BANA CEMAATİNİ SÖYLE SANA BİRLİĞİNİ SÖYLEYEYİM..

0
0_pySuMwyjFgxN5DJZ

Türkiye, 15 Temmuz sonrası FETÖ yapılanmasını tasfiye etmeye çalışırken, merkezinde “cemaatlerin”  yer aldığı ciddi bir tartışmaya da sahne oluyor.

Başını Kemalistlerin ve beyaz Türklerin çektiği gruplar, FETÖ’cü paralel yapılanmadan hareketle devletin fabrika ayarlarına dönmesini ve laik-seküler yapısını koruyarak tüm dindar kadroları tasfiye etmesi gerektiğini savunuyorlar. Buna karşın dindar insanlar ve FETÖ’cü olmayan tüm cemaatler, kendilerinin devlet için potansiyel tehlike sayılmasından oldukça rahatsızlar. Dindarların ortak yaklaşımı devlet için asla tehlike olmadıkları yönünde. Bunlar tam tersine devletin dindar bürokratların elinde daha da güvende olacağını savunuyorlar.

Tartışmanın temelinde yatan asıl nokta ise şu: Cemaatlerin tamamı FETÖ tipi örgütlere evrilme potansiyeli taşıyorlar mı? Yoksa aslında cemaatler, üzerlerinde oyunlar oynanmazsa ve çeşitli mühendisliklere maruz kalmazlarsa, dindarlıkla beraber yüksek motivasyon sağladıkları için, insan kaynağı yetiştirmek bakımından devlete yararlı oluşumlardan mı sayılmadırlar?

Yeniden Dini Dışlayan Bir Laiklik Uygulamasına Gerek Var mı?

Tartışmanın açığa çıkardığı fay hatlarından “laik-seküler” gazlar fışkırıyor. Bunun yıkıcı bir depreme dönme olasılığı, doğrusu çok az. Ama kokusu bile rahatsız edici. Özellikle, eski Türkiye’nin kodlarına aşina olan bizleri hem endişelendiriyor, hem de bir parça tiksindiriyor bu tartışmalar.

“Laikliğe daha çok sarılalım” önerisi, laikliğin demokrasiyle at başı nasıl yürütüleceği dahi tam kararlaştırılmamışken, eski Türkiye’nin din ve mezheplere karşı tarafsız olmayan karşı duruşunu geri çağırıyor. Din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak adına devleti dine karşı bir yerde konumlandırmak ve bunu da laikliğin bir gereği olarak saymak, eski Türkiye’nin Fransız tipi laiklik pratiğiydi. Bu pratik o kadar kesin bir doğruydu ki ne İngiliz, ne Amerikan laikliği umurunda değildi, eski Türkiye’nin.

Aslına bakarsanız, laiklik meselesinde temel format, Fransız tipi laiklik uygulamasıdır. Çünkü ister “secularizasyon” deyin, ister “laicisme” deyin, kavram aynıdır ve devleti dinden bağımsızlaştırmayı ifade eder. Bu bağımsızlaştırma operasyonu din ve devlet işlerinin, din ve siyasetin, din ve yasamanın, din ve eğitimin keskin hatlarla birbirinden ayrılmasına kadar devam eder. Bu gerçekleşirse devlet “gönül” adı verilen bir “fanus” içerisinde kalmak koşuluyla inanç ve ibadet özgürlüğünü güvence altına alır.

Kökü halktan ve gelenekten kopuk olan bu laiklik uygulaması, kendi geleneksel yönetimlerini yıkıcı devrimlerle uzaklaştıran ülkelerin başlıca laiklik modeli olmuştur. Bu tip laiklik uygulaması isteseniz de istemeseniz de pratikte kısa zamanda dinsizleşir. Bunda hem devrimin geleneğe karşı olan öfkesinin payı vardır; hem de dinin yürütme, yasama, eğitim ve kamusal alandan çıkarılmasının. Bir dinin kendi çocuklarını eğitme hakkını elinden alacaksınız, o dinin kendi müminleri arasında bile vakıf ve dernek çalışmalarına müsaade etmeyeceksiniz, o dine inanan dindarlara kamusal alanda görünür olma özgürlüğü tanımayacaksınız; buna rağmen uygulamalarınız “dinsizlik” anlamına gelmeyecek, bu mümkün değil.

