İSLAMAFOBİA, CHARLİE HEBDO VE KUTSALIN SINANMASI

19527814_401

TANRIYI SINAMAK YA DA CHARLİE HEBDO

“Sonra İblis O’nu (İsa Efendimizi) kutsal kente götürdü. Tapınağın tepesine çıkarıp, “Tanrı’nın Oğluysan, kendini aşağı at” dedi, “Çünkü şöyle yazılmıştır: ‘Tanrı, senin için meleklerine buyruk verecek.’ ‘Ayağın bir taşa çarpmasın diye Seni elleri üzerinde taşıyacaklar.'”İsa İblis’e şu karşılığı verdi: ‘Tanrın Rab’bi denemeyeceksin’ diye de yazılmıştır.” Matta 4:5-6-7 “

“Sen ancak büyülenmişin birisin. Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlü isen göğün bir parçasını üstümüze düşür” dediler.” (Şuera suresi” 185,186,187)

Çocukluğumun bir bölümü Adıyaman’da Sıratut mahallesinde geçti. Sıratut camiine Kuran öğrenmeye giderdim. Orada İzollu babanın yatırı vardı. Onun insanları çarpabileceği söylenirdi. İnsanlar zaman zaman orada mum yakar ve adak adarlardı.

Camiye her gittiğimde türbeden o kadar korkardım ki Türbe tarafına bakmamaya özen gösterirdim. Kimi geceler rüyamda uzun saçlı beyaz elbiseli olarak gördüğüm bir zat tarafından sürekli kovalanırdım. Korkudan kaçamazdım ve can havli ile uyanırdım.

Bir gün korkumu yenmeye karar verdim ve beni çarpıp çarpmayacağını öğrenerek rahatlamak istedim. Bu korku beni “artık ne olacaksa olsun” deme durumuna getirmişti. Beni korkutan bu şeye ayrıca çok öfkeliydim. Bir gün Öğle ile ikindi namazı arasında Sıratut caminin tuvaletler tarafında kendime duvarı siper ederek yanımda getirdiğim birkaç taşı türbe tarafına fırlattım. Son taş elimden çıktığı andan itibaren son sürat eve kadar arkama bile bakmadan kaçtım. Kalbim yerinden çıkacak kadar korku ve heyecan doluydum.

O gece sabaha kadar her uykuya daldığımda rüyamda yine aynı zat vardı. Ve ben yine dehşet içinde uyanarak sabahı etmiştim.

Öğle vakti korka korka gittiğim camideki türbeye yan gözle baktığımda eskisi kadar korkum kalmamıştı. Beni çarpmamıştı. Rahatlamıştım..

**

Gençlik yıllarımda çay ocaklarında zaman zaman kimi ateistlerle tartışmalarımız olurdu. Ateist arkadaşlar Ebuzeri Gıfari türbesinin kendilerini çarpmayacağını ve çarpmadığını meydan okurcasına ‘hadi bizi çarpsın’ diyerek dile getirir; dine ve Tanrıya karşı zafer kazanmış bir eda ile kibirlenirlerdi.

Yanlış din ve Tanrı algısından üretilmiş kısır bir ateizmdi bu. Kutsala karşı yapılan hakaret ve saldırıların cezasız kalması ateizmlerinin en önemli kanıtı idi.

Kutsala saygının yanlış bir zeminde kurgulanması kutsalın insan ruhundaki imhasını da beraberinde getiriyordu. Yapılan iyilik ve kötülüklerin hemen-burada mutlaka karşılık göreceği bir insansal algı Tanrıyı ve kutsalı sınama aymazlığının en önemli tezahürü idi.

Şimdi şu Charlie Hebdo çalışanlarının kutsal ile oynamalarında bu tarz bir ruh halinin yansımalarını görüyorum. Hıristiyanlığın son bir kaç yüzyılda kutsalı nasıl temsil ettiği düşünüldüğünde bu tür bir kutsal karşıtlığı ve saygısızlığının Batı dünyasının genel eğilimi olduğu görülecektir. Hebdo bunun en uç noktasıdır. Dinden ve kutsaldan kurtularak rahatlama çabası bir tür iğrenç saygısızlığın temelindeki ruhsal saiklerden biridir.

