DİNİ SÖYLEMDE ÜRETKENLİK VE ÖZGÜRLEŞME
-I-
Dini söylemin özgürleşmesi sorunu sadece çağımızın problemi değildir. Söylem alanıyla ilgili daralma ve genişleme farklılıkları olmakla birlikte ilk dönemden itibaren başlamıştır.
Diğer birçok sosyal meselede olduğu gibi sözünü ettiğimiz sorunda da etkenler çeşit çeşittir. Biz burada en önemli olduğunu düşündüğümüz ikisine dikkat çekmek istiyoruz: Taklit ve güç odakları.
Taklit bizatihi olumsuz ve herkesin asla bulaşmaması gereken bir şey değildir. Diğer alanlarda olduğu gibi din alanında da birikim ve yetenekleri elvermedikçe beğendiği bir başkasını taklit etmek normal karşılanması gereken bir durumdur. Problem, mukallidin kraldan çok kralcı olması; delilini bilmediği meselelerde başkasının doğru yoldan saptığını hatta bazen irtidat ettiğini iddia etmesidir. Oysa mukallidin başkasını tenkit etme hakkı yoktur.
Taklit bir ruhsat iken tahkik ederek ve delillere dayanarak dini yaşamanın yerini almıştır. Meşhur mezhep imamlarının her biri, içtihatlarına tabi olmak için dayandığı delilin ne olduğunu bilmenin gerekliliğini söylemişlerdir. Ama onları taklit edenlerin önemli bir kısmı bunu zait hatta haddi aşmak olarak görmektedir.
Taklit ehlinin toplandıkları mezhep, tarikat ve cemaatler İslam dışı inanç ve davranışlara sahip olmadıkları müddetçe varlıkları dışlanmaz. Problem, mensuplarından bazılarının kendilerini İslam’ın tek sahibi ve doğru yolun tek temsilcileri görmeleridir.
Bu anlayışta olanların kendilerinden farklı düşünenlerin görüşlerini rahatça dile getirmelerine fırsat verirler mi?
Bu kesimlere göre din konusunda söylenecekler zaten kitaplarda vardır. O halde yapılacak şey, daha çok sevap kazanmak nafile ibadetlerle uğraşmaktır. Hele belli bir yaşa gelmişlerse bir whatsap grubu kurup taziye ve bayramlaşma mesajları, haftada bir cumayı tebrik mesajları ile vefat eden arkadaşları için cüz dağıtıp hatim göndermek.
Kur’an’da mı veya Peygamberin hadislerinde mi vefat edenlere hatim gönderin deniliyor. Böle bir şey denilmediği gibi mezheplerin hiçbirinde okunan hatimlerin sevaplarının ölmüşlere gideceğine dair delile dayalı bir bilgi yoktur.
Cenaze gömüldükten sonra ölü için Kur’an okumak Maliki ve Hanbeli mezheplerinde hoş karşılanmazken Hanefi ve Şafii mezheplerinde hoş karşılamayanlar olduğu gibi okunabileceğini söyleyenler vardır. Ancak bunlar da sevabın gitmesinin muhtemel olduğunu kesin olmadığını belirtirler.
-II-
Sosyal hayat sürekli değişim halindedir. Bu değişkenlik yeni sorunlar ortaya çıkarır. Taklit ile bu sorunlarla baş edilemez.
Dinin değişmeyen yönleri vardır. İtikadın büyük bir kısmı ile Kur’an’da sarih olarak dile getirilmiş olan hususlar değişmezler. Kur’an’da ahkâm ayetleri olarak bilinen ve sosyal hayatla ilgili ceza hukuku, ekonomi, devlet yapılanması gibi meselelerin de kapsamına girdikleri bu ayetler sınırlı sayıdadır. Sınırlı sayıda olmaları Müslüman toplumun önünü tıkamamak içindir. Hakkında sarahaten bir hüküm bulunmayan bu meseleler içtihat alanına girer ve Müslüman âlimler içtihatlarıyla bu boşluğu doldururlar. İçtihat statik değil dinamiktir. Bir konuda içtihat varsa başka biri farklı bir içtihatta bulunabilir. Kıyamete kadar içtihat faaliyeti süreklidir. Bir meselede içtihatların çoğalması kargaşa değil kolaylığa vesiledir. Yönetimin değişik alanlarda uzmanlardan oluşan komisyonları vardır ve meseleler bu komisyonlarda görüşülüp Müslümanların maslahatına o dönemde en uygun olan görüşler mezhep, milliyet, devlet ayırımı yapılmadan seçilip yönetime arz edilir.
Müslüman âlimler, dinin alanına giren meselelerle ilgili içtihatlar yapar, din alanına girmeyen ziraat, sanayi, teknoloji ve tıp gibi dünyevi meseleleri işin uzmanı olanlara bırakırlar. Dinin bu gibi konularda görevi bu alanlarla ilgili ilimleri teşvik etmektir.
