İNSANÎ BİR GÖREV: ŞAHİT, ŞAHİTLİK
“Hazır bulunmak, haber vermek, bilmek, gözlemek, görmek” anlamlarındaki şehâdet kökünden türeyen şâhid, fıkıh terimi olarak bir olaya veya duruma tanık olan veya tanıklık eden kişiyi ifade eder. Şahitlik genel olarak “bir kimsenin hazır bulunup görmek veya duymak suretiyle bildiği bir şeyi haber vermesi” şeklinde tanımlanabilir. (Geniş bilgi için bkz.DİA). Şahitliğin beyyine olarak isimlendirilmesi, kapalılığı giderip hakkı ortaya çıkarması sebebiyledir. Şahitlik sayesinde kişilerin haklarının inkâr edilmesinin önüne geçilip bunların sahiplerine aidiyeti korunmuş olur. Allah borçların eksiksiz yazılmasını emrettikten sora şahit tutulmasını emretmiştir. “Erkeklerinizden iki şahidi de tanık tutun…“(Bakara 2/282). “…Mallarını kendilerine (yetimlere) verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun; hesap sorucu olarak da Allah yeter.”(Nisa 4/6; ayrıca bkz. Mâide 5/106 ve Talak 65/2). Kur’an da borç alıp verirken, alışveriş, rüşdünü ispat eden yetimin malının vasîsi tarafından kendisine teslim edilmesi, boşama, rec‘at (eşine iddet içerisinde geri dönme) ve yolculukta vasiyet gibi hukukî işlem ve tasarruflara şahit tutulması emredilmiştir.
“…Çağrıldıklarında şahitler gelmezlik etmesinler… Böyle yapmanız Allah katında daha adaletli, şahitlik için daha destekleyici ve şüpheye düşmemeniz için daha uygundur… Alış veriş yaptığınızda şahit tutun. Kâtip de şahit de zarar görmesin.” (Bakara 2/282).
Şahitler çağrıldıklarında gelmesini ve şahitlere zarar verilmemesini istiyor. “...Şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse şüphesiz onun kalbi günahkârdır. ” (Bakara 2/283). “Şahitliklerini dosdoğru yapanlar; İşte bunlar cennetlerde ağırlanırlar.” (Meâric 70/33, 35). “Ey iman edenler! Kendinizin veya anne baba ve akrabanızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun, Allah için şahitlik eden kimseler olun…“(Nisa 4/135). Hiç kimseyi kayırmadan, herkes hakkında adaletle şahitlik yapılmasını emretmektedir. Kur’an şahitliğin bir tür emanet olduğunu ve diğer emanetler gibi eda edilmesini istemektedir.
Tüm bunlardan dolayı İslâm hukukçuları, şahitliğin farz olduğu ve davacının talep etmesi halinde şahitlerin şahitlikten kaçınma haklarının bulunmadığı sonucuna ulaşmışlardır. Buradaki farzdan maksat farz-ı kifâye olup kişi bir konuya şahit olmak veya bir konuda şahitlik etmek üzere çağrıldığında başkalarının bulunmaması halinde çağrıya uyması farzdır. Ancak davacı lehine yapıldığı ve bir bakıma onun hakkı sayıldığından şahitlik için davacının istekte bulunması şarttır. Davacının şahidin varlığından haberdar olmayıp hakkının kaybolmasından korkulması halinde ve had suçlarında şahidin kendiliğinden şahitlik etmesi kabul edilerek bu kurala istisna getirilmiştir. “Şahitlerin en hayırlısını size bildireyim mi? Kendisinden talep edilmeden şahitlik yapan kişi.” (Müslim, Akdiye, 19). Buna göre bir kimse evlenme akdi veya borçlanma gibi bir konuda şahitlik etmesi için çağrıldığında buna icabet etmesi gerekir. Had cezaları konusunda ise şahitlerin örtmekle açığa çıkarmak arasında muhayyer oldukları ifade edilmiş ve örtmenin daha faziletli olduğu belirtilmiştir. Hadler konusunda şahit, suçluların cezalandırılmasının sağlanması sorumluluğu ile mahremiyet perdesini kaldırmaktan kaçınma sorumluluğu arasında kalmaktadır. Şahit bunlardan birini seçebilir, fakat örtme seçeneği daha üstün kabul edilmiştir. Eğer şahit olduğu olay açıklandığında yaygınlaşma ve reklâm vazifesi görecekse gizlemesi daha uygundur. Ayrıca iki ve daha fazla şahidin gerektiği had cezalarında ispat etmesi mümkün değil ise gizlemesi gerekir ve bu daha uygundur.
