“Beni Yavaşlat Tanrım!”
“Beni yavaşlat Tanrım!
Yüreğimin atışlarını düşüncemin sakinliğiyle rahatlat.
Zamanın sonsuz görüntüsüyle hızımı azalt!
Bana güncel kargaşanın ortasında,
Tepelerin ölümsüz sakinliğini ver.
Bir çiçeğe bakmayı,
Eski bir dostla sohbet etmeyi
Ya da yeni bir dost edinmeyi,
Yolunu kaybetmiş bir köpeği okşamayı,
Ağ yapan bir örümceği izlemeyi,
Bir çocuğa gülümsemeyi,
İyi bir kitaptan birkaç satır okumayı -ve-
Yarışın daima daha çok hız için olmadığını
Anımsat her gün bana.
Yavaşlat beni Tanrım!
Bana ilham ver.
Köklerimi,
Yaşamın katlanılan değerler toprağının derinliğine göndermek,
Kaderimdeki yıldızlara doğru -daha çok-
Büyüyebilmek için…
Yavaşlat beni Tanrım”
Wilfred A. Peterson’a ait diye bilinen bu şiirin, aslında M.Ö. 2000 yıllarında bir Hitit duvar yazısından alındığı ifade edilmektedir. Eğer öyleyse, demek oluyor ki, yaşamı; sıkışık, sıkıntılı zamanların telaşı içinde algılamak sadece modern zaman insanlarının sorunu olmadı sadece. Ya da zaman salt nesnel değişim ve çeşitliliğe nispet edilerek algılanmamalı. Varoluşumuzun zaman unsuruna bağımlı oluşu onu algılamamızın iç durumumuzla doğrudan ilgili, ilişkili olması anlamına gelir. Bilgi ve bilincimizin dimağımızda; kaygı, korku ve beklentilerimizin ruhumuzda oluşturduğu hareket, zamanın da niteliğini değiştirici faktörlerdir. Son değerlendirmede darlık, genişlik, serinlik, esenlik, telaş, panik öncelikle içimizde yaşanır. Çoğu zaman dışımızdaki genişliği, içimizdeki daralmadan sıyrılmakla elde ederiz. Zamanın uzaması, kısalması büyük ölçüde sevincimizin yahut üzüncümüzün dalga boyuna, yoğunluğuna bağlıdır. Gerilimlerle, salınımlarla, sakınımlarla dolan, dokunan hayatlardır sizi yorgun düşüren veya dingin kılan. Yaşanan öyle sıkıntılar olur ki günü uzatır yüzyıl eder. Sevinçler uzun sayılacak zamanları bile rüzgârına katıp uçurur. Zaman çarçabuk, su gibi akıp gitmiştir. Dünya yıkılsa umurumuzda olmayan bir haleti ruhiye içine gireriz. Bu durum tek başına belki fazlaca bir şey ifade etmez. Ancak zamanı yaşanmış karşılıklarıyla böyle anlar, algılarız. Zor, zahmetli; kolay, mutlu zamanlar diye ayrıştırdığımız aslında doğrudan doğruya yaşantımızın bizde şöyle ya da böyle unutulmaz izler, izlekler bırakan içerikleri değil midir?
