MASLAHATIN İMKANSIZLIĞI DOLAYIMINDA ÇÜRÜMENİN ZEMİNİ OLARAK SEKÜLER ALGI
Siyasi Alanın Paradoxu
Siyaset genelde toplum için iyiyi gerçekleştirme çabası olarak tarif edilebilir. Kelimenin köküne falan girmeyeceğim. Toplumsal iyiyi gerçekleştirme amacı yönetim talebi olarak öne çıkar. Bu talep daima ahlaki kavramlar eşliğinde dile getirilir.. Yönetmenin hedefi iki boyutta kendini gösterir. Başkasının iyisini kendi iyisinden üstün tutan bir sorumluluk duygusu, diğeri ise kişisel menfaat elde etme yönelimi. Bu yönelimdeki niyetleri başkasının bilmesi çoğu kere mümkün olmaz. Çünkü hiç kimse “ben kendi menfaatin için yönetmeye talibim” demez. Bu bağlamda yönetime talip olma yönelimi kendi içinde sıkıntılı bir yönelimdir.
1-Kişinin yönetme sorumluluğunu kaldıracak kapasitesinden doğan sıkıntılar
2-Kişinin elde ettiği güç ile dönüşüp zaaflarının esiri olmasından doğan sıkıntılar.
Güç her zaman insanı değiştirip dönüştürme potansiyeline sahiptir. Bu durumda kişi iyiyi gerçekleştirme noktasında ya kendi zaaflarına kılıf bulmaya, ya da varolan şartların gerekli olduğuna inanmaya başlar..
Her güç menfaat üreteceğinden gücü elinde tutanların etrafında her zaman erdemsiz kişiler toplanır. Erdemli insanlar menfaat için güç elde etmeye yöenelmediklerinden bu alan sadece avcı ve toplayıcılar tarafından doldurulur. İşte siyasal alanın paradoxu budur.
Güç sahibi oldukça ilkelerden; ilkeli oldukça güç elde etmekten uzaklaşma durumu. Bu durum nasıl aşılır..
Koca düşünce tarihi bu konunun çözümüne ilişkin önerilerle dolu…
Bu Paradox Nasıl Çözülür?
1-Dünyadan uzak durmakla..
Ruhbanlık ve özelde Hıristiyanlık bunu dünyadan el etek çekmekle aşabilmeyi önermişlerdir. Onlara göre Dünya sürgün yeri ve maddi ve nefsani taleplerin bir cezası olması hasebiyle uzak durulması gereken yerdir. Fakat Hıristiyanlar inançlarundan dolayı zulümler ve sürgünle yaşadıkça bu konudan tavizler vermişler Augistinus yönetmenin ehven bir kötü olduğunu öne sürmüştür. Ama daha sonra Tanrı devletine varmış ve hatta siyasal, ekonomik ve sosyal alanda erki ellerine geçirmişlerdir.
2-Hiçbir ilke ve kuralın olmadığını kabul etmekle
a-Diyalektik Materyalizm. Hayatı çatışma olarak görerek koşulların doğru ve yanlışı belirleyeceğini söylemekle. Bu yaklaşıma göre “güçlü olan ayakta kalır ahlaki herhangi bir kural zaten olmamalıdır”; “koşullar dışında doğru ve yanlış ortaya koyacak herhangi bir şey yoktur.”
3-Gücün dayatması ile düzenin sağlanacağını iddia etmekle
a-Hobbes “insan insanın kurdudur” anlayışından yola çıkarak devletin buyurma ve kaba gücünün (Leviahatan) toplumu düzene sokacağını iddia etmiştir.