Allah Rasûlü (sav) hakkın ve adaletin tesisinde şahitliğe çok önem vermiş, zulme yol açacağı konusunda endişe ettiği hususlarda şahitlik yapmamıştır. Şahitlerin sorumluluğu sadece şahit oldukları olayı olduğu gibi resmetmeleri ile sınırlı değildir. Aynı zamanda şahitler, hakkı korumak, kollamak, zulme, gaspa ve haksızlığa meydan vermemekle de sorumludurlar. Çünkü şahitlik, kabul etmek, benimsemek, inanmak demektir. Zulme şahitlik yapan onu kabul etmekte, desteklemekte ve böylece ona ortak olmaktadır. Bu noktada şahitlik, gerçeğin tespiti, doğrunun yanlıştan ayrılması, hak edene hakkının teslim edilmesi açısından çok önemli bir işleve sahiptir. Öte yandan haram kazancı ve haksızlığı ispat etmek üzere şahitlik yapmak dinen tasvip edilmez. Hz. Peygamber ribâ gibi haram olan bir şey için şahitlik yapanları lânetlemiş (Müslim, “Müsâḳāt”, 105-106) ve çocuklarından birini diğerlerinden ayırıp yalnız ona bağışta bulunan babanın bu tasarrufunu haksız bularak buna şahit olmayı reddetmiştir (Buhârî, “Hibe”, 13).
İslâm’a göre şahitlikte esas olan, hakkın, hukukun üstünlüğünün korunması, haktan yana tavır konulması, sadece gerçeğin tanıklığının yapılmasıdır. Bu açıdan her Müslüman, hakkın şahidi, gerçeğin tanığı olmakla emrolunmuştur. Bu bağlamda, “Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınız aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Nisa 4/135). Burada şahitliğin nasıl ve ne şekilde yapılacağı, şahitliğin mutlaka yapılması gerektiği ve şahitlikte âdil olunması belirtilmiştir. Âyetlerde geçen, “Şahitliği Allah (cc) için dosdoğru yapın.”(Mâide 5/8) “Allah (cc) için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun.”(Nisa 4/135) vurgusu da şahitliğin Allah rızası gözetilerek ve Allah (cc) adına yapılması gerektiğine işaret etmektedir. Aynı zamanda şahitlik hususunda bir sorumluluk hissi oluşturarak haksızlığı bertaraf etme, adaleti tesis etme yönünde bir bilinç inşa etmektedir.
“Şahitliği gizlemeyin. Kim şahitliği gizlerse, şüphesiz onun kalbi günahkârdır…” (Bakara 2/283), “Şahitlerin en hayırlısını size bildireyim mi? Kendisinden talep edilmeden şahitlik yapan kişi.” (Müslim, Akdiye, 19). İstenmeden şahitlik yapılmasını öven Peygamber Efendimizin (sav) gelecekte yaşanacak bazı sosyal değişimleri anlatırken kendisinden istenmediği hâlde şahitlik yapan insanlar olacağını haber verdiği görülmektedir. Bu doğrultudaki hadisler birlikte okunduğu zaman bu rivayetlerin daha çok insanların bildiklerini ulu orta, gelişi güzel açıklayarak bireysel mahremiyeti ihlâl etmelerini engellemeye yönelik olduğu anlaşılacaktır. Özellikle zina, hırsızlık, yol kesme, gasp, uyuşturucu kullanma gibi durumlara şahit olanların bildiklerini rastgele herkesle paylaşmaları diğer insanlara kötü örnek olabileceği gibi sosyal bünyeyi de tehdit edecektir. İnsanların can, mal, nefis, akıl ve nesillerini korumayı amaç edinen Hz. Peygamber (sav), şahitliğin özellikle ilgili makamlarda, sorumluluk bilinci ile yapılmasını amaçlamıştır. Bu tür olayların ulu orta konuşulmasını istememiştir. Bu tür durumlarda sadece ilgili yerlere ve yetkililere haber verilmesi gerekir.
