NEFRETİN BURNU; IRK KOKUSU
Batıda ötedenberi Türk denildiğinde bir ırktan daha fazlası ifade edilmiştir. Onların gözünde Türk Hıristiyanlığa karşı Müslümanlığı ve müslüman dünyayı temsil ediyordu. Aslında Türk demek Müslüman demekti. O yüzden kıyaslamalar Türkler ve Hıristiyanlar diye yapılırdı..(posttruthdergi)
“TÜRKÜN KOKUSU, HIRISTİYANIN KOKUSU

İlkel dürtüler silinmiyor. Bu dürtülerin şiddet eylemlerine değil, basit hakaret sözlerine dönüşmeleri bile bir şans. Türkün bir kokusu var mı? İnsan bu itici soruya, ancak ardından onun izdüşümü olan soru gelirse belki katlanabilir: Hıristiyanın bir kokusu var mı? Önemli olan yanıt değil, şu kesinliktir: Türkün bir kokusu varsa, Hıristiyanın da bir kokusu vardır veya tam tersi. Bir yargıya varmadan önce şunu da gözden uzak tutmamamız gerek: Modernite her şeyi tekbiçimli hale getirmeden önce, Türkün ve Hıristiyanın kendilerine özgü kokuları vardı; yaşam tarzları, yeme alışkanlıkları, temizlikle ilgili dinsel buyruklar, giyim ve süslenme biçimleri pekâlâ farklı kokular yaratabilir.
Önemli olan, bunun böyle olduğu kabul edildikten sonra, birçok kültürün varsayımsal biyolojik belirlenimlere dayanarak yaptığı gibi, bunun üzerine bir dışlama ideolojisi kurmamaktır.1
Uzakdoğu’da Batılıların ceset koktuğu görüşünün yaygın olduğunu anımsatalım: Saf ideoloji mi, yoksa incelikli kokular bilimi mi? Ama Hıristiyanlar ile Türkler arasındaki sınırda da, en azından düne kadar, konunun pek şakaya gelir yanı yoktu.
“Hıristiyanla Türkün kokusunu, hiç yanılmadan birbirinden ayırırdım. Evimizin karşısında sevimli bir Türk ailesi oturuyordu. Hanım bizi ziyarete geldiği zaman, kokusu başımı döndürür, bir dal fesleğen koparıp koklar ya da bir amberçiçeğini burnuma sokardım. Fatma Hanım’ın dört yaşlarında bir kızı vardı, bense üç yaşımdaydım. Bu Emine’nin de tuhaf bir kokusu vardı; bu ne Türk, ne de Rum kokusuydu ve benim çok hoşuma gidiyordu. Emine beyaz tenli, tombulca bir kızdı, dik duran saç örgüleri vardı, her lülesinden, nazar değmesin diye bir deniz kabuğu ile mavi bir taş sarkardı, avuçlarının içiyle ayak tabanları kınalıydı; hindistancevizi kokuyordu.”2
Bu sözler Nikos Kazancakis’in: Kavafis’ten sonra, yedi yüzyıldır Türkleri yakından gözleyen bir kültürün bir başka temsilcisi. Klasik kültüre öykünen ya da mistik ve evrenselci hümanizmleri, kapalı bir etnik merkezcilik olarak görülemeyecek yazarlar; her durumda işinin ehli iki usta Kazancakis ve Kavafis. Gerçekten de, Hıristiyan olarak onlar , Türkün kokusundan hoşlanmıyordu, tıpkı Türkün büyük bir olasılıkla Hıristiyanın kokusundan hoşlanmadığı gibi: Gerçek koku ve hayali koku.
Bu, 1890’a doğru, Girit’te oluyordu, Türkiye’den kopmayı ve Yunanistan’a bağlanmayı hazırlayan nefretlerin sarstığı bir toprakta. Orada küçük Kazancakis’in o kötü kokuyu duymaması, doğumundan gelen aidiyetine bağlı toplumsal baskıdan uzak durması beklenemezdi: Tarihsel olarak pek az şey kokuya katlanma eşikleri kadar değişkendir.20 Gene de Rum çocuk, ona itici gelen Türk kokusunun ötesinde –ve belli ki duymadığı kendi kokusunun ötesinde– bir başka kokunun olduğunu anlıyordu: Ne Türk, ne Hıristiyan kokan, hoş bir koku. Anlatacağımız öykülerin anlamı belki de bütünüyle burada yatıyor. Kokuların en iyisi karışık olanıdır, tuhaf olanı: sevimli Türk-Giritli kızı Emine’den gizlice yayılan koku. Ne yazık ki, elde edilmesi kolay olmayan bir koku: İyi şeyler seyrek bulunur.” (Giovanni Ricci, Türk Saplantısı & Yeniçağ Avrupa’sında Korku, Nefret ve Sevgi, Çev. Kemal ATAKAY)

Osmanlı Nefreti ve Koku
Solcu şair H. Hüseyin Korkmazgil de nefret burnuna sahipti.. Onun da bütün derdi Osmanlı idi. Kendisine her tür işkenceyi reva görenler ile Osmanlının aynı yapı olduğunu zannedecek kadar mukayese yeteneğini kaybetmişti.
“sana hemen ve acilen emrediyorum ki
bana hemen ve acilen bir hava
osmanlı ossuruğu kokmayan”
___________________________________________
1- Krş. S. Woolf, “Knowledge of Others and Self-Perceptions of European Identity”, Historein. A Review of the Past and Other Stories, II (2000), s. 60.
2- N. Kazancakis, Anaphora ston Greko, Atina, 1982, s. 47; Fransızca çeviri N. Kazantzaki, Lettre au Greco. Bilan d’une vie, Paris, 2000, s. 42-43. [Türkçe çeviri: El Greco’ya Mektup, çev. Ahmet Angın (İstanbul: Can, 2003), s. 44-45]