b-Toplumsal hayatın dayatması ile güçler arası uzlaşımının olması gerektiğini söylemekle (Rousseaou- Toplum Sözleşmesi)
4-Hiçbir erk ve güç tanımamakla (M.Stirner,Anarşizm)
5-İnsanın varoluş istencinden kurtulmakla. Varolmanın ve arzulamanın kötü olması sebebiyle( Schophenauer)
6-Bilgeleri Yönetime getirmekle, (Farabi-Medinetü Fadıla)
7-Şeriat Devleti Kurmakla ( İslami algı ile halkı yönetme talebi)
***
İktidar güç ve kuvvet demektir. Yapabilme gücü demektir. Bu anlamda iktidar değişik alanlarda kendini göstermektedir. İktidarı sadece yönetim erkini ele geçirmek olarak almamak lazımdır. Yönetim erkini ele geçirmenin yolu bile çok değişik iktidarların kullanımı sonucu gerçekleşmektedir. Aşağı yukarı bütün toplumlarda dinin, sanatın, paranın iktidarı vardır. Yönetimi ele geçirenler bu iktidar odaklarına bir biçimde dayanmak zorundadır.
Tarih boyunca peygamberler hep insan için en iyinin gerçekleşmesi yolunda bir çabanın dillendiricisi olmuşlardır. Peygamberlerin gönderildiği toplumlar genelde zulmün; kula kulluğun egemen olduğu, evrensel insani değerlerin ayaklar altına alındığı toplumlar olmuştur. Bu yüzden peygamberlerin çağrıları insanları bu olumsuzluklardan kurtarmaya dönük bir çağrıdır. Bu noktada varlığı egemen olumsuzlukların sürmesine bağlı olan güç odakları ile peygamberlerin çağrıları elbette çatışacaktır. İşte tarih boyunca saltanatlarını insanların sırtında sürdürenler bu çatışma sürecinde peygamberlerin çağrılarını kendilerinin iktidarına göz dikmek olarak anlamışlar ve bu çerçevede peygamberlerin mücadalesini kısır bir iktidar mücadelesi olarak göstermeye özen göstermişlerdir. Bu çabaları,nebevi çağrıyı salt dünyevî ve basit çıkar hesaplarına dönük bir çağrı derekesine düşürme amacını da taşımıştır çoğu kere. Peygamberlerin çağrısını benimseyenlerin genelde onların ayaktakımı olarak niteledikleri insanlardan olması(ezilen kitlelerden) nebevi mesajı kendi zenginlik(rant) ve makamlarına dönük bir göz dikme hareketi olarak görme ve gösterme tavrını ortaya koymalarını getirmiştir. [1] Oysa nebevi çağrı egemen güç sahiplerinin makamlarını ele geçirmeye dönük bir çağrı olmayıp evrensel insani ilkelerin egemen kılınmasına dönük bir çağrıdır. İnsan ile insanlığının arasına giren perdelerin yırtılıp atılmasına dönük bir çağrıdır. Bu anlamda muhalif bir çağrıdır. Zulm’ün ve azgınlığın egemen olduğu sistemin tam karşısında olan bir çağrıdır. Bu noktada nebevi çağrı onların anladıkları iktidarın da üstünde;ötesinde bir anlam taşımaktadır.
”Onlara Nuh’un haberini oku! Hani kavmine demişti ki:Ey kavmim benim makamım ve Allah’ın ayetleriyle size hatırlatmalarım eğer size ağır geliyorsa ben, şüphesiz Allah’a tevekkül etmişim. Artık siz ortaklarınızla toplanıp yapacağınız işi karara bağlayın da işiniz size örtülü kalmasın(veya üzüntü konusu olmasın),sonra hakkımdaki hükmünüzü -bana süre tanımaksızın- verin. /Eğer yüz çevirecek olursanız, ben sizden bir karşılık istemedim. Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir. Ve ben, Müslümanlardan olmakla emrolundum. ”[2]
Peygamberimiz Muhammed(a. s)’a Mekke ileri gelenlerinin getirdikleri uzlaşma tekliflerinin en önemli tarafı peygamberin kendilerine lider olma arzusu olduğu yolundaki yargılarıdır.