Kur’an insanları düşünmeye teşvik eder, Peygamber (s.a.v.) de hadislerinde tefekkür etmenin bir ibadet olduğunu belirtir.
Yine Kur’an, kendisini ve dini insanlara dayatmaz. Kararı insanlara bırakır: “İsteyen iman eder, isteyen de küfrü yani dini inkâr etmeyi seçer,” buyurur.
İslami yönetim, Müslüman topluma zarar veren şeyleri cezalandırır dine zarar veren şeyleri değil. Bu sebeple İslam’ı iyi anlayan Hz. Ebu Bekir, toplumun fakirlerinin hakkı olan zekât vermeyenlerle savaşmış, namaz kılmadıklarını gerekçe göstermemiştir.
Tamamen dini olan namaz ve inançla ilgili sapmaların cezası ahirette olacaktır. Namaz konusunda mevcut mezheplerde ceza vardır ama bu konuda sağlam bir delil yoktur. Peygamber’in de böyle bir uygulaması yoktur. Sadece “içimden öyle geçiyor ki, namaza gelmeyenlerin evlerini başlarına yıkayım, demiş ama evlerini yıkmamış ve onlara herhangi bir ceza vermemiştir.
Diğer inanç mensuplarına da tam bir hürriyet tanımıştır. Aralarında papazların da bulunduğu Necran’lı Hristiyan heyeti Mescidinde ağırlamış ve din konusunda baskı olmadan tartışmıştır. Diğer din mensuplarına hürriyet tanıyor iddiasıyla “laiklik” benimsenmiştir ama laiklik dini devlet yönetiminden uzaklaştırmaktadır. böylece varlığı bile dini hürriyeti kısıtlamaktadır.
-III-
Günümüz Müslümanları İslami yönetimin “teokrasi” olmadığını söylerler ama namaz kılma oruç tutma gibi ferdi ilgilendiren ibadetlerin cezalandırılmasına çoğunlukla karşı çıkmazlar hatta aralarında mürteddin öldürülmesi görüşünü benimseyenler bile vardır.
İslam’ın teokratik bir yönetim olmadığı doğrudur. İşte bunun için Peygamber (s.a.v.) komutanlarına düşmanla antlaşma yapacak olurlarsa, Allah adına değil kendi adlarına antlaşma yapmalarını söylemiştir. Hz. Ömer de yönetime geçtiğinde kendisine “Halifetullah/Allah’ın Halifesi” denilmesini reddetmiş “Emirulmü’minin /Mü’minlerin Emiri” ünvanını kabul etmiştir. Çünkü Allah adına değil onu seçen mü’minler adına Allah yolunda ve Allah’ın Kur’an’da indirdiği hükümlere göre hükmedecekti.
Dikkatinizi çekerim “Allah adına hükmetmek” ayrı bir şeydir, “Allah’ın emirlerine uygun hükmetmek” ayrıdır. Bu sebeple bazı sultanların kendilerinden söz ederken “zillulahi fi’l-arz” yani “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” ifadesini kullanmaları İslam’la asla bağdaşmaz.
Müslüman yöneticiler bir konuda Allah’ın hükmü varsa indirdiği o hükümle, böyle bir hüküm yoksa meşveretle yönetirler. Allah’ın indirdiği hükümlerle amel etmeyenler “Emir’ul-Mü’minin” değillerdir.
Mürtet yani İslam dininden dönenin öldürülmesi meselesine gelince, Peygamber döneminde de dinden dönenler olmuş ama o, onlara herhangi bir ceza uygulamamıştır. Kur’an-ı Kerim’de dinden dönenlerden söz edilmekte ama dünyada bir cezadan değil, ahirette cezalandırılacakları belirtilmektedir.
Öldürüleceğini söyleyenler: “Din değiştireni öldürün” hadisine dayanırlar. Hâlbuki aynı konuyla ilgili şöyle bir hadis de vardır: “Dinini değiştiren ve topluluktan ayrılanı öldürün.”
Âlimler şöyle bir kuraldan söz ederler: “Bir konuda iki hadis var ve onlardan biri zait unsur bulunduruyorsa zait unsur bulunduran esas alınır.” Dil mantığı da zaten bunu gerektirir. Burada zait unsur bulunduran, “topluluktan ayrılanı öldürün” ifadesini ihtiva eden rivayettir.
“Topluluktan ayrılanı öldürün” ifadesiyle kastedilen: Müslüman toplumundan ayrılıp düşman safına geçendir. Nitekim Hanefi mezhebi savaşçı olmadığından dolayı dinden dönen kadının öldürülmeyeceğini söylemektedir. O halde Hanefi mezhebine göre öldürülme sebebi dinden dönmek değil, Müslümanlarla savaşmaktır. Hanefi mezhebinin tespiti doğrudur ama karşı tarafa geçip savaşmadıkça potansiyel savaşçı diye öldürülmesi yanlıştır.