Din üzerinden devlette kadrolaşmayı laikliğe aykırı sayarak devlet kadrolarını dindarlara kapalı tutacaksınız, din eğitimini bile laikliğe aykırı sayacaksınız ve dinsel özgürlüğü talep eden siyasileri her fırsatta “dini siyasete alet etmekle” suçlayacaksınız; buna rağmen bu uygulamanız “zulme” dönüşmeyecek, bu da mümkün değil.

Anglosakson tipi laiklik uygulamaları, hukuk yapılırken dini değerlerin “gelenekten” sayılması ve geleneksel dini kurumlara daha esnek yaklaşılması şeklinde bir hoşgörüyü barındırır. Bu hoşgörü, laikliğin kendi doğasından değil, toplumu yıkıcı etkilerden korumak için laiklikle gelenek arasına bazı arabulucu yazılımların dahil edilmesiyle elde edilmiştir. Örneğin, ABD kongresinin her yıl dualarla açılması veya dolarların üzerinde “tanrıya güveniyoruz” ibaresinin bulunması laikliğe aykırı görülmez. Seçimlerde kiliseler dinsiz buldukları adaylara karşı dindar adayları açıkça destekleme faaliyetinde bulunabiliyorlar. Bu da laikliğe karşı görülmez. Keza İngiltere’de devlet eliyle kurulmuş “Church of England” kilisesi başpiskoposu ve diğer piskoposların “Lordlar Kamarasına” üye olması, laikliğe aykırı görülmez. Bilindiği gibi Lortlar Kamarası İngiltere’de uzun yıllar boyunca, seçimle gelen Avam Kamarasının yaptığı yasaları veto etme hakkına sahipti. Bu gün birçok hakkı elinden alınmış olsa da hala “yüksek yargı” olma özelliğini taşıyor. Bu yapı bile “laikliğe” aykırı kabul edilmiyor. Bu tip ülkeler halktan gelen tepkilere göre dini kurumların kamusal alanda faaliyet alanlarını da genişleterek dini vakıf ve dernekleri bir tür STK statüsünde saymışlardır.

FETÖ vesilesiyle cemaatleri tartışırken, yeniden “Fransız Laikliğini” ülkede güçlendirmek gerektiğine ilişkin çığlıklar manidardır. Bu çığlıklar genellikle ülkenin fabrika ayalarına dönmesini isteyen kesimlerden yükselmektedir. Bunların en önemli dertleri imam-hatip olmak üzere yetiştirilmiş nesillerin neden üniversite okuyarak devlet kadrolarına yerleşmiş olması. Çünkü fırsat bu fırsat, hiçbir cemaate mensup olmasa da devletteki tüm dindar kadroları tasfiye etmek en güzeli olur.

Eskide keramet olsa bitpazarına nur yağardı. Türkiye’nin fabrika ayarlarına geri dönmesini isteyenler, eskiyi yalnızca bir nostalji olarak gönüllerinden geçirmiyorlar. Basbayağı devlet kadrolarının inançsızlara açık, dindarlara kapalı olması gerektiğini savunuyorlar. İnançlı olan milyonlar, inançları konusunda takiye yaparak ve ibadetlerini gizleyerek devlet kademelerindeki varlıklarını sürdürebilirler elbet. Fabrika ayarları tartışmaları emsalsiz zulümlere tekrar zemin hazırlanacağını bilerek veya bilmeden yapılan bir edebiyattan ibarettir, buna hiç kuşku yok.  

Cemaatleri Yer Altına İten Yasakçı Tutumlardır

Eski Türkiye’nin ve diktatörlükle yönetilen İslam ülkelerinin, dindarları dışlayan yasakçı tutumu bir yandan dindarları kimliklerini gizli tutmak zorunda bırakırken, bir yandan da kolektif inanç gruplarının amaç dışına çıkmasını tetikliyordu.

Devletlerin yasakçı-baskıcı tutumundan dolayı İslam ülkelerinde açık-meşru mücadeleden sapan İslami grupları iki kategoride inceleyebiliriz. Birinci olarak, bazı kesimler radikalleşerek Marksist örgütler gibi silahlı mücadele metodunu benimsediler. İslam dünyası bunlardan hala çekiyor. İkinci olarak, bazı kesimler ise gizlenerek devlete sızmayı denediler. Devleti içten ele geçireceklerini, dolayısıyla devletin kendi ellerine geçince kendiliğinden dindarlaşacağını savundular. Gizli yapılanmalarla masonik örgütsel yapılara evrilme böyle başladı. İslam dünyası bunlardan da hala çekiyor.

