ESKİ TÜRKİYE DEDİKLERİ
1-Sosyal Çevre
Ben Adıyaman’da büyüdüm. Bahçelievler semtinde çocukluğum geçti… Hiç kendi evimiz olmadı. Annem ve babam memurdu; ayın sonunu zor getirirlerdi. Ama oturduğumuz ev bahçeli bir evdi.. Evimizin ön tarafında ceviz ağacı, yan tarafında da büyük bir dut ağacı vardı.. Mahallede bütün evler bahçeliydi. Hepsinin bahçesinde mutlaka meyve ağaçları vardı; nar fidanları bile olduğunu biliyorum.
Abuzer Gaffar Çayına giderken sağlı sollu kocaman üzüm bağları vardı.
Şu an vali konağı olan yerin arka tarafı tamamen marul bahçelerinden oluşurdu..
Çırçır Pınarı denilen mevki- eski saray tarafında- muhteşem bir vadiydi. Su akan vadinin içi sağlı sollu meyve ağaçlarıyla doluydu..
Harhar ve Kayalık bölgesindeki yolun üzerinde böğürtlenden kuşburnuna bir sürü meyvenin dallardan toplanıp yendiği çalı birikintileri vardı..
Çocukluğumda Adıyaman’da market yoktu, bakkal vardı. Semt Pazarı diye bir kavramı bilmiyorduk; semt pazarı denilen bir şeyi görmemiştik. Ama yediğimiz domateste, portakalda çok müthiş bir lezzet ve değer vardı . İlkokul harçlığı ile karpuz alıp göbeğini yiyip attığımızı bilirim.. İlkokul harçlığımızla marul bahçesine gidip ki -Adıyaman’da oraya Has bahçesi denir-. 5-10 tane marul alabildiğimizi bilirim. Ramazan’da evinin bahçesinde toplanan incirlerin hediye olarak götürüldüğünu bilirim .
Adıyaman’da yetişmeyen portakal, muz gibi meyveler çok değerliydi. Bunlar daha çok misafire çıkarılırdı..Sadece misafir geldiğinde çıkarılan yemişler ayrı bir lezzetliydi.
İnsanlar çok zengin olmamakla birlikte herkesin evinde kavurma mutlaka vardı. Hatta okula giden öğrencilerin yanına bir top kavurma azık olarak konurdu. Dut kurusu, kuru üzüm ve ceviz en fakirinden en zenginine sıradan atıştırmalıklardandi.
Apartman kavramı neredeyse yoktu. Bütün evler -sıradan insanların evleri-bahçeli tek katlı ya da dubleks tarzındaydı.
Musluktan akan su buzdolabına ihtiyaç duymayacak kadar soğuk ve dünya standartlarından göre çok daha temiz bir suydu.
Arkadaşlarla buluşma yerimiz mahallenin göbeğindeki kocaman çınar ağacının altıydı.
Şimdi bunların niye anlattım.
Yollar, havaalanları, barajlar yapmak çok önemli.. fakat gelişmenin bir bedeli de söz konusu . Gelişmenin getireceği sorunları önceden hesap etmek önemli…. Başarılı toplumlar bunu hesap eden toplumlardır.
Eğer bunu hesap etmezseniz elektriğiniz kesilmez ama beton yığınlarının içinde oturmak zorunda kalırsınız.
Kendi ürettiğiniz peynirden vazgeçer , birkaç zenginin ürettiği peynir fabrikasında işçi olursunuz.
Tarım alanlarını ve ekolojik dengeyi dikkate almazsanız, bahçenizde bakmaya tenezzül etmediğiniz yiyecekleri marketlerde alma gücüne sahip olamazsınız.
Yollar sadece arabaların güzel gitmesini sağlamaz, aynı zamanda göçü tetikler, aynı zamanda köyleri boşaltır, aynı zamanda işsizliği artırır, aynı zamanda sağlıksız kentleşmeyi getirir .
