uhbnj88uhmjknb775aaqbcxmjnhb7
İyi insan olmak ayrı mümin olmak ayrı şey mi? İyi insan olmanın Müslüman olmaktan başka bir yolu varsa bu kadar zahmet niye? Vakıa, evet Müslüman olmadan da iyi insan olmak mümkündür. Hatta Müslüman olmayıp kendini Müslüman olarak tanımlayan kişilerden daha iyi insanlar da var.
İnsana nitelik katan “kâmil insan” terkibinin dini kavram olduğu her halinden belli. Dinin dışındaki yaklaşımlar başta felsefe olmak üzere bu anlamı iyi insan nitelemesi ile karşılamaya çalışmışlardır. “Kâmil” kelimesinin “iyi” kelimesinden daha kapsamlı olduğunu söylemek mümkün, subjektif bir bakış olarak da değerlendirilebilir. “İyi insan” olmanın mümin olmanın dışında olabilirliğini insanın yaratılışı ile ilgili olduğunu düşünebiliriz. İslam anlayışına göre insan doğarken iyilik ve kötülük yönünden nötr bir varlık değil, iyiliğe meyyal olarak doğar. Masumluk döneminden sonra iyi veya kötüyü tercih tamamen insanın iradesini kalmıştır. İnsanın sorumlu tutulmasının sebebi de diğer varlıklardan farklı olarak seçme yetisine sahip olmasıdır.
İslami gelenek bize kâmil insan olmanın yollarından biri olarak terk-i dünyayı önerir. Bir başka öneri de taat ve ibadeti önceler. Farklı yöntem ve önerilerden bahsetmek de mümkündür. İlahi olmayan inançlarda, vahyi temel alan görüşlere benzer anlayış ve ritüellerin varlığına şahit olmaktayız. İlahi vahye dayanmayan ama benzerlikler gösteren inançların bir özelliği de doğu coğrafyasında hayat bulmalarıdır. Bu da göstermektedir ki vahiy kaynaklı inançlarla bir şekilde temas olmuştur. “Kâmil insan” olma yolunda dinin erozyona uğramış referansları karşısında, salt aklı esas alarak iyi insan olma yol ve yöntemi geliştiren düşünce felsefi düşüncedir ve o da Batı coğrafyasında yer alır. Felsefi anlayışa göre iyi insan olmak demek mutlu insan olmaktır. Seküler bir düşünce olması hasebiyle felsefenin geliştirdiği “iyi insanın” ruhsal tatmini yanında maddi olarak da doyuma ulaşması gerekir ki mutlu olsun.
Sadede gelmek istersek; bugün derdimiz olan şey, Müslümanların “iyi insan” ya da “insan-ı kâmil” olma hasletini taşımakta yaşadıkları zorluklardır. Duruşumuz ve davranışımız sıkıntılı ise söylediğimiz sözün de değer kaybına uğrayacağı muhakkaktır. “Söyleyene değil söylenene bak” demek yetmiyor, doğruya varmak için söylenene bakmak yetse de daha çok söyleyene bakılıyor ki gayet normal bir durumdur bu. Yadırganacak tarafı da yoktur. Gördüğümüz o ki doğru söz ve eylem yanlış insanların dilinde ve elinde etkisini kaybediyor. Söylediğimiz doğrular bugün bilinmeyen şeyler değil bir, ikincisi söylemimiz halimizle uyuşmuyorsa işin vahameti burada ancak bu vahamete aldıran yok. “Niçin yapmadıklarınızı söylersiniz” ayetin mealini kaç kez duyduğumuz ve dinlediğimizin hesabı belli değildir. Hiçbir değişikliği beraberinde getirmeyen söylemlerin itibar kaybına uğradığı, bireyleri ve aynı zamanda toplumu yorduğu günümüzün gerçeklerindendir. Toplum olarak farklılıklar noktasında doyuma ulaşmış, biri ötekinin kötü halini kanıksar hale gelmişiz. Birilerinin yanlışı ötekini ancak günlük bilgi bazında ilgilendiriyor. Bireyler birbirinin davranışında hayrete düşecek taraf bulamıyorlar. Algılama, anlama derinliğimizi yitirmişiz adeta.
Felaket tellağı değil yaptığımız, yarım asra varan yaşanmışlık içinde toplumun uğradığı dezenformasyonun başka dönmelerde bu kadar hızlı ve çok yaşandığını tahmin etmiyoruz. En çok dikkate değer olan şeylerden biri de yaşadıklarımıza “ünsiyet peydahladık.” Uyarı antenlerimiz körelmiş, kendimize yönelik bireysel çıkarlarımızı algılayan antenlerimiz faal durumda. Bugün yaşananlar noktasında payımıza düşen seyirci olmak olabilir, unutmayalım ki seyirci olmak bir kazanım değildir.