Oysaki İslami grupların İslam ülkelerindeki çalışma metodu asla gizli örgütler şeklinde olmamalı. İslam ülkesinde dine ve dindarlara karşı bir haksızlık yapılıyorsa, bunun mücadelesi açıktan verilmeli, her ne yapılmak isteniyorsa açıktan yapılmalıdır. Peygamberlerin ve onların izinden giden İslam âlimlerinin metodu budur.

Allah’ın dinini yaymak ve yaşamak meşru bir davadır ve Müslümanlar onu mertçe ve açıktan savunurlar. Bu uğurda zulme ve haksızlığa uğradıklarında gazi, öldürüldüklerinde şehit olurlar. Tüm bunlar İslam toplumunun gözü önünde gerçekleşir. Bir Müslümanın inancını gizlemesi de ancak insanı canından veya bir uzvundan edecek kadar yakın ve açık tehlike olan “ikrâhı mülci” durumunda mümkündür. Müslümanın ne inancını gizlemesi, ne de inancıyla çelişen beyanlarda bulunması İslam inancıyla bağdaşmaz. Kur’an-ı Kerim  (Nahl, 96/106) ancak ölümcül baskı (ikrah) altında olanlara bu izni vermiştir.

Çünkü Müslüman doğru ve mert adamdır. Hak ve özgürlük taleplerini meşru ve şeffaf bir şekilde halkın gözü önünde dile getirir. Sadece, yaşadığı ülke iflah olmaz bir ceberutluk ve despotizm altında eziliyorsa ve yeryüzünde bu yönetimi yıkmaktan başka çare kalmamışsa, isyanını da yönetime sızarak değil başkaldı­rarak yapmaya çalışır. Bu başkaldırı sırasında da hak ve ada­let ilkelerinden ayrılamaz. Müslüman halkın desteğini arkasına alamadığı zaman, masum insanlar boşuna zarar görmesin diye onuruyla çekilir. Kime, niye yapıldığı belli olmayan şiddet fa­aliyetlerine girişmez.

Demokratik-Laik Devletlerin Cemaatlere Yaklaşımı Nasıl Olmalı?

19. yüzyıl pozitivizmi rasyonel veya deneysel olarak yanlış bulunan her şeyin hayattan kovulacağını zannediyordu. İnançların yok olacağını ummak açısından bunun böyle olmadığı bin kere anlaşıldığı gibi, tüm dünyada dini uygulamaların kişisel ve kamusal olarak ikiye ayrıldı tespit edildi. Yani, laik-seküler akılların inancı bir gönül fanusu içinde tutabileceklerine ilişkin ümitleri boşa çıktı. Dindarlığın en temel yönlerinden ikincisinin örgütlenmiş bir gruba katılmak olduğu tespit edilince, devletler açısından inancın şişede durduğu gibi durmadığı anlaşıldı.  

Modern zamanlar boyunca dinin psikolojisi ve sosyolojisi araştırılıyor. Bu araştırmalar sonucunda, birçok şeyin yanı sıra dinin “insanın kimlik ihtiyacını” karşıladığı da tespit edildi. Bu nedenle Sosyal psikolojiden anlayan düşünürler, Eric Fromm gibi ateist de olsalar, insanın kimlik ihtiyacını din üzerinden telafi etmesini sağlıklı buldukları için dini sistemleri ve tanrı inancını problem olarak değerlendirmezler.

Mesele dönüp dolaşıp devletlerin kendi insanlarının inancıyla oynamaması gerektiği noktasına geliyor. Bir devlet kendi insanının bu “en sağlıklı kuvvesini” ne baskı altına almalı, ne de günübirlik çıkarlar uğruna kendi insanının inançlarını mühendislikler uygulayarak dejenere etmeli.

Türkiye gibi bir İslam ülkesinde dini cemaatler, dini çevreler, vakıflar ve tasavvufi gruplar elbette devlet tarafından dışlanmamalıdır. Eski Türkiye’de devlet ile dindar kesimler arasında yaşanan ciddi sıkıntılardan birisini, devletin dindar kesimle ilişkilerinde sergilediği yasakçı tutum teşkil ediyordu. Aslında bu genel an­lamda tüm dünyanın önemli bir sorunuydu. Derken, gelişen dünyanın hak ve özgürlüklere saygılı demokrasilerinde bu so­run şöyle giderildi: Devletler, dini cemaatleri de sivil toplum örgütü kapsamında değerlendirip faaliyetlerini tolere etmeye başladılar.