Zulmün egemen olduğu sistemde kimi iktidar odaklarını elinde tutanların peygamberlerin çağrılarını bu şekilde nitelemeleri doğaldır. Çünkü zulmü egemen kılanlar yönetim mekanizmasını, her tür iktidar odağını ve siyaseti daima menfaat aracı olarak gördüklerinden kendilerine muhalif her çağrıyı şahsi menfaat ve basit dünyevî hesaplar çerçevesinde değerlendireceklerdir. Oysa peygamberler çağrılarının bu şekilde manipüle edilmesine karşı kendilerinin bu çeşit bir iktidar tutkusundan beri olduklarını pratikleriyle ortaya koymuşlardır. Aslolan ilkelerin egemen olmasıdır. Bu ilkelerin kim tarafından uygulanacağı fazlaca önemli değildir.
Sonuç olarak Din’in(ed-Dİn)çağrısı”insan için en ideal iyiyi”gerçekleştirmeye dönük bir çağrı olup, insanın fıtratını bozan her tür güç odağına muhalif ve vicdanları örten perdeleri yırtıp atmayı hedefleyen bir çağrı olmuştur daima. Bu yüzden topyekün insanî kurtuluşu hedefleyen bu çağrı varolan egemen yapıyı ele geçirme gibi kısır bir hedefe mahkûm edilemez.
Salt iktidar arzusu dünyevî hırstandır. [3] Bu anlamda peygamberler gönderildikleri toplumlarda varolan olumsuzlukların sadece yönetim mekanizmasının el değiştirmesi ile çözümlenemeyeceğini bilmektedirler. Bu anlamda onların çağrıları hem baskıcı yönetime hem de halka dönük bir çağrı olmaktadır. Çünkü zulmün egemen olduğu bir sistemden yönetimdekiler kadar onların yönetimi altında yaşayan kitle de sorumludur. Kur’ândaki şu ayet konuyu anlamamıza yardım edecektir.
Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz bizi ehli(halkı) zalim olan bu şehirden kurtar,bize katından bir veli ve yardımcı gönder!’ diyen erkekler,kadınlar ve çocuklardan olan müstez’aflar(zayıf bırakılmışlar) için savaşmıyorsunuz”[4]
Burada “ehl” kavramının zalim olarak nitelendirilmesi anlamlıdır. Çünkü ehl halk demektir. O yörenin yöneticisi ve yönetileniyle sahipleri demektir. Örneğin Kur’ânda “ehl-i Karye”,”ehl-i Medine”, ”ehl-i beyt” gibi ifadeler daha çok yöre ve ev sakinleri/ahalisi anlamında kullanılırken,”ehl-i kitab”, gibi terkipler “kitap sahipleri”anlamında kullanılmaktadır.
Kısacası yukarıdaki ayette geçen ehl kavramı hem yöneteni hem de yönetileni kapsayan bir ifadedir. Bu yüzden peygamberlerin çağrıları hem yöneten hem de yönetilenlere dönük bir çağrı olmuştur her zaman.
Peygamberler bu çok yönlü çağrılarını elbette yönetim isteği gibi salt dünyevi bir arzu derekesine indiremezlerdi. Salt yönetim makanizmasını ele geçirmeye dönük bir çağrı yukarıda da kısmen değinmeye çalıştığım gibi mesajın net bir biçimde anlaşılmasının önünde bir engel olarak duracaktı. Çünkü zulmün egemen olduğu bir sistemde sistemin bütün makanizmaları kirlenmektedir. Herşeyin kirlendiği bir ortamda “biz iktidara gelirsek sizi kurtarırız” çağrısında bulunanlar da ne kadar samimi olurlarsa olsunlar bu kirlilikten nasiplerini alacaklardır. Çünkü yönetimi ele geçirmenin yöntemleri de berrak değildir. Çağrısını sadece bu çerçeveye hapsedenler yönetime giden yolda kirlenmemeyi başaramayacaklardır.