Kanallar, kentsel dönüşüm sadece güzel projeler olarak görülebilir, fakat bunun üreteceği sosyal ve çevresel sorunlar belki çok daha ciddi olacaktır..
Maalesef şu an ülkemizin yaşadığı budur… Hala bize yeni Türkiye diye bir şey allanarak pullanarak sunuluyor.. Bu yeni Türkiye asla sosyal, ekolojik, kültürel çevre dikkate alınmadan; ekonomik eşitsizlik göz önünde bulundurulmadan, insan ve çevre faktörleri dikkate alınmadan dayatılıyor.. Bunlar da bize çok ciddi problemler olarak dönüyor…
2-Sağlık Hizmetleri
Eski Türkiye’de şehirler çok kalabalık olmadığı için herkes sağlık hizmetinden faydalanabilirdi.. Hastanelerde sıra beklemek filan yoktu.. Bu tür sorunlar daha çok İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde oluyordu. Zaten medyaya yansıyan da bu boyut idi . Trafik problemi, hava kirliliği eski Türkiye’nin büyük şehirlerine has problemleriydi…
Adıyaman’da hastane dışında her bölgede sağlık ocakları vardı. Sağlık ocağı dışında sağlık dispanserleri gibi daha küçük sağlık birimleri vardı.. Babam sağlık memuruydu demişitim. O çeşitli yerlerde birçok sağlık dispanseri kurmuştu. Bu dispanserler her mahallede vardı. Sağlık ocağından daha küçük bir yapı idi ve mahalledeki en ufak bir sağlık problemine direkt müdahale ederdi.. Babam verem dispanseri ve trahom dispanseri olarak iki çeşit dispanseri bölgede bir çok yere açmıştı.
Babam zaman zaman Siverek’ten Hakkari Çukurca’ya kadar aylarca sağlık hizmeti için giderdi. Daha ilginç olan bir şey söyleyeyim; sağlık ekibi başlarında bir doktor eşliğinde sağlık memuru ve hemşirelerle her hafta sonu köyleri gezerlerdi sağlık taraması için…Bu hizmette genelde jipler kullanılırdı..
O zaman Adıyaman’da trahom ve verem yaygındı.
Bazen babamın yanında ben de giderdim. Köylerde hafta sonunu geçirdiğimiz dönemler de olurdu. Bütün bölge köylerine düzenli sağlık taraması yapılırdı bir doktor eşliğinde… O köylerden birinde babam bir çocuğun sünnet töreninde kirve olmuştu….Besninin o köyü pestil üzüm, ceviz ve şıra cennetiydi..
Yani Türkiye’de sağlık hizmeti yoktu falan gibi bir hikaye doğru değil.Bugünden çok daha güzel sağlık hizmeti vardı diyebilirim. . Bugünün imkanları belki yoktu doğal olarak, ama herkes doktora, sağlık memuruna direkt ulaşırdı. Evlere bile doktorlar giderdi. .
3-Siyasal ve İdeolojik Durumlar
Özellikle 70’lerden sonra ciddi ve kesif bir siyasal çatışma ortamı na girildi. Dini kurtaranlar, vatanı kurtaranlar, Kürtleri kurtaranlar, Türkleri kurtaranlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Daha sonra bu, silahlı çatışmalara evrildi. Bütün bunların özünde elbette ideolojik ayrışmalar söz konusu; ama bu olumsuzluğu büyüten ve geliştiren göç ve kent yapısının; kent dokusunun bozulmasıydı. Göç beraberinde yurtsuzlaşmayı, yoksulluğu, çaresizliği dayatıyor; kentlerin demografik yapısı değişiyor, kentlerin yüzyıllar boyu gelen düzeni alt üst oluyordu.. Böyle bir ortam da kendine ideolojik bir kurtuluş yolu arama hamlesini dayatıyordu..
Hükümetler kuruluyor, hükümetler devriliyor; hatta bazı hükümetler yirmi gün bile dayanamıyordu .
Tek parti asla iktidara gelemiyor mutlaka koalisyon oluyordu..
