Özellikle modern dönemde gelişen bazı psikoloji ekolleri, insan ruhundaki derin eğilimleri büyük ölçüde maddî, biyolojik ya da toplumsal koşullarla açıklama eğilimindeydi. Mesela kıskançlık, öfke, saldırganlık, açgözlülük veya doyumsuzluk gibi duygular çoğu zaman çocukluk travmaları, bastırılmış dürtüler, ekonomik koşullar, cinsel enerji, evrimsel rekabet ya da sosyal statü mücadeleleri üzerinden yorumlandı. Elbette bunların hepsi insan davranışında etkili olabilir; fakat insanın içindeki manevî boşluk, anlam arayışı veya nefsin sınırsız isteme eğilimi çoğu zaman yeterince hesaba katılmadı.
Özellikle modern seküler psikolojinin önemli bir kısmı, insanı aşkın bir hakikatle ilişkisi olan bir varlık gibi değil, daha çok uyum sağlamaya çalışan biyopsikolojik bir organizma gibi görmeye eğilimlidir. Bu yüzden “insanın neden doymadığı” sorusu çoğu zaman yalnızca ihtiyaçlar, haz mekanizmaları veya toplumsal rekabet üzerinden açıklanır. Oysa birçok dinî ve metafizik gelenek —özellikle İslam düşüncesi— insanın içindeki bu sınırsız isteme hâlini sadece ekonomik ya da biyolojik bir mesele olarak görmez; bunu nefsin yapısıyla ilişkilendirir. Yani insan sadece ihtiyaç duyduğu için istemez; bazen varoluşsal boşluğunu doldurmak için ister. Bu yüzden insanın arzuları tatmin oldukça azalmaz, bazen tam tersine büyür.
Kur’an’ın dikkat çekici taraflarından biri de budur aslında: İnsanın sadece dış davranışlarını değil, içindeki “doymazlık” eğilimini de teşhis eder. Mal sevgisi, güç arzusu, üstün gelme isteği, haset, kibir… bunlar yalnızca sosyal problemler olarak değil, insanın iç dünyasına ait sapmalar olarak ele alınır. Modern psikolojinin bazı alanları bugün yeniden “anlam”, “maneviyat”, “içsel boşluk” gibi konulara dönmeye başladıysa da, uzun süre insan ruhunun metafizik boyutunu ihmal ettiği eleştirisi hâlâ oldukça güçlüdür.
Modern düşüncenin önemli bir kısmı çoğu zaman dış koşulları belirleyici görmeye eğilimlidir: ekonomi, tüketim sistemi, reklamlar, rekabet ortamı, sınıfsal yapı, biyolojik dürtüler… Yani sanki insan önce “madde” ile karşılaşıyor, sonra arzuları oluşuyor gibi düşünülür. Fakat daha derin bir bakış açısından mesele tersine de okunabilir: Maddî olan şeylere anlam kazandıran, insanın içindeki yönelimlerdir. Altın, para, makam, lüks ya da güç kendi başlarına anlam taşımazlar; onları değerli, arzu edilir ve uğruna mücadele edilir hâle getiren şey insanın içindeki hırs, eksiklik hissi, üstün olma arzusu ve doyumsuzluk eğilimidir.
Bu yüzden aynı maddî imkân bir insan için sıradan bir araç iken başka biri için tutkuyla bağlanılan bir kimliğe dönüşebilir. Demek ki mesele yalnızca dış nesnelerde değildir. Nesneye yüklenen anlam, insanın iç dünyasıyla ilgilidir. Kur’an’ın ve klasik ahlâk düşüncesinin dikkat çektiği noktalardan biri de budur aslında: Problem yalnızca “dünya” değildir; dünyaya bağlanma biçimidir. Çünkü insanın içindeki sınırsız isteme eğilimi denetlenmediğinde, madde kutsallaşmaya başlar. Böylece insan artık mala sahip olmaz; mal insanın ruhuna sahip olur.
Belki bu yüzden modern tüketim kültürü sadece yeni ihtiyaçlar üretmiyor; aynı zamanda insanın içindeki eksiklik hissini sürekli canlı tutuyor. Fakat o eksiklik tamamen maddî olmadığı için, tüketim de insanı tam anlamıyla doyuramıyor. İnsan daha çok sahip oldukça, bazen daha çok boşluk hissediyor. Çünkü aslında mesele nesnenin kendisi değil; insanın içindeki sonsuzluk arzusunun yanlış yerde tatmin edilmeye çalışılması olabilir.
