İlişkisi

Ruh ve beden ilişkisine dair felsefi gelenekte üç temel yaklaşımdan söz edilebilir: Birincisi, ruhu bedenin işlevlerinden ibaret gören materyalist yaklaşım; ikincisi, ruhu bedenden tamamen ayrı ve bağımsız bir unsur olarak kabul eden düalist görüş; üçüncüsü ise ruh ile bedenin karşılıklı etkileşim içinde olduğunu savunan anlayıştır. Özellikle Molla Sadra’nın ruhun bedenin cevherî hareketi (hareket-i cevheriye) olduğunu öne süren yaklaşımı, ruh ile beden arasındaki bu doğrudan bağı gözler önüne serer.

Ruhu ele alış biçimimiz, doğrudan psikolojik yönelimlerimizi de şekillendirir. Örneğin, ruhu yalnızca genetik bir mekanizmaya indirgemek materyalist bir uçsa; dünyevi olan her şeyden el etek çekerek mutluluğun ancak bu şekilde bulunabileceğini savunan mistik yaklaşım da bir diğer ucu temsil eder. Oysa ruh ile beden arasında inkâr edilemez bir etkileşim vardır. Nitekim insan korkunç bir rüya gördüğünde kalp atışı hızlanır veya aşırı kaygı durumu vücuttaki kimyasal salgıları artırır; modern psikofarmakolojinin kullandığı ilaçlar da tam bu noktada, bedensel dengeyi korumak ve korumaya almak için devreye girer.

Haz ve fayda odaklı insan anlayışının sınırı da tam bu kesişimde ortaya çıkar. İnsanı yalnızca haz arayan, acıdan kaçan ve dünyevi nimetlerle doyurulduğunda mutlu olacağı zannedilen bir varlık olarak görmek büyük bir yanılgıdır.

Ruh ile beden arasındaki güçlü bağ yadsınamaz; açlık, susuzluk ya da fizyolojik dengesizlikler bedeni ve dolayısıyla ruh halini doğrudan etkiler, ancak insanı tamamen belirlemez. Ruhsal rahatsızlıkların önemli bir kısmı, hayata bakılan açıyla doğrudan ilişkilidir. Çağımızın en büyük sorunlarından biri olan kronik tatminsizlik de buradan beslenir: Sürekli kendini eksik, yetersiz hisseden veya dünyevi nimetlerden mahrum gören bir insan, hayatı okuma biçimi yüzünden kendi ruhsal problemlerini kendi elleriyle üretir. Hayata yanlış bir açıdan bakmak, ruhsal ve bedensel dengeyi kökten sarsar. Psikofarmakolojik ilaçlar bu kimyasal salgıları geçici olarak bastırıp dengelemeye çalışsa da, kökteki o varoluşsal bakış açısı değişmediği sürece insan hiçbir alanda tam anlamıyla tatmin olamaz ve mutsuzluk kaçınılmaz hale gelir.

İşte bu yüzden psikolojinin yeniden felsefeyle, özellikle de felsefi antropolojiyle güçlü bir bağ kurması gerekir. Aristoteles’ten doğunun nefs teorilerine, modern varoluşçuluktan çağdaş yaklaşımlara kadar uzanan geniş bir insan tasavvuru tartışmasına acilen ihtiyaç vardır.

Yarının psikolojisi için asıl soru, sadece “İnsanı nasıl tedavi ederiz?” sorusu olmamalıdır. Ondan önce şu sorulmalıdır: Tedavi etmeye çalıştığımız insan kimdir?

Bu sorunun cevabı verilmeden geliştirilen her ruh sağlığı teorisi, farkında olsun veya olmasın, belirli bir insan felsefesinin pratik uygulamasından öteye gidemeyecektir. Dolayısıyla psikolojinin en büyük ihtiyacı daha fazla teknikten önce, üzerinde çalıştığı varlığı bütünlüğü içinde yeniden düşünmektir.