Hayata İlişkin Kur’ân’ın Cevherî Yaklaşımı ve Modern İdeolojilerin Ölümcül Yanılgısı

1576424503519-moderninsan

” insanlara tepeden bakarak alay eden her kişinin vay hâline!
O ki Mal toplar ve onu durmadan sayar
O, malının, kendisini ebedîleştireceğini zanneder.
öyle şey olur mu! Yemin olsun ki o, Hutâme’ye atılacaktır
Hutame’nin ne olduğunu sen bilir misisn?
O, Allah’ın, insanın FUADINA işleyen ateşidir.**
Şüphesiz o ateş onların üzerine kapatılmıştır.
Uzun sütunlarla çevrelenmiş olarak.”

(Hümeze Sûresi) 

Modern dönemde toplumsal ve ekonomik sorunlar çoğu zaman sistemler üzerinden açıklanmaktadır. Kapitalizm, sosyalizm, faşizm, liberalizm gibi kavramlar etrafında yürütülen tartışmalarda dikkatler genellikle kurumlara, üretim ilişkilerine ve toplumsal yapılara yönelir. İnsan ise çoğu zaman bu yapıların içerisinde şekillenen bir unsur olarak görülür. Özellikle Marksist gelenekte insanın düşünceleri, ahlâkı ve tercihleri büyük ölçüde ekonomik ilişkilerin ve tarihsel şartların ürünü olarak değerlendirilir. Bu nedenle eleştirinin odağında belirli insan tipleri değil, sistemlerin kendisi yer alır.

Ait olduğu sınıf, grup veya kimlik üzerinden tanımlanan insan çoğu zaman kendi başına bir şahsiyet olarak değil, belirli bir kategorinin üyesi olarak değerlendirilir. Burjuva, proletarya, aristokrat, işçi, kapitalist, devrimci gibi kavramlar insanın önüne geçirilir ve kişi önce bu etiketlerle okunur. Oysa insan bir sınıfın örneği veya bir kategorinin mensubu olmaktan ibaret değildir. İnsan tavuk, koyun veya at gibi belirli özelliklerle tanımlanabilecek bir tür değildir. Her insanın kendine özgü bir iradesi, vicdanı, ahlâkı ve tercihleri vardır.

Bu yüzden ne ad verilirse verilsin, insan sınıfsal tanımlamalar ekseninde şekillenecek bir varlık değildir. Adı ne olursa olsun, her yapının içinde dürüst, merhametli ve adaletli insanlar bulunabildiği gibi açgözlüler, kibirliler ve zalimler bulunabilir. Buna burjuva da desen ploreterya da desen değişmez. Proletaryanın içinde de zalim, bencil ve çıkarcı insanlar bulunabilir. Ancak modern ideolojiler çoğu zaman insanın ahlâkî yönünü ikinci plana iter ve davranışları büyük ölçüde sosyal koşulların ürünü olarak açıklamaya çalışır. Bu anlayışa göre insan gücü eline geçirdiğinde sömürücü, güçsüz kaldığında ise mağdur ve devrimci olur. Böylece insanın ahlâkî sorumluluğu giderek geri plana itilir ve belirleyici olan şey karakter değil, ait olduğu sosyal sınıf olur..

Kur’ân’ın yaklaşımı ise farklıdır. Kur’ân toplumsal sorunları açıklarken öncelikle sistemlerden değil, insanlardan söz eder. Onun dikkat çektiği şey kapitalizm, sosyalizm veya başka bir ideolojik yapı değil; cimri, kibirli, zalim, müstekbir, münafık veya muttakî gibi insan tipleridir. Çünkü Kur’ân’a göre toplumsal yapıları ortaya çıkaran ve onlara yön veren şey, nihayetinde insanın dünya tasavvuru ve ahlâkî yönelimidir.

Bu durum Humeze sûresinde açık biçimde görülmektedir. Sure, belirli bir ekonomik sistemi değil, belirli bir insan tipini anlatır. İnsanları küçümseyen, onlara tepeden bakan, kaş göz işaretleriyle alay eden, mal biriktiren ve biriktirdiği malı durmadan sayan bir kişiden söz edilir. Kur’ân burada sadece bir davranışı tasvir etmekle kalmaz; bu davranışın arkasındaki zihniyeti de ortaya koyar. Bu kişinin servetinin kendisini ebedîleştireceğini zannettiğini bildirir. Böylece Kur’ân önce davranışı, sonra bu davranışın dayandığı dünya görüşünü ve nihayet bu anlayışın sonucunu göstermektedir.