Ayrıca, kurtarıcılığı yönetimi ele geçirme ile özdeşleştirmek çağrının çoğu zaman şüphe ile karşılanmasını getirecektir. Sisteme egemen olanlar böylesi bir çağrıyı kolayca manipüle edebileceklerdir. Gerçi her muhalif hareket manipüle edilmeye çalışılacaktır ancak maniplasyona sağlam dayanaklar bulmak biraz da çağrının sağlamlığı ve çürüklüğüne bağlıdır. Bu yüzden nebevi çağrının dayandığı ana mantığı kavramak çok önemlidir. Ki tarih boyunca genel anlamda nebevî çağrılar güç sahipleri tarafından sadece varolan iktidarı ele geçirmek için bir vasıta olarak takdim edilmeye çalışılmıştır. Yukarıda bu konudaki ayetleri zikretmiştik.
Peygamberler ise sürekli böyle bir yaklaşımı reddederek amaçlarının bütün insanlığın felahını,dünya ve ahiret saadetini istediklerini vurgulamışlardır. Varolan egemen sisteme karşı olmaları iktidar arzusundan değil, insanların zulüm sisteminin etkisiyle ilahi hidayetten uzaklaşmaları sebebiyledir. Bu anlamda onlar iktidar arzusunu değil ilkeleri öne çıkarmışlardır. Üstelik bu ilkeler sadece belli bir zümrenin kayırılmasını değil, bütün insanların adalete ve özgürlüğe kavuşmalarını içermektedir. Kur’ânda peygamberin diliyle Nebevi çağrının karşısında duran güçlerin temelsiz arzu ve isteklerine(Heva)uymaması gerektiği vurgulanarak Peygambere “Allah’ın indirdiği her kitaba inandığını söylemesi” ve insanlar arasında adalet yapması emredilmektedir. [5] Bu da adaletin belli çıkar çevrelerin temelsiz arzu ve istekleri değil evrensel bir ilke olduğunu ortaya koymaktadır. Yani adalet hiç kimsenin hangi din ve ideolojiye mensup olursa olsun kaçamayacağı bir ilkedir. K. Kerimde ”Ölçü ve tartıda hile yapanlara yazıklar olsun ki onlar başkalarından aldıklarında ölçüyü tam yaparlar, başkalarına sattıklarında ise ölçüyü eksik tutarlar”[6] denilmek suretiyle ölçü ve tartıda hile yapan insanların bile başkalarından mal alırken ölçünün tam olmasını istedikleri vurgulanmaktadır. Ki bu da adalet duygusunun her insanda var olan temel bir duygu olduğunu ortaya koymaktadır.
Peygamberler bütün insanlara “Allah benim de Rabbim sizin de Rabbinizdir”[7] demek suretiyle hep insanların ortak değerleri olduğu noktasına dikkat çekmişlerdir. Bu anlamda evrensel değerler ideolojileri aşmaktadır. Hristiyanlık ve Yahudilik de din adamları tarafından birer ideoloji haline getirilmişlerdir. Evrensel değerler insanın fıtratında ve bozulmamış dinde vardır. [8] Bu yüzden selim fıtrata yaslanmayan hiç bir çağrı köklü bir egemenliğe ulaşamamaktadır. İnsanlardan niceleri iktidarı ele geçirmelerine rağmen insanların kalbinde asla egemenlik kuramamışlardır. Bu konuda tarihi bir anektod konuya ışık tutacak önemdedir: Emeviler döneminde mevcut yönetime Ali (r. a)döneminin daha iyi olduğunu vurgulayarak Emevi yetkilisini şikayet eden bir şahıs Emevi valisi tarafından sonra gelmesi söylenerek dışarı çıkarılır. Vali yanındaki halkın dağılmasını bekler. El ayak çekildiğinde ise adamı yanına çağırarak şikayetini tekrarlamasını ister. Adam şikayetlerini sıralayarak Ali döneminde bu çeşit zalimane uygulamalarla karşılaşmadıklarını belirtir. Bunun üzerine Vali “Ali iyi bir insan olsaydı zaferi kazanır mağlup olmazdı. Oysa zaferi biz kazandık!”der. Bunun üzerine adam “Hayır! zaferi siz kazanmadınız; Ali kazandı. Eğer zaferi siz kazansaydınız bu sözleri bana halkın yanında söylerdin. Oysa herkes gittikten sonra bunları bana söylüyorsun. İşte Alinin zaferi budur”diyerek orayı terkeder.
