Summa Theologiae’den Seçmeler Kutsal Öğreti, Akıl ve Tanrı’nın Varlığı

5105q+9WZKS._SL500_

İnsan kurtuluşu için, insan aklından doğan doğal ve felsefî disiplinlerin ötesinde, ilahî vahiyden kaynaklanan bir bilginin gerekli olması gerekir. Çünkü insan, kavrayışını aşan bir amaç olarak Tanrı’ya yönelmiştir. Nitekim İşaya’da şöyle denir: “Ey Tanrı, seni sevenler için hazırladığını senden başka hiçbir göz görmemiştir.” Oysa insanın, yönelmesi gereken amacı önceden bilmesi gerekir. Bu nedenle insanın kurtuluşu için, insan aklını aşan bazı hakikatlerin ilahî vahiy yoluyla ona bildirilmesi gerekli olmuştur.

Tanrı hakkında insan aklıyla bilinebilecek şeyler konusunda bile insanın ilahî vahiy tarafından eğitilmesi gerekliydi. Çünkü akıl yoluyla elde edilen Tanrı bilgisine ancak az sayıda insan ulaşabilir; bu da uzun zaman alır ve birçok hata ile karışmış halde gerçekleşir. Oysa insanın bütün kurtuluşu Tanrı bilgisinde bulunduğundan, insanların ilahî hakikatleri daha güvenli ve daha hızlı biçimde öğrenebilmeleri için vahiy yoluyla eğitilmeleri gerekli olmuştur

Bu nedenle, akıl yoluyla gelişen felsefî disiplinlerin ötesinde, vahiy tarafından bildirilen kutsal bir öğretinin bulunması gerekliydi ve gerçekten de gereklidir.

Thomas Aquinas, Orta Çağ skolastik düşüncesinin en önemli temsilcilerinden biridir. Aristotelesçi felsefeyi Hristiyan teolojisiyle sistematik biçimde uzlaştırmaya çalışan Aquinas, Batı düşünce tarihinde hem metafizik hem de teoloji alanında derin etkiler bırakmıştır. Özellikle akıl–vahiy ilişkisi, Tanrı’nın varlığı, varlık metafiziği, doğal hukuk ve bilgi teorisi üzerine geliştirdiği düşünceler, yalnızca Orta Çağ’ı değil modern felsefeyi de etkilemiştir. En önemli eseri olan Summa Theologiae, kutsal öğretinin mahiyeti, Tanrı’nın varlığı, insan, ahlâk ve kurtuluş gibi temel meseleleri sistematik biçimde ele alan kapsamlı bir teolojik–felsefî çalışmadır. Bu metinlerde Aquinas, insan aklının imkânlarını kabul etmekle birlikte, vahyin insanı aşkın hakikate yönelten daha yüksek bir bilgi kaynağı olduğunu savunur.

Birinci itiraza cevap olarak: İnsan bilgisini aşan şeyler, akıl yoluyla araştırılmamalıdır; fakat Tanrı tarafından vahyedildiklerinde imanla kabul edilmelidirler. Bu nedenle aynı yerde şöyle denir: “İnsan kavrayışını aşan birçok şey sana gösterilmiştir.” Kutsal öğreti işte bu tür şeylerle ilgilenir.

İkinci itiraza cevap olarak: Bilme tarzındaki farklılık, bilimleri birbirinden ayırır. Örneğin bir astronom ile bir doğa filozofu aynı şeyi — mesela dünyanın yuvarlak olduğunu — kanıtlayabilir; fakat astronom bunu matematiksel bir yolla, maddeden soyutlanmış ilkeler aracılığıyla yaparken, doğa filozofu maddî ilkelere dayanarak yapar. Bu nedenle aynı şeylerin, bir taraftan doğal aklın ışığıyla bilinebildikleri ölçüde felsefî disiplinlerde, diğer taraftan ilahî vahyin ışığıyla bilindikleri ölçüde başka bir bilimde ele alınmasına hiçbir engel yoktur. Bu bakımdan kutsal öğretinin teolojisi ile felsefenin bir parçası olan teoloji tür bakımından birbirinden farklıdır.

Eğer bu araştırmanın sınırları içinde kalması gerekiyorsa, öncelikle kutsal öğretinin kendisi araştırılmalıdır: onun ne tür bir bilgi olduğu ve hangi alanları kapsadığı belirlenmelidir. Bu nedenle şu on soru sorulmalıdır:
(1) Bu öğreti gerekli midir?
(2) Bir bilim midir?
(3) Tek bir bilim midir, yoksa birçok bilimden mi oluşur?
(4) Teorik midir yoksa pratik midir?
(5) Diğer bilimlerle karşılaştırıldığında durumu nedir?
(6) Hikmet sayılır mı?
(7) Konusu nedir?
(8) Kanıtlamalar yoluyla mı ilerler?
(9) Mecazlara ve sembolik dile ihtiyaç duyar mı?
(10) Kutsal Yazı’nın birden fazla anlamı olabilir mi?