Burada dikkat çekici olan nokta şudur: Kur’ân’ın eleştirisi ekonomik bir mekanizmadan önce ahlâkî ve ontolojik bir yanılgıya yöneliktir. Sorun yalnızca mal biriktirmek değildir; insanın kendisini ölümsüz sanması, serveti güvenlik ve kurtuluş kaynağı olarak görmesidir. Bu nedenle Kur’ân’ın çözümü de sistem değişikliğinden önce insanın dönüşümünü hedeflemektedir.

Modern ideolojiler ise çoğu zaman yapıları değiştirmeye odaklanırlar. Marx’ın meşhur ifadesiyle filozoflar dünyayı yorumlamakla yetinmişlerdir; asıl mesele onu değiştirmektir. Ancak burada şu soru ortaya çıkmaktadır: Dünya neye göre değiştirilecektir? İyi toplumun ölçütü nedir? Değişimin yönünü belirleyen ilke nedir? Eğer değişimi yönlendirecek aşkın bir ölçü bulunmuyorsa, değişim kendi başına bir amaç hâline gelir. Oysa değişimin anlamlı olabilmesi için öncelikle neyin iyi, neyin doğru ve neyin adil olduğunun bilinmesi gerekir.

Tarihî tecrübe de göstermektedir ki sistemlerin değişmesi insanın değişmesini zorunlu olarak beraberinde getirmemektedir. Kapitalizmi eleştiren birçok ideolojik hareket, iktidara geldikten sonra farklı biçimlerde baskı, tahakküm ve ayrıcalık üretmiştir. Çünkü sorun yalnızca ekonomik yapılarda değil, bu yapıları kuran insanın içinde bulunmaktadır. Açgözlülük, kibir, güç tutkusu ve tahakküm arzusu ortadan kalkmadığı sürece, farklı sistemler altında benzer sonuçlar ortaya çıkabilmektedir.

Kur’ân’ın yaklaşımı bu noktada daha köklü görünmektedir. O, sistemleri üreten insanı sorgular. Serveti putlaştıran insan varsa kapitalizm ortaya çıkabilir; devleti putlaştıran insan varsa totaliter rejimler ortaya çıkabilir; ideolojiyi putlaştıran insan varsa yeni baskı biçimleri doğabilir. Dolayısıyla Kur’ân’ın temel sorusu “Nasıl bir sistem kuruldu?” değil, “Nasıl bir insan ortaya çıktı?” sorusudur.

Bu nedenle Kur’ân’ın eleştirisi sadece ekonomik veya siyasî değil, aynı zamanda ahlâkî ve ontolojiktir. O, insanın davranışlarını, bu davranışların dayandığı varlık anlayışını ve bunların sonuçlarını birlikte ele alır. Böylece toplumsal problemlerin kökenini sistemlerde değil, insanın kalbinde ve dünya tasavvurunda arar. Kur’ân’ın sunduğu çözüm de öncelikle insanın dönüşümüdür. Çünkü insan değişmeden sistemlerin değişmesi, çoğu zaman yalnızca sorunların biçim değiştirmesinden ibaret kalmaktadır. Kur’an insanları sınıflarına göre değil, karakterlerine göre değerlendirir. Kur’an’ın nazarında zengin olmak da fakir olmak da başlı başına bir değer ölçüsü değildir. Önemli olan insanın mal karşısındaki tavrı, güç karşısındaki tutumu ve hakikat karşısındaki duruşudur. Bu nedenle Kur’an’ın eleştirisi sınıf merkezli değil, karakter merkezlidir. Kur’an’ın karşısında burjuva veya proletarya değil; müstekbir ile mümin, zalim ile adil, cimri ile cömert, münafık ile samimi insan vardır.