“Resûlullah (sav) üç kere, “Size büyük günahların en büyüğünü söyleyeyim mi?” buyurdu. “Evet söyle yâ Rasûlallah!” dedik. Bunun üzerine Rasûlullah (sav), “Allah’a (cc) ortak koşmak ve anne-babaya saygısızlık/kötülük etmektir.” buyurdu. Sonra arkasına yaslanmış hâldeyken doğruldu ve şöyle dedi: “Dikkat edin (bir de) yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmaktır…”Bu cümleyi o kadar çok tekrarladı ki “Susmayacak dedim.” (Buhârî, Edeb, 6). Önemli konulardan biri de yalancı şahitliktir. Allah Rasûlü (sav) bir hutbesinde yalancı şahitliğin Allah’a ortak koşmaya denk bir suç olduğunu ifade etmiş ve yalancı şahide cehennemin vâcip olduğunu (Müslim, Îmân 218) söylemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de şahitlik yapacak kişilerin toplum içinde şahitliklerine güvenilen (Bakara, 2/282), adalet sahibi kimselerden olması gerektiği vurgulanmış (Talâk, 65/2), iffetli kadınlara iftira atmak gibi bir kötülüğü sabit olanların şahitliklerinin ise asla kabul edilmemesi emredilmiştir (Nûr, 24/4). Bu çerçevede Allah Rasûlü (sav), “Emanete ihanet eden erkek ve kadının, had cezasına çarptırılanın ve (din) kardeşine kin besleyenin şahitliği caiz değildir.”(İbn Mâce, Ahkâm, 30) buyurmuştur. Allah Rasûlü (sav) ayrıca zina suçu işleyen erkek ve kadının şahitliğinin caiz olmadığını belirtmiştir. Hakkın tesisi için azami derecede özen gösteren Allah Rasûlü (sav) haksızlığa sebep olabilecek ihtimalleri bile dikkate almış bunun için hizmetçinin ev sahibi lehine şahitlik yapmasını reddetmiştir. (Ebû Dâvûd, Kadâ’, 16, 17). Böylece ulaşılmak istenen hakkaniyet ve adaletin gerçekleşmesi için şahitlerin tarafsız, çıkar peşinde koşmayan, genel ahlâk kurallarına bağlı insanlardan olması gerektiğine işaret buyurmuştur (Hadislerle İslam, “Şahit”, 5/420). Ayrıca Allah Rasûlü (sav), şahidin, hakkında şehâdette bulunduğu olayı net bir şekilde görmüş olması gerektiğini de bildirmiştir.