Doksanların başında soğuk savaşın sona ermesiyle beraber baskılanan tüm dini inançlar geri gelmiş ve genel anlamda dinsel özgürlük talepleri artmıştı. Bir başka deyişle modern bilimsel akıl tarafından itilip kakılarak de port edilen din ailesine postmodern akıl tarafından nihayet daimi oturma izni verilmesi kararlaştırılmıştı. Bu nedenle, dini cemaatlerin sivil toplum örgütü sayılması gerektiği, özgür dünyada uzunca bir süredir konu­şuluyor. 

Biz de bu kanaati paylaşıyoruz. Bizim bu konudaki düşüncelerimiz şu şekilde özetlenebilir: Cemaatler gönüllülük esasına dayalı olarak örgütlenebilmeli ve meşruiyet dairesinde belirledikleri amaçlar doğrultusunda, yönetim üzerinde baskı mekanizmaları oluşturabilmelidirler. Devlette çalışan bir memurun da görev talimatlarını sıralı amirlerinden alması, gönül bağı kurduğu cemaat ile yaptığı görev arasında herhangi bir ilişki kurmaması gerekir. Bu düzen oturduğunda, cemaat mensubu olmanın devlet için faydalı veya zararlı mı olduğu tartışmaları ortadan kalkacaktır. Baskı mekanizması olmak, devlete sızdırılan bireyler üzerinden değil, cemaatlerin tıpkı STK’lar gibi yasama ve yürütme faaliyetlerine dışarıdan katılması anlamına gelmektedir.

Cemaatler Hangi Durumlarda STK Olmaktan Çıkarlar?

Cemaatlerin yasama ve yürütme üzerinde kurdukları baskı mekaniz­malarının toplumun gözü önünde cereyan etmesi ve amacını aşmaması gerekmektedir. Gizli-saklı ve kapalı kapılar ardında yönetimi elde etmek istediğinizde sivil olmaktan çıkar “Maso­nik” bir siyasal örgüte dönüşürsünüz. Yönetime açıktan talip olursanız bir “siyasi partiye” dönüşürsünüz. Toplum nezdin­deki itibarınızı maddi gelire çevirdiğinizde bir “çıkar grubuna” dönüşürsünüz. 17-25 Aralık’ta gördüğümüz gibi, yönetimi elde etme arzunuzu gerçekleştirmeye çalışırken uluslararası planlara alet olduğunuzda “zavallı bir örgüt” durumuna düşersiniz. 15 Temmuz’da gördüğümüz gibi, devleti ele geçirme planınızı kanlı bir kalkışmaya dönüştürdüğünüzde ise cani bir terör örgütüne dönüşürsünüz. Böylece alt tarafı ibadet, orta tarafı ticaret, üst tarafı ise ihanet olan bir yapı gerçekleşir. Buna bütün cemaatlerin azami derecede dikkat etmesi, gerekliliğin çok ötesinde bir zorunluluktur.

Cemaat görünümlü örgütlerin kurulması ve desteklenmesi eski Türkiye’de İslami taleplerin artması ve bu taleplerin o günkü baskıcı cumhuriyeti ürküttüğü dönemlerde başladı.

Bilmeyenler için tekrar edelim; eski Türkiye’de bütün ideolojik eğilimlerin bir kopyası derin devlet içinde inşa edilirdi. Bütün sol fraksiyonlar, bütün milliyetçi ve mukaddesatçı unsurlar devlet içinde minyatür olarak kurgulanır, gerektiğinde o akımı dengelemek veya kontrol etmek için kullanılırdı. 70’lerde Milli Nizam ve ardından Milli Selamet Parti’sinin büyük bir tabana hitap ettikleri anlaşılınca, halkın bu dindar damarını devlet kontrolündeki başka bir dindar damarla dengelemek için Fethullah Gülen ve ekibine görev verildi. Güçlenmekte olan İslami damara karşı derin devlet kendi İslami damarına sahip olacaktı. Bu oluşum, hem Nurculuğu kanalize edecek, hem de gerekirse İslami hareketlerin yükselişinin önünde engel teşkil edecekti.

Konu uzar gider. Ama ister sonradan cemaat formatının dışına savrulmuş olsun, isterse de baştan beri örgütsel gayelerle kurulmuş olsun, hiçbir topluluğun dini anlamda bir cemaat veya sivil bir toplum kuruluşu sayılması artık mümkün değildir.  