Ne var ki modern dönemin bu sınıflandırıcı zihniyeti yalnızca ideolojik çevrelerde kalmamış, zamanla bütün topluma yayılmıştır. İnsanlar artık olaylara çoğu zaman şahıslar üzerinden değil, ait oldukları gruplar üzerinden bakmaktadırlar. Siyasette partiler, kültürde kimlikler, toplumda çeşitli aidiyetler insanın önüne geçmektedir. Bir kişi sırf belirli bir partiden olduğu için doğru veya yanlış kabul edilebilmekte; bir başkası da yalnızca karşı tarafta bulunduğu için peşinen mahkûm edilebilmektedir. Benzer şekilde, Batılılar ve Doğulular, muhafazakârlar ve sekülerler, açıklar ve kapalılara ilişkin değerlendirmeler de çoğu zaman insanın kendisinden çok ait olduğu grubun üzerinden yapılmaktadır.

Bu durum aslında modern paradigmanın düşünme biçimidir. İnsan artık bir şahsiyet olarak değil, bir kategori olarak görülmektedir. Oysa Kur’an’ın dikkat çektiği şey tam da bu noktada gözden kaçmaktadır. Çünkü Kur’an insanı sürekli olarak kendi vicdanıyla, niyetiyle, ahlâkıyla ve tercihleriyle yüzleştirir. İnsan hangi sınıftan, hangi milletten, hangi kabileden veya hangi partiden olursa olsun yaptığı tercihlerden sorumludur.

Bu nedenle Kur’an’ı anlamanın önündeki en büyük engellerden biri de modern dünyanın bu sınıflandırıcı zihniyetidir. İnsan Kur’an’ı okurken farkında olmadan kendi ideolojik gözlüğünü de metne taşıyabilir. Böyle bir durumda Kur’an’ın insanı merkeze alan çağrısı görülmez; onun yerine metin mevcut siyasal ve ideolojik kalıpların içerisine yerleştirilmeye çalışılır. Sonuçta Kur’an okunmuş olur; fakat Kur’an’ın görmek istediği insan görülemez. Çünkü mesele Kur’an’ı okumak değil, Kur’an’ın insana hangi gözle bakmayı öğrettiğini fark etmektir.

Ayrıca Kapitalizm ile ona yöneltilen birçok modern eleştiri arasındaki temel fark çoğu zaman sanıldığı kadar büyük değildir. Çünkü her ikisi de büyük ölçüde aynı düşünsel zeminden beslenmektedir. Kapitalizmi doğuran şey yalnızca sermaye birikimi veya ekonomik şartlar değildir; onun arkasında insanı aşkın bir hakikatten koparan, varlığı maddî olgulara indirgeyen ve hayatı ekonomik ilişkiler üzerinden açıklayan modern pozitivist anlayış bulunmaktadır. Ne var ki kapitalizme karşı çıkan birçok ideoloji de aynı zemini paylaşmaktadır. Bu nedenle aralarındaki mücadele çoğu zaman farklı dünya görüşleri arasındaki bir mücadeleden çok, aynı dünya görüşünün farklı yorumları arasındaki bir mücadeleye dönüşmektedir.

Kapitalizm bireyi ve sermayeyi merkeze alırken, Marksizm sınıfı ve üretim ilişkilerini merkeze almaktadır. Ancak her iki yaklaşım da insanı büyük ölçüde ekonomik ilişkiler içerisinde tanımlamaktadır. Birisi insanı tüketen ve sahip olan bir varlık olarak, diğeri ise üreten ve sınıfsal konumuyla belirlenen bir varlık olarak görmektedir. Her iki durumda da insanın ahlâkî, metafizik ve manevî boyutu geri plana itilmektedir.

Kapitalizme yöneltilen eleştirilerin önemli bir kısmı, kapitalizmi doğuran zihniyetin dışına çıkamamaktadır. Bu nedenle modern dünyada çoğu zaman kapitalizm ile ona karşı çıkan ideolojiler arasında değil, aynı medeniyet tasavvurunun farklı yorumları arasında bir çatışma yaşanmaktadır.

Kur’an’ın bakış açısı ise bu tartışmanın bütünüyle dışındadır. Çünkü Kur’an ne sermayeyi ne de sınıfı merkeze alır; insanı merkeze alır. Onun temel sorusu üretim araçlarının kimin elinde olduğu değil, insanın hakikat karşısındaki konumunun ne olduğudur. Bu nedenle Kur’an’ın eleştirisi ekonomik modellerden önce, o modelleri üreten insan anlayışına yönelmektedir.