Kur’an’ın insan ruhuna dair yaklaşımı üzerine düşündüğümüzde, onun sadece birtakım ahlâk kuralları koyan bir metin olmadığını, aynı zamanda insanın iç çatışmalarını tanıyan derin bir psikolojik bakış sunduğunu görürüz. Özellikle öfke, intikam, kibir, kıskançlık ve aşağılanma gibi insanı içten içe tüketen duygular konusunda Kur’an’ın dili dikkat çekicidir. Çünkü burada insanın karanlık tarafı inkâr edilmez; aksine, insanın tam da bu alanlarda nasıl savrulduğu gösterilir. Fakat insan bu karanlık duygulara mahkûm da bırakılmaz. Kur’an’ın birçok yerde yaptığı şey, insanın ilk dürtüsü ile hakikî ahlâk arasına bir mesafe koymaktır.
Evet, burada insanlık düşüncesinin uzun süre gidip geldiği iki uç var gibi görünüyor. Bir tarafta arzuları, hırsları ve bedensel yönelimleri bütünüyle bastırmaya çalışan ruhban eğilim; diğer tarafta ise bunları mümkün olduğunca serbest bırakmayı kurtuluş gibi gören yaklaşım. Özellikle modern dönemde bazı Freudyen yorumlar, bastırılmış arzuların insanı hasta ettiğini söyleyerek çözümü arzuların ifade edilmesinde aradı. Böylece tarih boyunca arzulara aşırı kuşkuyla yaklaşan dinî ve asketik geleneklere karşı güçlü bir tepki oluştu. Fakat zamanla şu da görüldü: Arzuları tamamen bastırmak insanı içten parçalayabildiği gibi, onları sınırsız biçimde serbest bırakmak da insanı özgürleştirmiyor. Çünkü insan sadece “isteyen” bir varlık değildir; aynı zamanda istediği şeylerin tutsağı hâline de gelebilir.
Bu yüzden problem yalnızca arzuların varlığı değildir; onların insan ruhundaki yeridir. Ruhbanlık bazen insanın tabiatını inkâr ederek canlılığı öldürürken, sınırsız haz anlayışı da insanı kendi dürtülerinin kölesine dönüştürebiliyor. Modern tüketim kültürünün ürettiği doyumsuzluk biraz da buradan geliyor: İnsan arzularını gerçekleştirdikçe özgürleşeceğini düşünüyor, fakat çoğu zaman yeni arzuların içine daha fazla çekiliyor. Dolayısıyla mesele ne insanî yönelimleri bütünüyle yok etmek ne de onları ölçüsüzce kutsamaktır. Daha derin geleneklerin —özellikle İslam ahlâkının— yapmaya çalıştığı şey, insanın içindeki bu güçleri inkâr etmeden onları bir denge ve terbiye içine yerleştirmektir. Çünkü denetlenmeyen arzu yalnızca haz üretmez; bağımlılık, kıskançlık, kibir, öfke ve anlamsızlık da üretebilir.
Burada çok önemli bir ayrım vardır: Güçsüz olduğu için karşılık veremeyen bir insanın susması ile, karşılık verebilecek kudrete sahip olduğu hâlde affetmesi aynı şey değildir. Gerçek affın ahlâkî değeri, insanın misilleme yapabilecek durumda olmasına rağmen bunu aşabilmesinde ortaya çıkar. Yusuf kıssası bu açıdan son derece dikkat çekicidir. Kendisine büyük kötülük yapan kardeşleri yıllar sonra onun karşısına güçsüz biçimde çıktıklarında, artık intikam alma imkânı Yusuf’un elindedir. Tam da o anda “Bugün size kınama yok” demesi, Kur’an’ın ahlâk anlayışındaki derinliği gösterir. Çünkü burada affetmek, çaresizlikten doğan bir geri çekilme değil; gücün öfkeye teslim olmamasıdır.
Kur’an’ın dikkat çekici taraflarından biri de insanın reaksiyon hızını düşürmeye çalışmasıdır. İnsan çoğu zaman ilk öfkesiyle hareket eder; zanla hüküm verir, kırgınlıkla saldırır, aşağılanma hissiyle intikam ister. Kur’an ise sürekli olarak insanı durdurur: öfkesini yutmasını, acele hüküm vermemesini, kötülüğe kapıldığında kendi nefsine bakmasını ister. Bu nedenle Kur’an’daki ahlâk anlayışı yalnızca dış davranışları düzenleyen bir sistem değildir; insanın iç dünyasını dönüştürmeye çalışan bir terbiyedir.