Devletin kendi çalışanlarını, görev emirlerini kimden aldıkları konusunda denetlemesinde bir gariplik aranmamalıdır. Aynı şekilde çeşitli cemaatlerin yeni bir FETÖ belasına yol açmamaları için önlemler almasında da bir gariplik yoktur. Birilerinin kalkıp cemaatlerin devlet tarafından dışlanması gerektiğini savunması ne kadar absürt ise, FETÖ’den boşalan yeri başka cemaatlerin doldurmaya çalışması o kadar yanlıştır.

İslami açıdan bakıldığında da “cemaatler” devleti yönetmek gayesiyle değil, büyük İslam birliğinin bir parçası olmak ve İslam toplumuna hayırlı hizmetler yapmak, iyi bireyler yetiştirmek için kurulurlar. Bir İslam toplumunda varoluş hakkını “İyiliği emretmek-Kötülükten sakındırmak” ilkesinden alan toplulukların faaliyetleri analarının ak sütü gibi helaldir. Bir İslam toplumunda bu faaliyetlerin kısıtlanması veya yasaklanması görülebilecek en büyük zulümlerden olur. Ancak İslami cemaatlerin amaçları bakımından “tefrikaya” değil, İslam birliğine hizmet etmeleri de esastır. Bir cemaatin baştan veya sonradan bu amacın dışına çıkması, onu otomatikman İslam cemaati olmaktan çıkarır. Bu nedenle cemaatlerin İslami manada ne ifade ettiklerini irdelemekte yarar görüyoruz.

Cemaat Aslında Nedir?

Kur’an’da “cem’” kökünden türeyen pek çok kelime kullanılmıştır, ancak “cemaat/جماعة kelimesi kullanılmamıştır. Bunun yerine vahyin ilkelerine hep birlikte sarılmamızı isteyen ayetlerde topyekûn ve birlikte anlamına gelen جميع kelimesi çokça kullanılır. Toplanma günü anlamına gelen “Cuma/جمعةda aynı kökten türemiştir. Kur’an’da Müslümanları kendi siyasi birliklerinin karşı kıyısına geçmekten men eden pek çok ayet de vardır. Bu ayetlerde “bölünmeyiniz…”, “dağılmayınız…”, “tefrikaya düşmeyiniz…” ifadelerine çokça rastlarız. Burada bölünme ve dağılmaya ilişkin uyarı, elbette ki Müslümanları kendi siyasi birliklerini korumaya çağıran ilahi bir uyarıdır.

Cemaat kelimesi, Kur’an’da kullanılmamış olmasına karşın, hadislerde birlik ve beraberlik anlamında çokça kullanılır. Hatta siyer ve tarih kaynaklarına bakılırsa İslam’dan önceki cahiliye Arapları da cemaat kelimesini siyasi birlik ve beraberlik anlamında kullanıyorlardı. İmam Ahmed’in de naklettiği ve pek çok siyer kaynağında bulacağınız bir metinde bunu net olarak görebiliyoruz. Mekke döneminde düzenlenen panayırlarda, aralarında Ebû Leheb’in de bulunduğu bazı liderler Peygamberin İslam’a davet ettiği insanlara hemen ulaşıyorlar ve onu kötüleyerek “Ona inanmayınız! O, birliğimizi parçaladı ve ilahlarımıza sövdü…” diyorlardı. Metnin orijinalinde geçen “فرق جماعتنا” tabiri, net olarak “birliğimizi parçaladı…” anlamına gelmektedir.

Araplar arasında cemaatin net olarak siyasi birlik anlamına gelmesi, Kuran’da neden cemaat kelimesinin kullanılmadığını da açıklıyor. Çünkü siyasi birlik ve egemenlik oluşmadan, Kur’an’ın bunu kullanması mantıksız olurdu. Bunun yerine Kur’an’ın Müslümanları siyasi birlik ve beraberliğe götürecek tüm önlemleri aldığını ve gereken alt yapıyı hazırladığını görüyoruz.  Fetihten önce Müslümanlar için Arap yarımadasında herhangi bir egemenlik ve siyasi birlikten söz etmek mümkün değildi. Buna rağmen cemaat kavramı kullanılmış olsa, insanların kafasında “Hangi birlik?” diye, soru işareti uyanmayacak mıydı?