Kur’an Sosyal Koşulları Yadsır mı?

Kur’an, insanın içinde yaşadığı sosyal çevrenin, ekonomik şartların, siyasal düzenin ve kültürel atmosferin insan üzerindeki etkisini inkâr etmez. Nitekim Firavun’un baskıcı düzeni, Mekke müşriklerinin toplumsal baskıları, servetin insanı azdırabilmesi ve çevrenin inançlar üzerindeki etkisi Kur’an’da sıkça vurgulanmaktadır. Ancak Kur’an bütün bu etkenlerin insanı mutlak anlamda belirlediğini kabul etmez.

Modern ideolojilerin önemli bir kısmı, özellikle pozitivist düşüncenin etkisi altında, insan davranışlarını büyük ölçüde dış şartların ürünü olarak açıklama eğilimindedir. Oysa Kur’an’a göre insan çevresinden etkilenir, fakat çevresi tarafından belirlenmez. Etkilenmek ile belirlenmek arasında derin bir fark vardır. Etkilenmek insanın tercihlerini zorlaştırabilir, onu belli yönlere sevk edebilir veya sınayabilir; fakat belirlenmek, insanın özgürlüğünü ve sorumluluğunu ortadan kaldırır.

Kur’an’ın bütün ahlâkî çağrısı da bu ayrım üzerine kuruludur. Çünkü Kur’an insanı sürekli tercihleriyle yüzleştirir. “Biz ona iki yolu da göstermedik mi?” (Beled 90/10) ayeti, insanın farklı yönelimler arasında seçim yapabilen bir varlık olduğunu ortaya koymaktadır. Benzer şekilde, “De ki: Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf 18/29) ayeti de insanın özgür tercihini vurgulamaktadır.

Kur’an çevrenin etkisini kabul etmekle birlikte, insanı bu etkinin pasif bir sonucu olarak görmez. Nuh’un oğlunun inkârı, Firavun’un sarayında yetişen Hz. Musa’nın tevhid mücadelesi, putperest bir toplumda yaşayan Hz. İbrahim’in hakikati arayışı ve Firavun’un eşi Âsiye’nin iman etmesi bunun açık örnekleridir. Aynı şartlar altında yaşayan insanların farklı tercihlerde bulunabilmeleri, insanın çevresi tarafından bütünüyle belirlenmediğini göstermektedir.

Bu nedenle Kur’an’ın insan anlayışı ne bireyi tarihten ve toplumdan koparır ne de onu sosyal şartların mahkûmu hâline getirir. İnsan şartlarından etkilenir; fakat o şartların içinde tercihler yapan ahlâkî bir özne olarak kalmaya devam eder. Eğer insan bütünüyle dış koşullar tarafından belirlenmiş olsaydı, sorumluluk, hesap, mükâfat ve ceza gibi Kur’an’ın temel kavramları da anlamını yitirirdi. Kur’an’ın insan tasavvurunda insan, şartlarının ürünü değil; şartları içerisinde tercihler yapan ve bu tercihlerden sorumlu tutulan bir varlıktır.

Kur’an’a göre insanın mazereti değil, tercihi belirleyicidir. İnsan çevresinden etkilenebilir; fakat çevresine indirgenemez. Bu nedenle Kur’an’da inkârcıların “Büyüklerimize uyduk”, “Atalarımızı böyle bulduk” şeklindeki savunmaları geçerli bir mazeret olarak kabul edilmez. Eğer insan bütünüyle sosyal çevresi tarafından belirlenmiş olsaydı, bu mazeretlerin kabul edilmesi gerekirdi. Oysa Kur’an, çevrenin etkisini kabul etmekle birlikte, insanı nihai olarak kendi tercihlerinden sorumlu tutmaktadır. Böylece Kur’an’ın insan tasavvuru ne katı bir bireyciliğe ne de katı bir toplumsal determinizme indirgenebilir. İnsan etkilenir; fakat belirlenmez.

Ne Pasifliğe Yol açan Ahlaki nasihatler ne de salt kaba kuvvet

Ancak buradan Kur’ân’ın yalnızca bireysel ahlâkla ilgilendiği sonucu çıkarılmamalıdır. Kur’ân insanı bozan sosyal şartların, baskıcı düzenlerin, yanlış eğitim anlayışlarının ve zulüm sistemlerinin varlığını kabul eder. Korku, cehalet, menfaat, propaganda ve toplumsal baskı insan üzerinde güçlü etkiler oluşturabilmektedir. Bu nedenle Kur’ân’ın çağrısı yalnızca bireyin iç dünyasına yönelik değildir; aynı zamanda insanı ifsat eden şartlarla mücadeleyi de içerir.