 Altın kuralın sahibi kim? “Sana yapılmamasını istediğin şeyi başkasına yapma” felsefenin önerisi mi, peygamber sözü mü? Sahibi olarak her iki tarafın da olması mümkündür ki öyledir. Bu kural felsefi düşüncenin önerisi olarak yaşatılan toplumlarda sosyal hayatın dinamizmini ve düzenini oluştururken günümüzde Müslüman toplumlarda içi boşaltılmış nakarattan öteye geçmiyor. Terk-i dünya söylemi bizde iki yüzlülük olarak tezahür ederken, diğer toplumlarda böyle bir hedef olmadığı için dünyaya hakim olmanın hesabı peşine düşülmüştür ve başarıldığı da görülmektedir. Terk-i dünya ile hayata anlam katma, disipline etme farklı şeyler olsa gerek. Taat ve ibadet eksen kaymasına uğrayarak Müslüman toplumlar için rehavetin kaynağı olmuş adeta.  Düşünsel rehaveti doğuran şey düşünsel hiyerarşimizdeki yanlış anlamlandırmalardır ve bir toplum için en büyük tehlikelerden biridir. Toplumsal sorumluluğu gerektiren davranışların yerini bireysel görev kapsamında olan taat ve ibadet ile kapatılmaya çalışılıyor. Oysa taat ve ibadet, başta bireyin kendisine sonra da dünyaya anlam katma ameliyesi değil midir? Düşünsel yapımız geleneğin baskısı altında olduğu müddetçe, kaygılarımız, endişelerimiz ve önceliklerimiz kâmil insan olma ereği ile uyumlu olmayacaktır.
Aynı düzeyde kâmil insan olma her bir bireyden beklenecek bir durum değildir elbette. Ancak toplumsal sorumluluk taşıyan bireylerin en azından hedef olarak kâmil insan olmak gibi bir gayelerinin olması gerekir. Gaye sahibi olmanın yanında gayretlerinin de olması gerekir. Mümin kalabilmenin yolu bu gaye ve gayretten geçer. Hiçbir mümin kendisini bu amaçtan ve gayretten vareste sayamaz.
Kâmil insan olmaya iyi insan olmayı da katarak diyebiliriz ki bir sınıfa bir guruba ait bir sıfat değildir. İnsan olmanın gereği olan evrensel haklar gibi her bir insanın hakkıdır. Birey olarak doğuştan getirdiği hiçbir özellik iyi veya kâmil insan olmaya mani bir gerekçe olamaz. Bugün insanlığın çektiği ızdırabın sebeplerinden biri bu gerçeği göz ardı etmesidir
Diğer insanlardan farklı olarak mümin, kendisine vahyin önerisi olan “Kişi kendini değiştirmedikçe Allah onu değiştirmez.” sosyal prensipten haberdar biri olarak önceliğinin kâmil insan olma sorumluluğunun farkına varmasıdır. Bireyin kendini değiştirme iradesi aynı zamanda özgür insan olmanın özelliğidir. Seküler toplumlardaki sosyolojik ve ekonomik toplum katmanlarına karşılık, geçmişten devraldığımız toplum içinde oluşturulmuş inanç katmanlarının vahiy bilgisinde hiçbir karşılığı yoktur. Bunu kabul eden Müslümanlar, sorumluluktan kaçmanın ve kolaycılığın hatta kendilerini aldatmanın yolunu tercih etmişlerdir diyebiliriz. Biliyoruz ki vahiy bilgisinde inanan ve inanmayan nitelemesi dışında bir sınıflandırma yoktur.
Bugün, neredeyse kabul görmüş olan “iyi insan olma Müslümanların birincil amacı olmayabilir” gafletinden kurtulmak şarttır.  Bunun için yeni bir literatüre ihtiyaç yoktur, ihtiyaç olan eksen kaymasına uğrattığımız literatürümüzün aslına dönmektir. Müslümanların kavram dünyası vahiy kaynaklıdır, yenisini oluşturamaz, buna ihtiyaç da yoktur. İhtiyaç olan vahiy bilgisini doğru anlamaktır. Tersi zillete rıza göstermektir, bu da müminin izzetine asla yakışmaz.

Bir yanıt yazın