Belki bu yüzden Kur’an’ın bazı ahlâkî ilkeleri, modern kişisel gelişim söylemlerinden daha gerçekçi görünmektedir. Çünkü modern motivasyon dili çoğu zaman insana sadece güçlü, başarılı ve pozitif olmayı telkin eder; insanın içindeki karanlık eğilimleri ya görmezden gelir ya da bastırır. Oysa Kur’an insanın öfkesini, hasedini, kibir ve intikam arzusunu açıkça tanır. İnsan doğasının çatışmalı tarafını saklamaz. Fakat aynı zamanda insana bu duyguların üstüne çıkabilecek bir imkânın da bulunduğunu söyler. Dolayısıyla Kur’an’daki ahlâk anlayışı yalnızca “iyi insan ol” çağrısı değildir; insanın kendi nefsini aşma mücadelesidir.
“Kötülüğü en güzel olanla sav” ilkesi, yalnızca ahlâkî bir öğüt değil, aynı zamanda insan ruhunu yıpratan intikam döngüsünü kırmaya dönük psikolojik bir imkân olarak da okunabilir. Çünkü insan sürekli öfke, hesaplaşma ve misilleme duygusuyla yaşadığında zihinsel olarak o olayın tutsağı hâline gelir; kötülüğe aynı biçimde karşılık vermek çoğu zaman meseleyi çözmez, aksine büyütür. Sen ona zarar verirsin, o sana zarar verir; sonra mesele artık ilk haksızlık olmaktan çıkar ve sürekli büyüyen bir hesaplaşmaya dönüşür. Kur’an burada insanı pasifliğe değil, daha yüksek bir bilinç düzeyine çağırır. İntikam duygusunun insanı ele geçirmesine izin vermemeyi öğretir. Çünkü insan bazen düşmanıyla savaşırken farkında olmadan ona benzemeye başlar. Bu nedenle modern psikolojinin de giderek fark ettiği gibi, gerçek affetme insanın kendi iç dünyasında bir rahatlama ve özgürleşme sağlayabilir. Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır: Güçsüz olduğu için affetmek ile, karşılık verme kudretine sahip olduğu hâlde bilinçli biçimde affetmek aynı şey değildir. Birincisi bastırılmış korku veya çaresizlik olabilirken, ikincisi insanın öfkesinin esiri olmamayı seçmesidir. Dolayısıyla Kur’an’ın önerdiği bu yaklaşım, kötülüğü meşrulaştırmak değil; insanın kendi ruhunu intikamın tüketici ve zehirleyici etkisinden koruyarak daha yüksek bir ahlâkî ve psikolojik dengeye ulaşmasını hedeflemektedir.Modern psikolojinin önemli bir kısmı bugün artık şunu kabul ediyor: İnsan ruhu sürekli misilleme ve intikam duygusuyla yaşadığında huzur üretemez; çünkü kötülüğe aynı biçimde karşılık vermek çoğu zaman çatışmayı sona erdirmez, aksine büyütür. Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır: Güçsüz olduğu için affetmek ile, karşılık verme kudretine sahip olduğu hâlde bilinçli biçimde affetmek aynı şey değildir. Birincisi, çoğu zaman bastırılmış öfke, korku ya da çaresizlik olabilir; insan dışarıdan sakin görünse bile içeride intikam duygusunu taşımaya devam eder. Fakat gerçek anlamda affetme, insanın kötülüğe cevap verebilecek durumda olduğu hâlde öfkesinin esiri olmamayı seçmesidir. Psikolojinin özellikle travma, varoluşçu ve derinlik psikolojisi alanlarında ulaştığı nokta da budur: Sağlıklı affetme, kötülüğü meşrulaştırmak değil; insanın kendi ruhunu intikamın zehirleyici döngüsünden korumasıdır. Bu yüzden Kur’an’daki “kötülüğü en güzel olanla sav” ilkesi yalnızca ahlâkî bir öğüt değil, aynı zamanda insan psikolojisini ve çatışmanın doğasını bilen derin bir yaklaşım olarak da okunabilir.“Kötülüğü en güzel olanla sav” ilkesi yalnızca romantik bir iyilik çağrısı değildir. Bu ifade aynı zamanda insan psikolojisini ve toplumsal çatışmanın doğasını bilen bir yaklaşım içerir.