Konunun mahiyetine ve ispat edilebilirlik durumuna göre bazen sadece bir şahitle (Ebû Dâvûd, “Sıyâm”,14), bazen yeminle birlikte bir şahitle hüküm vermiş (Müslim, Akdiye, 3), bazen borç ve ticari faaliyetlerde iki şahit, bazen de bir kimsenin yoksul olduğunu ispat etmesi hususunda olduğu gibi üç şahidin bulunmasını gerekli görmüştür (Müslim, Zekât, 109). İnsanın mânevî şahsiyeti, iffeti, şeref ve haysiyetine yönelik bir suçlama olduğu için zina suçlamasında (kazf) dört şahit getirilmesi şart koşulmuştur. Bu konuda kişilerin kendi başlarına hareket etmemeleri, suçlu olduğuna kanaat getirdikleri kişileri kendilerinin cezalandırma cihetine gitmemeleri istenmiştir. Böylece ağır bir suçlama olan zina isnadında, kişiler güçlü bir şekilde korunarak, câhiliye örfünün yaygın uygulamasına göre özellikle zina iftirasında bulunulan kadınlara, yeterli araştırma ve şahit araştırması yapılmadan uygulanan ağır cezaların önüne geçilmiştir. Bu tür suçlamalarda iddiasını istenilen şekilde ispatlayamayanlara da iftira cezası öngörülmüş ve şahitliklerinin asla kabul edilmeyeceği bildirilmiştir. Böylece konunun ciddiyeti tekrar vurgulanarak insanların şeref, onur ve haysiyetlerinin yeterli şahitler bulunmadığı takdirde konu edilmemesi gerektiği ifade edilmiştir. Diğer taraftan ciddi konularda şahitlik yaparak hayatlarını riske atan bazı insanlar da olabilir. Bu durumda da tarafların hedefi hâline gelme ihtimali bulunan kişiler için, “Yazana da, şahide de zarar verilmesin. Eğer aksini yaparsanız, bu sizin için günahkârca bir davranış olur.” buyuran Yüce Allah (cc) şahitlik yaparak hakkın ortaya çıkmasına katkı sağlayanların yetkililer tarafından korunması gerektiğini bildirmiştir.(Diyanet Hadislerle İslam).
Kur’ân-ı Kerîm’de, “Böylece, sizler insanlara birer şahit olasınız ve Peygamber de size bir şahit olsun diye sizi mutedil bir ümmet yaptık…“(Bakara 2/143) buyrularak, Hz. Peygamber’in (sav) insanlara şahit yani örnek hem de yegâne örnek olarak gönderildiği, müminlerin de insanlığa şahit yani örnek olduğu vurgulanmaktadır. Aynı şekilde, “Allah, sizi hem daha önce hem de bu Kur’an’da Müslüman diye isimlendirdi ki Peygamber size şahit olsun, siz de insanlara şahit olasınız…“(Hac 22/78) âyetinde de Müslüman olmanın, özüyle, sözüyle, yaşantısıyla hakikatin şahitleri olmayı gerektirdiği vurgulanmaktadır. Müslümanlar, gördükleri haksızlıkları önlemek için duyarlı ve sorumluluk sahibi şahitler, sergiledikleri tavır ve davranışlarla insanlara en güzel örnekler olmalıdırlar. Sorumluluk sahibi şahitler oldukları için, müminlerden doğru şahitliklerini vefat eden din kardeşleri için de son görev olarak yapmaları istenmiştir.
Şahitlik hem İslamî hem de insanî bir görevdir. Şahitlik, olayla ilgisi bulunan kimselerin şahitler üzerindeki hakkıdır. Şahit olunan bir olayda şahitlikten kaçınmak adâletin tecellisine mâni olur. Şahitliği sebebiyle kendisine menfaat sağlayan kimse şahitliği Allah için değil kendisi için yapmış olur. İslâm’da şahitlik, hakkın teslim edilmesi, adâletin yerini bulması ve toplumsal düzenin korunması açısından büyük önem taşır. Şahitlik, İslâm’ın adâlet anlayışının temel taşlarından biri olup her Müslümanın bu konuda son derece hassas ve bilinçli davranması gerekir. Müslümanlar şahitlik yaparken tarafsız, dürüst ve adâletli olmalı, şahitliği Allah için yapmalı ve kendi aleyhine de olsa doğruluktan ayrılmamalıdır. Yalan ve yalancı şahitlik, sadece dünyada adâletin tecellisini engellemekle kalmaz, aynı zamanda ahirette kişinin ağır bir mesuliyetle karşı karşıya kalmasına neden olur. Dolayısıyla kişi, şahitlik yaparken hem bu dünyadaki sorumluluğunu hem de ahiretteki hesap gününü göz önünde bulundurmalıdır.