Allah’ın elçisi henüz siyasi bir egemenlikleri yokken, Müslümanları cemaat olmaya hazırlıyordu. Zaten Medine’de ilk yapılan faaliyetlerle kardeşlik ve selam toplumu inşa edilmişti. Peygamberimiz cemaat kurma emirleri vermeye başladı: Buna göre Müslümanlar Medine dışında veya seferde iken, üç kişi bile olsalar başlarına bir imam seçeceklerdi. Bu birliktelik sırasında karşılaşacakları tüm problemleri, imamla istişare ederek çözeceklerdi.  Müslümanlar için her birliktelik artık bir imam-cemaat ilişkisi formatında yürüyordu. Aile bir cemaatti. Aile reisi vardı ve ebeveynler aile içi tüm sorunları birlikte istişare ederek karar veriyorlardı. Müslümanlar Mekke’deyken de karşılaştıkları sorunları ortak sorun kabul ediyorlardı. Medine’ye hicret ettikten sonra buna ek olarak, ortak çözüm üretme mekanizmasını geliştirdiler. Hicretten birkaç yıl sonra yolu Medine’ye düşen bir gezgin, Mescidi Nebi’nin yeri geldiğinde kelimenin tam anlamıyla bir halk meclisini andırdığını, hatta meclisteki kadın ve çocuk oranının da çok yüksek olduğunu şaşkınlıkla müşahede edebilirdi. Cemaatin her bir bireyi, kendilerini ilgilendiren “kararların alınması sürecine” tam anlamıyla katılabiliyordu.

Allah’ın elçisi, yine Allah’tan aldığı emirle ibadetin de cemaatle yapılmasını teşvik etti. Hz. Peygamber (S.A.S.) şöyle buyurdu: “Cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir.” (Buhari, Ezan, 30; Müslim, Mesacid, 249) Allah’ın elçisi cemaatle namaza o kadar çok vurgu yapıyordu ki, kaynaklar cemaatin ve cemaatle namaz kılmanın önemine değinen hadislerle doludur. 

Allah’ın elçisi cemaatle namazı sözlü olarak teşvik etmekle yetinmiyor, Müslümanların başına geçerek bunu uyguluyordu da. Her namaz vaktinde evinden çıkıp Mescidi Nebi’ye geçiyor, Müslümanlara imamlık yaparak namaz kıldırıyordu. Medine dışında veya sefer halinde değilse hiçbir vakti ihmal etmiyordu. Merkezden uzak tarla ve bahçelerinde işi olan veya uzakta hayvan otlatan Müslümanları mecbur tutmuyor, ama onlar da zorunlu olmadığı sürece tembellik yapmıyorlardı.

Medine döneminde çok geçmeden Mescidi Nebi hem kolektif yakarışın, hem de toplumsal kararların merkezi haline geldi. İnsanlar Allah’a birlikte ibadet ediyorlar, özgürlüklerini birlikte arıyorlar, dertlerini birlikte çözüyorlar, sorunlara birlikte çare arıyorlardı. Öyle bir an geldi ki cemaat örgütlenmesinin el atmadığı, etkilemediği alan kalmadı. Artık aile cemaatti. Mescit cemaatti. İlim cemaatti. Talim-terbiye cemaatti. Meclis cemaatti. Çarşı-Pazar cemaatti. Gayrı Müslim ümmetler, kolektif inanç anlamında bu cemaate katılmayabilirler, ama ailede, ilimde, talim-terbiyede, ahlaki değerlerde ve siyasi birlikte onlar da cemaatin parçası olabilirlerdi.

Bir gün gelecek, Allah’ın elçisi  “Kurtuluş cemaattedir…” demeye başlayacaktı. [L1] Artık Müslümanlar hem kolektif inanç topluluğu, hem de kolektif-bağımsız bir siyasi topluluk haline gelmişlerdi. İslam Peygamberi bu görüntüyü göklere çıkardı. Şöyle buyuruyordu: “Allah ümmetimi dalalet (sapma) üzere birleştirmeyecektir. Allah’ın eli (kudreti) cemaatle birliktedir. Kim cemaatten ayrılırsa cehenneme (doğru) ayrılmış olur.” (Tirmizi, Fiten, 7) Allah’ın elçisi cemaatten ayrılmanın sadece uhrevi cezayla sonuçlanmayacağını, dünyevi bedelleri de beraberinde getireceğini anlamamız için şöyle buyuruyordu: “Cemaatten ayrılmayın, zira sürüden ayrılanı kurt kapar.” (Ebû Davud, Salat, 46)