Kutsal öğretinin bir bilim olup olmadığı sorusuna gelince: Görünüşe göre değildir. Çünkü her bilim, kendiliğinden açık olan ilkelerden hareket eder. Oysa kutsal öğretinin ilkeleri — yani iman esasları — herkes için açık değildir. Nitekim herkes iman etmez. Bu nedenle kutsal öğreti bir bilim değilmiş gibi görünür.

Buna karşılık Augustinus şöyle der: “Yalnızca bu öğreti kurtaran imanı üretir, besler, savunur ve güçlendirir.” O hâlde kutsal öğreti bir bilimdir.

Cevap olarak şunu söylemek gerekir: Kutsal öğreti gerçekten bir bilimdir. Ancak bilimlerin iki türü vardır. Bir kısmı, aritmetik ve geometri gibi, insan aklının doğal ışığıyla bilinen ilkelere dayanır. Bir kısmı ise daha yüksek bir bilimin ışığıyla bilinen ilkelere dayanır. Örneğin perspektif, geometriden; müzik ise aritmetikten aldığı ilkelerle ilerler. Kutsal öğreti de bu ikinci anlamda bir bilimdir. Çünkü o, ilkelerini daha yüksek bir bilimin — yani Tanrı’nın ve kutsanmışların bilgeliğinin — ışığından alır. Bu nedenle müzikçinin aritmetikçinin otoritesine dayanması gibi, kutsal öğreti de Tanrı’nın bilgisine dayanır.

Birinci itiraza cevap olarak: Kutsal öğretinin ilkeleri herkes için kendiliğinden açık olmayabilir; fakat onlar, daha yüksek bir bilimin bilgisi tarafından doğrulanırlar; tıpkı müzikçinin kabul ettiği ilkelerin aritmetikçi tarafından biliniyor olması gibi.

Kutsal öğretinin tek bir bilim olup olmadığı sorusuna gelince: Görünüşe göre tek bir bilim değildir. Çünkü bir bilim tek bir tür konu ile ilgilenir. Oysa kutsal öğreti hem Tanrı’dan hem yaratıklardan söz eder. Dolayısıyla tek bir bilim değilmiş gibi görünür.

Buna karşılık, Kutsal Yazı’da ele alınan her şey, Tanrı ile ilişkisi bakımından ele alınır. O hâlde kutsal öğreti tek bir bilimdir.

Cevap olarak şunu söylemek gerekir: Bir yeti ya da bilim, konusunun maddî çeşitliliğine göre değil, biçimsel bakış açısına göre birlik kazanır. Örneğin insan, taş ve hayvan farklı şeylerdir; fakat hepsi renk bakımından görülebildikleri için görmenin tek konusu altında birleşirler. Benzer şekilde kutsal öğreti de, ele aldığı her şeyi Tanrı ile ilişkisi bakımından inceler; ya Tanrı’nın kendisi olarak ya da Tanrı’ya başlangıç ve son olarak bağlı şeyler şeklinde. Bu nedenle kutsal öğreti tek bir bilimdir.

Kutsal öğretinin teorik mi yoksa pratik mi olduğu sorusuna gelince: Görünüşe göre o pratik bir bilimdir. Çünkü Yakup mektubunda şöyle denir: “Sözün yalnızca dinleyicileri değil, uygulayıcıları olun.” Oysa pratik bilim eylemle ilgilenir. Bu nedenle kutsal öğreti pratik gibi görünmektedir.

Buna karşılık, kutsal öğreti esas olarak Tanrı’yla ilgilenir; Tanrı ise insan eyleminin değil, daha çok tefekkürün konusudur. O hâlde kutsal öğreti teorik bir bilimdir.

Cevap olarak şunu söylemek gerekir: Kutsal öğreti hem teorik hem de pratiktir; fakat diğer bilimlerden daha üstün biçimde ikisini birlikte içerir. Çünkü Tanrı hem bilinmesi gereken hakikatin hem de yönelinmesi gereken amacın kendisidir. Bu nedenle kutsal öğreti yalnızca Tanrı’yı bilmekle kalmaz; aynı zamanda insanın eylemlerini de Tanrı’ya yöneltir. Ancak yine de onda teorik yön daha baskındır; çünkü esas olarak Tanrı’yı konu edinir, insan eylemlerini ise yalnızca insanın Tanrı’ya yönelmesi bakımından ele alır.