Nitekim Kur’ân’da peygamberler yalnızca bireylerin ahlâkını düzeltmeye çalışan kişiler değildir. Hz. İbrahim putperest kültüre, Hz. Musa Firavun düzenine, Hz. Muhammed ise Mekke’nin inanç, ekonomi ve güç yapısına karşı mücadele etmiştir. Dolayısıyla Kur’ân, insanı bozan düşüncelere, kurumlara ve yapılara karşı kayıtsız kalmayı değil, onlarla mücadele etmeyi öğütlemektedir.

Ancak Kur’ân’ın mücadele anlayışı modern ideolojilerden farklıdır. Modern ideolojiler çoğu zaman sistemi değiştirmenin insanı da değiştireceğini varsayarlar. Kur’ân ise insanı değiştirmeden sistemleri değiştirmenin kalıcı bir çözüm üretmeyeceğini düşünür. Çünkü aynı korkular, aynı hırslar, aynı kibir ve aynı tahakküm arzusu varlığını sürdürdüğü sürece, eski sistemlerin yerini alan yeni sistemler de benzer sonuçlar üretebilmektedir.

Bu nedenle Kur’ân’ın önerdiği mücadele çift yönlüdür. Bir yandan insanın iç dünyasını arındırmayı, onun ahlâkını, vicdanını ve hakikat bilincini güçlendirmeyi hedefler; diğer yandan zulmü, sömürüyü, cehaleti ve insanı değersizleştiren yapıları ortadan kaldırmaya çalışır. Kur’ân ne yalnızca içsel arınmayı ne de yalnızca dışsal dönüşümü yeterli görür. Onun hedefi, hem insanı hem de toplumu birlikte dönüştürmektir.

Bu nedenle Kur’ân’ın temel sorusu yalnızca “Nasıl bir sistem kurulmalı?” sorusu değildir. Ondan önce gelen soru şudur: “Bu sistemi kuracak insan nasıl bir insan olmalıdır?” Çünkü Kur’ân’a göre zalim sistemleri yıkmak önemlidir; fakat daha da önemlisi, o sistemleri yeniden üretmeyecek insanları yetiştirmektir.

Bu nedenle Kur’ân’ın mücadelesi çift yönlüdür. Bir yandan insanın iç dünyasını tezkiye etmeyi, kibir, tamah, haset, korku ve menfaatperestlik gibi zaafları aşmasını hedefler; diğer yandan zulmü, sömürüyü ve insanı değersizleştiren yapıları ortadan kaldırmaya çalışır. Kur’ân ne yalnızca içe kapanmış bir ahlâk öğretisidir ne de yalnızca dış dünyayı değiştirmeyi amaçlayan bir devrim çağrısıdır. O, insan ile toplumu birlikte dönüştürmeyi hedefler.

 Kur’ân’a göre zalim sistemleri yıkmak önemlidir; fakat daha da önemlisi o sistemleri yeniden üretmeyecek insanları yetiştirmektir. İnsan değişmeden sistemlerin değişmesi çoğu zaman yalnızca sorunların biçim değiştirmesinden ibaret kalmaktadır.

___________________________________________________________________

**Hümeze sûresinde cehennem ateşinin fuâdlara ulaşması son derece dikkat çekicidir. Çünkü fuâd, insanın yalnızca duygularının değil, dünyayı anlamlandırma biçiminin de merkezidir. İnsanlara tepeden bakan, malını güvence ve ebediyet kaynağı olarak gören kişinin asıl problemi ekonomik değil, varoluşsaldır. Onun dünyaya bakışı bozulmuştur. Bu nedenle Hutame’nin fuâda ulaşması, yalnızca bedenin değil, insanın hakikati yanlış yorumlayan anlayışının da ateşle yüzleşmesi anlamına gelir. Dünyada servetin ve kibrin örttüğü hakikat, ancak o ateşin içinde bütün açıklığıyla ortaya çıkmaktadır.