Ancak bunun olumlu bir tarafı da vardı… Her düşünceden insan hükümet içinde kendini temsil edecek birilerini bulabiliyordu. Şimdiki gibi her şey tek partinin insafına terk edilmiş değildi..Solcuysanız sizi koruyacak solcu vekiller iktidarın önemli yerlerinde bulunabiliyordu. Bürokrasinin önemli yerlerinde farklı düşünceden insanlar yönetimi paylaşabiliyordu..Sağcıysanız hakeza solcunun sizi ezmesi biraz daha zor olabiliyordu.
Sorun sadece resmi ideolojinin bir silah gibi birbirlerine kullanılması ve bu noktada bazı sıkıntıların olması idi.. Başörtüsü meselesi gibi İslamcılık düşmanlığı, ümmetçilik karşıtlığı gibi devletin temel refleksleri herkeste aynı şekilde benimsenmiş görünüyordu.
Bu da beraberinde “din elden gidiyor” söylemenin daha rahat yayılmasını sağlıyordu..
Mağduriyetler genelde bu alanda ve marjinal ideolojik söylemlerde kendini gösteriyordu..
Ama pratikte hiçbir zaman din duygusu bugünden daha zayıf değildi… Hatta daha güçlüydü..
İnsanları küçük kentlerde ideolojik ayrıştırmaya tabi tutmak son derece zordu. Farklı düşüncede olsanız bile ya çocukluk arkadaşı ya mahalle arkadaşı ya asker arkadaşı gibi ilişki biçimleri bütün bu ideolojik ayrıştırmanın ötesinde insanları birbirine bağlıyordu.. Akrabalık ilişkileri dağılmadığı için ideolojiler orada bir ayrışma zemini bulamıyordu..
Bu yüzden herkes hakkını bir biçimde arayabiliyor ve çok eksterm konular olmadığı müddetçe hükümette herkes temsil edilebiliyordu..
Herkes hükümet partisinden görünmek zorunda değildi…
Kuvvetler ayrılığı vardı. Milli eğitim’inden üniversitelere kadar devletin bir geleneği söz konusuydu.
Sonuç olarak
Sanırım eski ve yeni kıyaslaması yaparken belli dönemlerin farklı özelliklerine dikkat çekmemiz gerekir. Eski Türkiyeyi de tek parça bir tarih kesiti olarak ele almamak gerekiyor. Bu klasik pozitivist ilerleme ve kalkınma fikrinin ürettiği hastalıklı zihnin ürünüdür. Kalkınma derken maddi alandaki teknik gelişmeyi bir insanlık gelişimi olarak kabullenmek pozitivist zihnin dünyada çok önceleri çöpe atılmış yaklaşımlarının ürünüdür. Onlar bir kaç yüzyıl önce modernitenin sorunlarını tartışırken biz onların çöpe attığı sanayiyi daha bugün bile bir gelişme olarak görüyoruz.
Eski Türkiye diye önümüze konulan örneklerin çoğu olağanüstü hallere ilişkin örneklerdir. Diyarbekir zindanından askeri darbelere ve siyasi suikastlere kadar bir çok örnek bugünün ihtişamını(!) anlatmak için malzeme olarak kullanılıyor. Ama gerçek hiç de öyle değil. Bu noktada bugünkü olumsuzlukların o döneminkinden bin kat fazla olduğunu her gün görüyor; müşahade ediyoruz..
Bugünün Türkiyesi kendimizi sosyal, siyasal, ekonomik alanda güvende hissetmediğimiz bir Türkiye maalesef..
Kutuplaşmış, sokaklarında mafyanın cirit attığı, pompalı tüfeklerle güpegündüz evlerin basıldığı, hükümet partisi adına makama gelenlerin akılalmaz mobinglerle insanı dinden imandan çıkardığı, devlet geleneğinin yerlerde süründüğü bir ülke.. Köprüler,marketler, AVMler ve kentsel dönüşümün götürdükleri getirdiklerinin yanında hiç hükmünde…Yazık