Allah’ın elçisi Medine’de hem inanç birlikteliği, hem de siyasi birliktelik kazanmış olan ümmetin bu halinden o kadar hoşlanmıştı ki, bu güzelliğin geçici olduğunu bilmesi onu endişelendiriyordu. Cemaatin kendisinden sonra idealizmini kaybedip fitne ve tefrikalara düşeceğini tahmin ediyor ve buna çok üzülüyordu. Buna karşı nasihatte bulunmaktan başka çaresi yoktu. Fitne ve kargaşa çıktığında “Oturan yürüyenden hayırlıdır…” diyordu. Bu fitnelerin cemaatimizi parçalayacağına ve bizleri eski asabiye kavgalarına düşüreceğine dair uyarı ve hatırlatmalar yapıyordu. “Bir karış da olsa cemaatten ayrılmış kişi, boynundaki İslam bağını çözmüş olur.” (Tirmizi, Edeb, 78) hadisi, bu anlama gelen ağır bir uyarıdır. Bir gün gelir de ümmetin tefrikaya düştüğünü gördüğünüzde katılmanız gereken kısım “Sevadı azam” kısmı olsun, diyordu. Sevadı azam büyük karaltı, bir başka deyişle “anakara” demektir.

Günümüz Müslümanlarının zihninde cemaatin siyasi birlik olarak anlaşılmasının önünde engel iki kavram daha var; “millet” ve “ümmet”. Asrısaadetten sonraki dönemlerde önceleri “ümmet” kavramının, son zamanlarda ise “millet” kavramının siyasi birlik anlamında kullanıldığını görüyoruz. Oysaki “millet” kavramı tevhit inancını taşıyan bütün ümmetlerin toplamına verilen isimdir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de  (Hac, 22/78) atamız İbrahim’in “milletine” sarılmamız gerektiği, bundan önceki vahiylerde de bu Kur’an’da da bize “Müslüman” adını koyanın Allah olduğu vurgulanmıştır. Bu anlamda Müslümanlar, Hanifler ve tevhit inancı taşıyan olan tüm “Ehli kitap”, İbrahim’in temsil ettiği mücadeleci tevhit hareketinin birer unsuru olarak aynı millettendirler. Her bir peygambere tabi olan inanç gruplarına da “ümmet” adı verilmiştir. Müslüman oldukları halde, İslam birliğine katılmayan siyasi ve itikadi mezhep mensupları ümmetin bir parçası sayılır, ancak cemaatin bir parçası sayılmaz. Aynı şey farklı dinlere inananlar için de geçerlidir. Onların, ümmetten olmadıkları halde İslam birliği içinde yer alarak cemaatin bir parçası olmaları mümkündür. Millet kelimesine, modern zamanlarda “ulusu” karşılayan anlamlar yüklendiğini biliyoruz. Arap ulus devletleri ise ulus anlamında milleti değil, “ümmet” kavramını kullanmayı tercih etmişlerdir. Bu anlamlar kavramların orijinal alanından uzak ve üretilmiş anlamlardır.

Bir devleti var eden üç temel unsurdan “Yurt/dâr” meselesine gelince, Kur’an zafer (Allah’ın yardımı) ve fetih kavramına sürekli vurgu yapar ve bunların arasındaki ilişkiyi canlı tutar. Çünkü insanların sizinle yürekten beraber olmadığı, size egemenlik hakkı tanınmayan ve sizin gönüllü olarak veya zor kullanarak fethetmediğiniz hiçbir toprak parçası size yurt olamaz. Ancak zafer ve fetih birden gerçekleşirse, orası Müslüman yurdu anlamında “Dâru’l-İslam” ve adalet yurdu anlamında “Dâru’l-adl” olur. Çünkü İslam cemaatinin hâkim olduğu bir yer hem dâru’l-İslam, hem de dâru’l-adl’dır.

Kur’an-ı Kerim, egemenliği zafer ve fetihten ayrı tutmaz. Bu konuda Kur’an’da çok ayet bulunmakla beraber “zafer, fetih ve insan” unsurunu bir arada görebildiğimiz yer Nasr suresidir. (Nasr, 110/1-3) Bu üç unsur ve İslam cemaatine Allah tarafından verilen öğüt eşsiz bir tabloya dönüşmüştür. Sure aynen şöyledir: “Allah’ın yardımı(zafer) ve fetih geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduğunu gördüğünde; Rabbine hamd et,   O’nu tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile. Çünkü O, tevbeleri çok defa kabul eder.” İlahi öğüt hiçbir zaferin ve hiçbir fethin İslam cemaatini “şükür, zikir ve tevbeden” alıkoymaması gerektiğini söylerken, bütün bu kazanımların arkasındaki Müslüman kimliği korumaya her şeyden çok vurgu yapmaktadır.