Evet,gerçek egemenlik bütün hayatı kuşatan bir egemenliktir. Bu yüzden din ile savaşanlar hep mağlup olmşlardır. Din karşıtı güçler yüzeysel başarılarını bile din’in gücünden istifade ederek gerçekleştirmişlerdir çoğu kere. Çünkü din,gücünü paradan ve silahtan değil,selim fıtrat ve imandan almaktadır.
Sekülerleşme ve iktidar
Yönetimi ele geçirme biçimindeki iktidar daima dünyevileşmeyi de içermektedir. Peygamber a.s’ın Abese suresinde azarlanması din ’in çağrısının dünyevi bir çağrı derekesine düşürülme tehlikesi karşısında ilahi bir tepki olarak anlaşılmalıdır. Ne yapmıştır peygamber; Peygamber kimi kabilelerin önde gelen şeflerine dini anlatmaktadır. Bu sırada bir ama gelir (Ümmü Mektum) Rasulullah kabile şeflerine İslam’ı anlatmakla din ‘in fiziksel güçle daha bir güç kazanacağını hesap ettiğinden âmâya pek yüz vermez. İşte Tam burada din’in dünyevileşmeye doğru bir kayışı söz konusu olmaktadır. Bu noktada ilahi el müdahale ederek dinin asli rotasından kayma tehlikesini bertaraf eder. Dinin amacı insanları arıtmak ve onları şahsiyet haline getirmektir. Arınmayan insanlar iktidara gelseler de ne adına gelirlerse gelsinler iktidarın fiziksel güce dayalı mantığını aşamayacaktır. Şahsiyet olamayan insanların elinde devlet, Hobbes’in altını çizdiği canavar (Leviathan)haline gelecektir. Ondan sonra insanlar arasında devleti reddeden eğilimler gelişecektir. (14/35,36…)
Maslahatın İmkânsızlığı Dolayımında Çürümenin Zemini Olarak Seküler Algı
Dünyevi alanı ele geçirme talebi daha baştan ahlaki bir talep değildir. Ancak dünyevi alanı ele geçirme talebinin zemininde yönetimi ele geçirerek toplumu düzeltme anlayışı bulunmaktadır. Bu talep ekseninde birçok gayrimeşru iş rahatlıkla yapılabilmektedir. Kumar oynayan bir adamın kazandığı parayla hayır hasenat yapacağını söylemesine benzeyen bir algıdır bu. Ancak insan belli bir ahlak kalıbına alışmışsa yönetime geçse de o ahlak kalıbından kurtulamaz. Kaldı ki yönetimi ele geçirme talebi bile başlı başına bir problemdir. “Yönetimi ele geçirerek iyiyi gerçekleştirme” talebi bir ütopik taleptir. Çünkü yönetimi ele geçirdiğinde senin iyi davranacağını; senin iyi olacağını ortaya koyacak herhangi bir somut gerçeklik yoktur. Hatta yönetimi ele geçiren insanın bozulması ve ilkelerden uzaklaşması daha kolaydır. Çünkü koşullar algıları mutlaka etkileyecektir.
Dolayısıyla böyle bir talep aslında hem gerçeklikten, hem de insani en temel ahlaki ilkelerinden kopuktur. O zaman hareket noktası olarak bu talep sahih bir talep olmamaktadır.
Özellikle 1. Dünya harbinden sonra bütün İslami yönelimlere sirayet eden yönetimi ele geçirme talebi aslında yenilgi psikolojisi ile alakalı olduğu kadar dünyevileşme ile de alakalıdır.
Modern çağa egemen olan seküler anlayış ister dinsel ister ideolojik bütün dünyadaki hareketlerin kalkış noktasına oturmuştur.