Ayrıca dinin beş temel hedefi vardır ve bunlardan biri, can emniyetidir. Mutevatir olmayan bir rivayete dayanarak dinin temel hedeflerinden birini yok sayamayız. Dinin temel hedefi, kuvvetli bir delildir. Onun kuvvetinde bir delil ile ortadan kaldırılır.
Dikkat çekmek istediğim diğer bir husus da şudur: Dinden dönen öldürülecek olursa kişi öldürülmekten korkacağı için dinden döndüğünü açıklamaz, münafıklık yapar. Kanaatim o ki, münafık kâfirden daha tehlikelidir.
Âlimler bu konuda neden bu kadar gevşek davranmışlar derseniz bu konuda söylenecek başka hususlar da vardır ama şunu söylemekle yetineceğim: Dinden dönenin avukatlığını yapmak istememişler. Yaptıkları doğru mudur? Hayır, değildir. Toplumumuz din ve adalet gibi konularda yeterince aydınlatılmadıklarından suçluyu savunmak, işlediği suçu savunmak gibi algılanıyor. Sevmedikleri yahut karşı tarafta olduğunu düşündükleri kimseye ne kadar ağır bir ceza verilirse verilsin umursamıyorlar. Hâlbuki verilen ceza, işlediği suça denk olmalıdır. Zaten adalet kelimesi, “denklik” anlamındadır.
Adalet duygusu günümüz toplumunda da yerlerde sürünmektedir. Sadece yargıyı kastetmiyorum. Aslında bence bireylerin bir şey değerlendirirken adil olmaları yargı meselesi kadar hatta ondan çok daha önemlidir.
Gevşek davranmalarının diğer bir sebebi ise dinden döndü diye öldürülen nerdeyse yok gibidir. Tıpkı şapka kanunu gibi.
-IV-
Dini üretkenlik ve baskı sorununda güç odakları meselesine gelince İslam tarihinde ilk kayda değer ve genel mahiyet taşıyan olay, akılcı olarak bilinen mutezilenin yönetimle işbirliği yaparak Kur’an’ın mahlûk olduğunu kabul etmeyen Ehl-i Sünnet âlimlerine baskı ve işkence yapılmasıdır.
Sorun taraflardan hangisinin görüşünün doğru olup olmadığı meselesi değil, bir görüşe bağlı âlimlerin devletle işbirliği yaparak muhaliflerini susturmaya çalışmasıdır. Hâlbuki mutezilenin doğuş döneminde Hasan-ı Basri, Mutezilenin kurucusu olarak kabul edilen Vasıl b. Ata’yı ders halkasından çıkarınca o da aynı mescitte ders halkasını oluşturmuştur.
Her ne zaman devlet dini görüşlerden birini destekleyip diğer mezhep ve düşüncelere baskı yapmışsa dini alanda düşünce üretkenliği durmuş, gerileme başlamıştır. Nitekim daha sonra Ehl-i Sünnet âlimleri devletle işbirliği yapmış ve mutezileyi belini doğrultamayacak hale getirmişlerdir.
Şunu belirteyim ki her türlü görüşün rahatlıkla ileri sürüldüğü mezheplerin doğuş döneminde sapık mezheplerin yaygınlaştığı zamanda dini düşüncede üretkenlik ve ilerleme daha fazla olmuştur. Muhtemelen bunun sebebi farklı fikirlerin, düşünen insanları doğruyu bulma konusunda tahrik etmesidir.
Nizamiye Medresesiyle birlikte eğitime nizam getirilmiş; ders müfredatı ve okutulacak dersler belirlenmiştir. Buna rağmen günümüze kadar büyük çapta düşünür, dinde çaplı müçtehit yetişmemiştir.
Eğitimi müfredata bağlamak yerde sürünenleri belki ayağa kaldırıp yürütür ama uçanı da aşağı çeker.
Kanaatimce cins kafaların yetişmemesi sadece programlardan kaynaklanmıyor, devlet kontrolü ve devletin desteklediği mezhebin baskısıdır. Yönetimler, sosyal ve dini bilimlerde farklı ve ileri düşüncelerin gelişmesini istemezler. Onlar için toplumun uyuşukluğu ve hesap sormaması, rahat yönetmeleri önceliklidir.
Çağımıza gelecek olursak, demokrasi, hürriyet söylemlerine rağmen 163. Madde din alanındaki söylemler için pervasızca uygulanmıştır. Bu maddeden birçok insan mağdur olmuştur. Şahsen ben de iki çevirimden dolayı yargılandım.
Açılan onca İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri ve İmam-Hatip Liselerine rağmen dini düşünce alanında bir mesafe alınmaması üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur.