Kutsal öğretinin diğer bilimlerden daha üstün olup olmadığı sorusuna gelince: Görünüşe göre değildir. Çünkü kesinliği daha az olan bilim daha aşağı görünür. Oysa diğer bilimler ilkelerini doğal akıldan alırken, kutsal öğreti iman esaslarına dayanır. Bu nedenle daha aşağı bir bilim gibi görünmektedir.

Buna karşılık, diğer bilimler insan aklından kaynaklanırken, kutsal öğreti Tanrı’nın bilgeliğinden kaynaklanır. O hâlde diğer bütün bilimlerden daha üstündür.

Cevap olarak şunu söylemek gerekir: Bu öğreti, hem kesinlik hem de konusunun değeri bakımından diğer bütün bilimlerden üstündür. Kesinlik bakımından üstündür; çünkü diğer bilimler insan aklının doğal ışığına dayanır ve bu ışık yanılabilirken, kutsal öğreti yanılması mümkün olmayan ilahî bilginin ışığına dayanır. Konusunun değeri bakımından da üstündür; çünkü diğer bilimler insan aklının kavrayabildiği şeylerle ilgilenirken, kutsal öğreti insan aklını aşan hakikatlerle ilgilenir.

Bununla birlikte, bu öğretinin bazı yönleri diğer bilimlere göre daha az kesin gibi görünebilir. Fakat bu durum, öğretinin kendisindeki eksiklikten değil, insan aklının zayıflığından kaynaklanır. Çünkü yarasa gözünün güneş ışığı karşısındaki durumu neyse, insan aklının da en açık hakikatler karşısındaki durumu odur.

Kutsal öğretinin hikmet olup olmadığı sorusuna gelince: Görünüşe göre değildir. Çünkü hikmet, her şeyin ilk nedenini araştırır. Oysa kutsal öğreti birçok özel konu ve tarihsel olayla da ilgilenir. Bu nedenle hikmet değilmiş gibi görünür.

Buna karşılık, Tesniye kitabında şöyle denir: “Bu sizin halklar önündeki hikmetiniz ve anlayışınızdır.” O hâlde kutsal öğreti hikmettir.

Cevap olarak şunu söylemek gerekir: Bir kimse bir alan içinde en yüksek nedeni biliyorsa, o alan bakımından hikmet sahibi denir. Örneğin mimar, yapı işlerinde hikmet sahibi sayılır; çünkü düzenleyici nedeni bilir. Mutlak anlamda hikmet sahibi olan ise bütün varlıkların en yüksek nedenini bilen kişidir; bu neden de Tanrı’dır. Bu nedenle kutsal öğreti en yüksek anlamda hikmettir; çünkü her şeyi en yüksek neden olan Tanrı’nın ışığında değerlendirir. Ve bunu insan aklının araştırmasıyla değil, Tanrı’nın kendisini bildirmesiyle yapar.

Kutsal öğretinin konusunun ne olduğu sorusuna gelince: Görünüşe göre konusu Tanrı değildir. Çünkü bu bilimde Tanrı’dan başka birçok şey de ele alınmaktadır. Oysa bir bilim, konusu bakımından birlik kazanır. Bu nedenle kutsal öğretinin konusu Tanrı değilmiş gibi görünür.

Buna karşılık, bu öğretide ele alınan her şey Tanrı ile ilişkilendirilir; ya Tanrı’nın kendisi olarak ya da Tanrı’ya yönelen şeyler olarak. O hâlde bu öğretinin konusu Tanrı’dır.

Cevap olarak şunu söylemek gerekir: Bir bilim, konusunu yalnızca doğrudan ele aldığı şeyler bakımından değil, bütün diğer şeyleri ona göre düzenlediği temel ilke bakımından belirler. Örneğin görme duyusunun konusu renk olduğu halde, ışık da renk aracılığıyla ele alınır. Benzer şekilde kutsal öğretide de her şey Tanrı’ya göre incelenir. Çünkü ya Tanrı’nın kendisi ele alınır ya da yaratılmış şeyler Tanrı’ya başlangıç ve son olarak bağlı olmaları bakımından değerlendirilir. Bu nedenle kutsal öğretinin gerçek konusu Tanrı’dır.

Kutsal öğretinin konusunun ne olduğu sorusuna gelince: Görünüşe göre konusu Tanrı değildir. Çünkü bu bilimde Tanrı’dan başka birçok şey de ele alınmaktadır. Oysa bir bilim, konusu bakımından birlik kazanır. Bu nedenle kutsal öğretinin konusu Tanrı değilmiş gibi görünür.