Mesele bu yanıyla ideolojik olmaktan çok psişiktir.. Oradaki insanlar öncelikle ruhsal açıdan değerlendirilmelidir.

Saygı, özgürlük ve şiddet

                Saygı anlamanın ve anlamlandırmanın ön koşulu. Saygının olmadığı yerde anlama anlamanın olmadığı yerde kavga ve kaos olur.

                Şiddetin şu veya bu dinle ya da ideolojiyle ilintilendirilmesi doğru değil. Şiddet insanla ilgili. İnsan şiddet üreten bir varlık. Çünkü insanın kutsalı var; değerleri var.

                İslamı ve onun peygamberini aşağılayan karikatürü yayınlayanlar “özgürlük” adına, onları cezalandırmak isteyenler “Allah” adına hareket ettikleri iddiasındadırlar. Kimi kere vatan millet adına da bir çok yanlış eylem yapılmış hatta büyük katliamlar gerçekleştirilmiştir.

                O halde şiddet daima bir üst değerin varlığı ile ortaya çıkmaktadır. Peki bu üst değerden vazgeçildiğinde şiddet ortadan kalkar mı? Hayır. Çünkü değer insanın varoluş tarzıdır. Değeri devre dışı bıraktığımızda insan diye bir varlıktan sözetmek mümkün değildir. Zaten kutsal ve manevi olanla mücadele edenlerin birçoğunun insanı hayvanla ve eşyayla özdeşleştirmelerinin özünde bu yatmaktadır. Freuda göre değerler (ahlaki ve dini) bir ruhsal rahatsızlığın, Marx’a göre karın doyurma kavgasının uzantısıdır. Aslında dikkatli bir biçimde baktığımızda gerek Freud gerekse Marx da daima bir üst değer arayışındadırlar. Çünkü onlara göre insanın bu değerlerden kurtulması aslında nihai olarak kurtulması anlamına gelecektir. Yani insanlığın tarih içinde ortaya koyduğu bütün üst değerlerden vazgeçmemizi söyleyen de bir üst değer arayışından başka bir şey değildir.

                Değeri yoketmemiz mümkün olmadığına göre..değeri anlama biçimimizle ilgili sorunları aşmakla ancak “ekini (doğa) ve nesli (canlı ırkı)” yokedecek eylemlerden kurtulma yolunda adımlar atmaya başlamışız demektir.

                Kur’an Takva diye bir kavram kullanır. “korku” olarak çevrilmekle birlikte Havf anlamında bir korkudan ziyade saygıyı içine alan bir geri çekilişi ifade eder. Kur’an hayatı anlayanların takva ehli olduklarını sürekli ifade eder. Yani hayata saygılı olanlar; Tanrıya insana ve eşyaya saygılı olanlar takva sahipleridir.

                Saygı duymadan ötekini anlamak ve hayatı anlamlandırmak mümkün olamaz.

                Bunun karşısında(takva sahiplerinin karşısında) büyüklenenler kibirlenenler, kendilerini tanımayıp kendi sınırlarını aşanlar bulunur. İşte bunlar ellerine geçirdikleri güç ve iktidar ile insanı ve tabiatı tahrip edip kaos üretirler.

                Bunu yaparken hep bir değer adına yapıyor olduklarını da vurgulamaktan geri durmazlar. Çünkü değer insanlığın ortak zeminidir. “Onlara yeryüzünde fesad çıkarmayın denildiğinde biz ancak ıslah edicileriz derler.” Bu yüzden Kuran “sizi aldatıcılar Allah adıyla aldatmasın” der. Burada değerin araçsallaştırılması sözkonusudur. Değerin insanın temel eğilimlerinden koparılıp kişisel arzulara ya da ani duygulanmalara kurban edilmesi sözkonusudur. “yaşamın korunması ve sürdürülmesi” temel ilkesi gözardı edildiğinde değer uğruna yapılan her tür çaba -bu ister Allah adına olsun, ister vatan adına olsun, ister özgürlük adına olsun sadece zulüm ve haksızlık üretir.

                Bu yüzden aslında Peygamberler yeni değerler getirmemiş sadece değerlerin asli zeminini göstermişlerdir. Her peygamber geldiği toplumda asli zeminini kaybetmiş değerlerle mücadele etmişlerdir. Din’in,  bozuk dinsel algı ile mücadelesidir bu.