Aslında karşı olunan şeyle savunulan şey söylemsel olarak çok farklı olsa da kalkış noktası amaç ve hedef olarak aynıdır.
Oysa zafer yönetim erkini ele geçirmek değildir. Hedef dini kurtarmak için; insanları dindar yapmak için güç talebi değil, ilkeleri hayata hâkim kılmaktır. Yönetimle değil, ilke ile kurtulmak mümkündür ancak.
Güç sadece yönetim erkini veya belli iktidar mekanizmalarını ele geçirmek değildir. Yönetimi ele geçirmek adına insanın en temel haklarını çiğnemekten çekinmeyenlerin yönetim ile daha da azgınlaşacaklarını; bırakınız ıslahı korkunç bir canavara dönüşeceklerini tahmin etmek zor değildir. Bu tarz çürüme kutsal maskelerle, kutsal kavramlarla daha bir netameli hal alacaktır.
Haysiyetini; insanlığını kaybetmiş insanların hangi makama gelirse gelsin insanlığa sunacakları herhangi bir olumlu şey olmayacaktır. Dolayısıyla biz gerektiğinde yalnız da kalsak, kimsesiz de kalsak şunu unutmamamız gerekmektedir; Değerleri ayakta tuttuğunuz sürece güçlü olunacaktır; yönetimde durduğunuz sürece değil.
Allah’ın bizden istediği adaleti ayakta tutmamız ve ilkelere şahitlik etmemizdir. Allah Kabesini ebabil kuşları ile de koruyacaktır.
Sekülerleşme Ve İslami Mücadele
I. Dünya harbinden sonra gördüğümüz İslami mücadelelerin hepsi dünyaya egemen seküler paradigmadan etkilenmişlerdir. Yani dünyevi alanın kazanılması noktasında bir devlet talebi ile öne çıkmışlardır. Devletin ve yönetimin ele geçirilmesi dışında bir İslami yaşantı olmayacağı gibi bir anlayış öne çıkmıştır. Aslında bu, özünde modernitenin uzantısı olan sekülerizme dayalı bir anlayıştır. Bu yüzden manevi temelden yoksundur.
Müslümanların ezilmesi hor görülmesi noktasında tepkisel olarak haklı zemini olsa da kurtuluşun yönetimi ele geçirmekle olacağı anlayışı bir başka açmaza savuracaktır.
Çünkü Sekülerizmin özünde de dünyayı ele geçirmek vardır. Dünyayı ele geçirmede ki amaç “dinsel bir devlet” (ne demekse) kurmak olsa da veya toplumun baştan ayağa dindarlaştırmak olsa da bu daha baştan dinin özünü yıpratan; dinin özünden beslenmeyen bir anlayışa dayandığından ne rahmanidir, insanidir, ne de dinidir.
Bu yüzden elinde güç ve kuvvet taşıyanların cevap vermeleri önemlidir ama daha önemlisi soru sormalarıdır. “Bizde kötüler var ama bizden sonra daha kötüler gelecek” cevabı değil, “biz kötülerden nasıl kurtuluruz” sorusu hayati öneme sahiptir.
Ezcümle;
Adaleti ayakta tuttuğunuz sürece güçlüsünüzdür.. Hükümeti, yönetimi, parayı ele geçirdiğiniz sürece değil.
Dünyevi kazanımlar Allah’ın ikramı olarak sizin kalitenize göre verilecektir.
__________________________
[1]– bkz.Hûd(11)/27-29
[2]– bkz.10/71-72,ayrıca bkz.Hûd(11)/29-51,Şuerâ(26)/109-127-145-164-180,Sebe(34)/47
[3]-bkz.Şûra(42)/20
[4]– Nisa(4)/75
[5]-Şura(42)/15
[6]-bkz.Mutaffifin(83)/1-3
[7]-bkz.Şûra(42)/15
[8]-bkz.Şûra(42)/15-17

