ZİHİNSEL HİYERARŞİ YA DA İSTİKRARLI OLMAK
En muhteşem düşünsel tartışmalar dil vasıtasıyla yapılır. İçimizde kabaran volkanlar kelimelere dökülünce sükuna erer. Göğüs kafesimizi çatlatan kinimiz, nefretimiz söze dönüşüp uçunca az biraz nefesleniriz. İnandıklarımızı, düşüncelerimizi kelimelere dökmek hazzın doruklarına varmanın bir çeşididir denilebilir. Unutmamak lazım ki böylece arşivimizi oluşturmuş, düşünsel biyografimizi yazmış oluruz.
Zihinsel hiyerarşimizi sağlam yapılandırmanın ya da istikrarlı kılmanın koşullarından biri düşüncemizi oluşturan ıstılah literatürünün doğru olmasından geçer. Tersi, bizatihi birey olarak sorunun bizde olduğu anlamına gelir. Ancak toplumun geneline muhalif düşmemiz haksız olduğumuz ve yanlış düşündüğümüz şeklinde yorumlanamaz. Zihinsel hiyerarşiden kastımız, beynimizi idare eden bir emir komuta zincirinin olması değil, düşüncemizde tutarlılığın olmasıdır. Bazen olur ki bir doğrunun üzerine oturtulduğu kavramların toplumda karşılığı kalmamış olabilir. Bu durum empatiyi zor hale getirdiği gibi yapılan izahlar, yorumlar muhatap için absürt hale gelir. Örneğin, günü namaz saatlerine göre planlamak, günümüz insanı için bu düşünce hem absürt hem de imkansız gibi görünür. “Sizin için geceyi örtü, uykuyu istirahat kılan, gündüzü yayılıp çalışma (zamanı) yapan O’dur.” (Furkan 47) Bu ayetteki hiyerarşi varlığını fazla üretim üzerine kurmuş olan kapitalizm için bir yıkımdır. Aynı şey eğlence sektörü içinde geçerlidir. İnsanlık için böylesi bir hayat tarzı kurgulamaya günümüzde hayallerimiz bile el vermez.
Zihinsel hiyerarşimizi sıkıntıya sokan sebeplerden biri profili düşük kavramlar ile düşünce dünyamızı oluşturmamızdır. Çocukluktan gençliğe geçiş dönemini salt ergen kavramı ile tanımlamak gibi. İnsanı sadece biyolojik bir varlık olarak kabul edip fiziksel değişimin beraberinde getirdiği ruhsal durum olarak ifade edilir ergenlik. Oysa insan doğduğu günden ölümüne kadar fiziksel değişimi yaşar. İslam’a göre ergenlik olarak tanımlanan dönem ‘Akil Baliğ’ olma dönemi diye nitelendirilir. Dönemin en önemli özelliği olan akil olma özelliğini göz ardı edip sadece ergenlik yani yaşanan fiziksel değişime yoğunlaşmak, olayı dar bir perspektiften değerlendirmek olur. Fiziksel değişimin beraberinde getirdiği ruhsal sıkıntıyı aşmanın yolu kişinin akil olma durumunun farkına varmasıdır. Kişi fiziksel değişimi kendi bedeni üzerinden yaşarken akil olma halini sosyal hayat üzerinden yaşar. Diğer bir ifade ile sorumluluk alma ve sorumluluğun sınırlarını ve kapsamını bilmesidir, bu ancak formel eğitim içinde alınabilen bir bilgi ve beceridir. Günümüz eğitim sisteminde sorumluluk değerler kapsamı içinde verilmeye çalışılmaktadır. Doğrusu sorumluluk, değer olmakla beraber onun ötesinde bir zorunluluktur. Ne yazık ki bugün gençler sorumluluğu özgürlüklerinin (bencilliklerinin ve egolarının) önünde bir engel olarak görmekteler. Bireyler ne kadar sorumluluğunun farkında olur ve yüklenirse o kadar toplumun yükü hafifler ve ahengi olur.
Zihinsel hiyerarşinin önündeki engellerden biri de kavramların yozlaşması, anlam kaymasına uğraması ve bireyin yaşadığı zihinsel özgürlükten yoksunluktur. İslam’ın terminolojisini tartışma konusu yapacak olursak bir dezenformasyondan ve yozlaşmadan bahsetmemiz mümkündür. Oryantalistlerin okumaları sonucunda ortaya çıkan kavramlar ya da İslami terminolojiden anladıkları ile İslam’ı anlamaya çalışmak bir yozlaşma örneğidir. İslam dini ile ilgili akademik çalışma yapmak kültürel bir faaliyet olarak yapılıyorsa, İslam’ın amaçladığı anlamda kişiye katacağı bir şey yoktur. Çünkü İslam dini yaşandığında bir değer ve anlam kazanır ve amele dönüşür. Müslümanların ilerleyişi ve geri kalmışlığı batının ürettiği kavramlar üzerinden izah edilemez.
Her bir düşünce üzerine oturduğu kavramsal ifadelerin birbirlerini tamamlayıcı ve uyum içerisinde olduğu oranda varlığını sürdürebilir. Küresel dünyanın ürettiği sorunlar için geliştirdiği kavramları ödünç alarak, İslam’ın kendi özgünlüğünü koruyamaz ve hayata uyarlayamayız. İtikadi alandaki sıkıntılarımızı deizm, ateizm ve benzeri felsefi kavramlar ile izah edemeyiz. Bu kavramlar batıdaki ruhban sınıfına tepki olarak ortaya çıkmıştır. Sosyal hayatta yaşadığımız değişimleri modernite, modernizm veya postmodernizmle açıklama şansına Müslümanlar olarak sahip değiliz. Bu kavramları ortaya çıkaran zihnin ve sosyal hayatın ne üreteniyiz ne de içselleştirecek bir toplumsal süreci yaşamışız. Bu sebeple zihinsel hiyerarşisi dezenformasyona ve yozlaşmaya uğramış istikrasız bir süreci yaşamaktayız. Gerekçelerini sadece batı kültürüyle olan etkileşimimizde değil kendi tarihsel sürecimizde yozlaştırdığımız ıstılahlarımızın zihniyetini sorgulayarak arayalım.
İstişare kültüründen yozlaştırılmış itaat kültürü ile irademize ipotek konuluyorsa, birbirimize karşı ne kadar tahammül gösterebileceğimiz hakkında kafa yormaya değer. Zihinsel özgürlük için sorgulamanın saygısızlık sayılmadığı bir anlayışa ihtiyacımız var. Yozlaştırılmış itaat kültüründe sevgimiz, nefretimiz, tercihlerimiz de başkaları adına olacaktır. Kendi fildişi kulemizde bize bahşedilen sınırlar içinde mutluluk sanrısını yaşayabiliriz. Fildişi kulelerimizin oluşmasını hoş gören anlayış hayatın gerçekleri ile yüzleşmemizi istemeyen anlayıştır.