Düşünce özgürlüğü başkasının değerine sövme ve aşağılama tavırlarını kapsar mı?

                -Özgürlük ve Tercih-

                İnsanın değer varlığı oluşu özgür oluşuyla yani tercih edebilme yetisiyle alakalıdır.

                Sen başkasının mukaddes bildiklerini mukaddes bilmeyebilirsin. Hatta sen “benim hiçbir mukaddesatım; hiçbir inancım; hiçbir değerim yok !” da diyebilirsin. (ki bu mümkün değil. Sen inancım yok derken bile bir inanç uğruna hareket etmektesin)  Ama başkalarının üst değerine hakaret edemez; diline dolayamazsın. Sadece kendi inandıklarını dile getirebilirsin. Başkalarının inandıklarını ve kutsal bildiklerini aşağılamak senin bütün hakikati elinde tuttuğun iddiasında bulunman anlamına geldiğinden bu durum kendini bir biçimde Tanrı görme, her şeyin üstünde görme gibi bir ruh hali içinde olduğunu ele verir. Bu da ideolojik değil öncelikle psişik bir durumdur.

                İnsan olmak özgürlüğümüze sınır çizmekle başlar. İnsanla diğerini ayıran özgürlüğünü sınırlayabilmesidir. İstek insan ve hayvanda ortaktır ama tercih sadece insanda olan bir durumdur.

                İnsanı evrimci açıdan ele alanlar bile insanın hayvandan ayrışmasını tabular, yasaklar ve ahlaki buyruklarla gerçekleştiğini kabul etmektedirler. Tabi onlara göre insanın hayvandan ayrışması bir tür Yozlaşma; tabiattan kopmadır. Bu ayrı bir tartışma konusu..

                Ama tarafsız bir biçimde baktığımızda insan neslini koruyan tabu, yasak ve ahlaki buyruklar olmuştur. Gücün, şehvetin, aklın kontrolü tabular ve ahlaki buyruklarla gerçekleşmiştir. Tabu, zekânın yıkıcılığına ve özgürlüğe sınır getirme hamlesidir.(burada tek tek tabulardan değil tabu’nun insan hayatındaki yerinden sözettiğimiz unutulmasın) Bu sınırlamalar herkesin ortak faydasını gözeten bir ilkeye yaslanmaktadır.

Kısacası Özgürlük her istediğini yapmak her düşündüğünü dile getirmek her sınırı çiğneyebilmek değildir..

Özgürlük Ve Zorunluluk Üzerine

Ontolojik olarak özgür olduğumuz söylenebilir mi? Hepimiz oksijene ihtiyaç duyarız acıkırız susarız. Yerçekimi yasasına ya da suyun kaldırma kuvvetini ortadan kaldırmaya bile gücümüz yok. Sadece evrene konulmuş yasalardan istifade ederek kendi yaşamımızı kolaylaştıracak atılımlar geliştirme noktasında özgürüz.

Bilgilerimiz de sınırlıdır. Bütün bir insanlık tarihi bildiklerimizden çok bilmediklerimizin olduğunu söylemektedir. Bilgimizi geliştirme noktasında özgürlüğümüz var.

Değer alanında böyle. İlk çağlardan bu yana fiziksel yasalar ile süregelen yaşama ters düşmemek adına kendi özgürlüklerimizi de sınırlamak durumundayız. Bütün bir ahlaki değerler buradan türemektedir.  Güçlü olmamıza rağmen “güçsüzün hakkının korunması” diye bir ilkemiz var.  Bu ilke güçlü olanımızı sınırlamaktadır. Buna adalet diyor ve üstte tutuyoruz..

İnsan olarak bizi biz yapan özgürlüklerimizden ziyade bağlılıklarımız ve sınırlamalarımızdır.

Akıl, hikmet,  din de özünde bağlanma bağlı olma anlamına gelmektedir. Akıl da hikmet de bağ anlamına gelmektedir. Hatta din de bağdır(religie) Yunanca akla da frenos denmektedir.  Elbette akıl bir tür            frendir.  Fren yoksa akıl hastalıklarının boy vermesi kaçınılmaz olacaktır.