Buna karşılık, bu öğretide ele alınan her şey Tanrı ile ilişkilendirilir; ya Tanrı’nın kendisi olarak ya da Tanrı’ya yönelen şeyler olarak. O hâlde bu öğretinin konusu Tanrı’dır.

Cevap olarak şunu söylemek gerekir: Bir bilim, konusunu yalnızca doğrudan ele aldığı şeyler bakımından değil, bütün diğer şeyleri ona göre düzenlediği temel ilke bakımından belirler. Örneğin görme duyusunun konusu renk olduğu halde, ışık da renk aracılığıyla ele alınır. Benzer şekilde kutsal öğretide de her şey Tanrı’ya göre incelenir. Çünkü ya Tanrı’nın kendisi ele alınır ya da yaratılmış şeyler Tanrı’ya başlangıç ve son olarak bağlı olmaları bakımından değerlendirilir. Bu nedenle kutsal öğretinin gerçek konusu Tanrı’dır.

Kutsal Yazı’nın mecazlar ve semboller kullanmasının uygun olup olmadığı sorusuna gelince: Görünüşe göre uygun değildir. Çünkü en yüksek bilim olan bu öğretinin mümkün olduğu kadar açık olması gerekir. Oysa mecazlar ve benzetmeler açıklık sağlamaktan çok gizlilik doğurur. Bu nedenle kutsal öğretide mecazların kullanılmaması gerekir gibi görünür.

Buna karşılık, Dionysios şöyle der: “İlâhî ışık bize sembolik örtüler altında ulaşır.” O hâlde kutsal öğretinin mecazlar kullanması uygundur.

Cevap olarak şunu söylemek gerekir: İnsan, bilgiyi duyusal şeylerden başlayarak elde eder. Bu nedenle kutsal öğreti, ruhsal ve ilahî hakikatleri insanın anlayabileceği biçimde duyusal imgeler ve mecazlar aracılığıyla ifade eder. Çünkü Tanrı, her şeyi onların doğasına uygun biçimde düzenler. İnsanın doğası da görünür şeylerden görünmeyen hakikatlere yükselmeye uygundur. Bu yüzden Kutsal Yazı’da ruhsal hakikatlerin bedensel benzetmeler aracılığıyla aktarılması yerindedir.

Ayrıca kutsal hakikatlerin mecazlarla ifade edilmesi başka bir bakımdan da yararlıdır: Çünkü böylece hakikatler hem sıradan insanlar tarafından bir ölçüde anlaşılabilir hale gelir hem de kutsal olan şeyler alaya ve küçümsemeye karşı korunmuş olur. Bu nedenle Kutsal Yazı, aynı anda hem öğretici hem de koruyucu bir dile sahiptir.

Kutsal Yazı’nın tek bir anlamı mı olduğu sorusuna gelince: Görünüşe göre birden fazla anlamı olmamalıdır. Çünkü bir metnin birçok anlam taşıması karışıklığa yol açar ve sağlam kanıt üretmeyi zorlaştırır. Oysa kutsal öğreti hakikati öğretmek içindir. Bu nedenle Kutsal Yazı’nın yalnızca tek bir anlamı olması gerekir gibi görünür.

Buna karşılık Gregorius şöyle der: “Kutsal Yazı, okuyucusuyla birlikte büyür.” O hâlde aynı metinde birden fazla anlam bulunabilir.

Cevap olarak şunu söylemek gerekir: Bu metnin yazarı Tanrı’dır. Ve Tanrı yalnızca kelimeleri değil, şeylerin kendilerini de anlam ifade edecek şekilde düzenleme gücüne sahiptir. İnsan bilimlerinde kelimeler şeyleri gösterirken, kutsal öğretide şeylerin kendileri de başka şeyleri gösterebilir. Bu nedenle burada yalnızca literal anlam değil, ruhsal anlam da bulunabilir.

Literal anlam, kelimelerin doğrudan ifade ettiği anlamdır. Ruhsal anlam ise, kelimelerin işaret ettiği şeylerin başka şeyleri işaret etmesiyle ortaya çıkar. Böylece Eski Ahit’te gerçekleşen olaylar, Yeni Ahit hakikatlerinin işaretleri olabilir. Aynı şekilde görünür şeyler daha yüksek ruhsal gerçeklikleri gösterebilir.

Bununla birlikte bütün anlamlar literal anlama dayanır. Çünkü hiçbir ruhsal anlam, literal anlamın temeli olmaksızın geçerli olamaz. Bu nedenle kutsal öğretide karışıklık değil, tersine daha derin bir hakikat düzeni söz konusudur.