Bu yorumumuzu abartılı bulanlar şu ilahi ayetleri dikkatle okusunlar ve barış talep eden düşmanlar içlerinde bir fesat gizliyorlarsa, neye güvenmemiz gerektiğini, Yüce Allah’ın kendisinden duysunlar: “Eğer (düşmanların) seni aldatmak isterlerse, bilmiş ol ki sana yetecek olan Allah’tır. O, seni bizzat kendi yardımıyla (zaferle) ve kalplerini uzlaştırdığı müminlerle desteklemiştir. Şayet yeryüzündeki tüm zenginlikleri harcasaydın da onların kalplerini uzlaştıramazdın. Fakat Allah onların arasını uzlaştırdı. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfal, 8/62-63)  Bu ayetleri dikkatle okuyanlar, kalpleri uzlaşmış müminlerin oluşturduğu siyasi birliğin de en az Allah’ın yardımı (zafer) kadar değerli kabul edildiğini göreceklerdir. Bu bize İslam devlet anlayışında yetki ve otoritenin daha baştan paylaşıldığını gösteriyor.

İslam devletinin de çağdaş devlet anlayışındaki “insan-egemenlik-toprak” unsuru gibi, üç sacayağı olduğunu görüyoruz. Modern devlet kavramının dayandığı “insan” unsurunu İslami yönetimde “cemaat/siyasi birlik” temsil etmektedir. Ancak modern devletin insan unsuruna yüklediği anlam farklıdır. Modern devlet insan unsurunu halk veya ulus olarak tanımlarken İslam bu anlamı “İslam cemaati” ve onun oluşturduğu siyasi birliğe yüklemiştir. Yine çağdaş devlet anlayışında “devlet” denen mefhumun tüzel kişiliğine yüklenen meşruiyet ve dışarıya karşı bağımsız, içeride ise biricik meşruiyet ve otorite kaynağı olarak ifade edilen “egemenlik”, İslami yönetimde ta baştan “Yönetim/önderlik” ile “cemaat/siyasi birlik” arasında paylaşılmıştır. Ülke/toprak unsuru da İslami yönetim anlayışında “fetih/dâr” kavramıyla karşılanmıştır. Çünkü dâr kavramı, coğrafi bir bütünlük ve belirlenmiş sınırları değil, üzerinde hak ve adaletin icra edilebildiği alanları ifade ediyordu. Zaten bu anlamda bir beldede yönetim can, mal, din, nesil ve akıl emniyetini koruyamıyorsa orada hükumet etmeyi kendine yasaklıyordu.

Sonuç

Allah’ın elçisi üç Müslümanın bir araya geldiğinde cemaat oluşturmasını, Müslümanları büyük İslam birliğine hazırlamak, onları birliktelik zeminiyle tanıştırmak amacıyla emretmişti. Birbirinden kopuk, apayrı amaçlara hizmet ettiği görülen günümüz grupları, İslami bir cemaat unvanı almaya hak kazanmak istiyorlarsa, inançlar ve hedefler bakımından İslam birliğine ters düşmemek zorundadırlar.

Müslümanlar hayırlı bir iş/eylem yapmak niyetiyle bir araya geldiklerinde büyük İslam birliğinin küçük bir parçası olma şerefine erişirler. Eğitimden ahlaka, yardımlaşmadan çeşitli iyiliklere kadar yapmayı düşündükleri iş, “Emri bilmaruf-Nehyi anilmünker” kapsamındadır. Kendi toplumlarındaki aksamaları düzeltmek, vakıflar kurarak iyiliği yaygınlaştırmak, organizasyonlar yaparak olumsuzlukların önüne geçmek onların en doğal hakkıdır. Ancak bu amaçlarından saparak İslam birliğinden uzaklaşmamaya, asli formatlarından uzaklaşarak herhangi bir örgüte dönüşmemeye dikkat etmelidirler.

Faaliyet alanımız ne olursa olsun hangi cemaatten olduğumuz sorulduğunda, birliğimizin adının tartışmasız “İslam” olduğu bir ordu bilincine sahip olmamız gerektiğine inanıyoruz.


 [L1]Anlayışını öne çıkarmaya çalışacaktı…

Not: Bu yazı Umran Dergisinin 226. Sayısında (Ekim-2016) yayınlanmıştır.

Bir yanıt yazın