Dışımıza dönük değerlendirmelerin çoğu iç dünyamızın etkilerinden, yansımalarından ibarettir. İçinizde yorgun düşmüşseniz dışınızdaki dünya yavaş da dönse dinlenmeniz zor olacaktır. Ünlü bir Mısırolog olan Jan Assmann’ın “Kültürel Bellek” yapıtında tespit edilen ilk yazma eserin bir Mısırlı tarafından kaleme alındığını okumuştum. Kitabın ismi bile hayreti mucipti: “Yaşam Yorgunu Bir Adamın Ba İle Konuşmaları” Ne sarıcı, ne geniş bir adlandırma değil mi? Günümüzden 5500 yıl önce insanı, hususiyetle yazarı böylesine yoran ne olabilirdi? Hangi hız, hangi telaş, hangi sıkıntı? Yaşam yorgunu bu adam(lar) hangi zorluklar, hangi koşturmalar, hangi savaşlar sonunda yorgun düşmüşlerdi? Üstelik derdi ancak Tanrı Ba’ya anlatılacak denli ciddi, derin ve yorucu. Belki de yazar kendini anlayacak, kendini anlatacak birini bulmakta zorlandı. O’nun yaşam yorgunluğunu ancak bir Tanrı anlayabilirdi. Bu bilmeceyi çözmek için kitabı da dönemini de iyi bilmek gerekir. Bin yıllar öncesi insanların yorgunluklarıyla bizim yorgunluklarımızı kıyısından köşesinden paralel kılacak belki zihin ve gönül çizgileri bulunabilir. Muhtemelen yaşanan bir gönül, bir zihin ve ruh yorulmasıdır. Bu açıdan bile baksak, çağımızda yorgunlukların bile ağız tadıyla yaşanmadığı söylenebilir. Daha da feci olanı yorulacak ne zihin ne gönül kaldı neredeyse. Yorgunluktan öte bir savrulmayla tuz buz olma, ezilme hâlidir söz konusu olan. İnsan zamansız mekânlar, mekânsız zamanlar yaşadığımız çağımızdan bakarak düşünmeden edemiyor. Bir çömleğin, amforanın bile yeni modelinin yapılması için belki elli yılların, yüz yılların geçtiği o devirlerde insanları yaşam yorgunu yapan ne olabilirdi? O insanlar bizim yaşadıklarımıza tanık olsaydılar nasıl düşünür, yaşantımızı nasıl değerlendirirlerdi; zaman, yaşam ve yorgunluk üzerine düşünceleri nasıl şekillenirdi acaba? Benimkini çocuksu bir merak sayın isterseniz. Doğrusu bu merakımdan dolayı yüksünüyor ya da mahcupluk duyuyor değilim. Ancak yaşadığımız çağın akıl almaz koşturması, iç evrenimizde suhulete ve sükûnete ait hiçbir şey bırakmamıştır.
Dışımızda, bütün bir hayatı kıskıvrak boyunduruğu altına alan hızlı, telaşlı yaşam; iç evrenimize kadar sirayet etmiş, bütün bir benliğimizi kuşatır olmuştur. İnsana ayarlı zamanlar miadını doldurmuş, tükenmiş gibidir. Bugün için insanı besleyen, büyüten bağlarından kopmuş; tek kelimeyle çığırından çıkmış zamanlara ayarlı; şaşkın, çılgın insanlar dünyası hükmünü icra etmektedir. Anlık olguların, anlık varoluşların baskısı altında zaman boyutumuzu yitirmek üzereyiz. Aklımız, belleğimiz, beğenilerimiz, ruhumuz anlık ritimlerle varlığını sürdürmektedir. Yapay ve yitik belleklerin, sentetik sıkıştırmalarla yapay ve zayıf zekaların, yapay ve yalancı imajların, anlık imajlar önünde diz çökmüş kudretsiz akılların insanı olduk. Anı kurtarma, anı yaşama telaşı geçmişimizi de geleceğimizi de insan ve yaşam gerçeğinden, hakikatin kendisinden koparmaktadır. Düşlerimiz, düşüncelerimiz, hayallerimiz, beklentilerimiz anlık kurgularla işlemektedir. Anı yaşamak bir hayat tarzı olmuştur. Tarihten ve gelecek tasavvurundan kopuk varlığımız köklü değerlendirme yapma imkânını neredeyse ortadan kaldırmış gibidir. Hayali gelecekler için eriştikleri günleri feda edenler, sözde keyif almak için feda ettikleri günlerin itlafına uğruyor; ertelenmiş, yitirilmiş benliklerin sahibi oluyorlar. Oysa yaşam uçucu tonuyla fark etmeden, hiçbir şeyi fark ettirmeden akıp gitmektedir. Sanki en önemli anlamların esprileri fark etmekte değil, fark etmemekte aranıp bulunmak istenmektedir. Fark etmek niteliğimize erdem, erdemimize estetik bir nitelik kazandıran üstünlük olmaktan çıkmıştır. Değişik tercihlerden, farklı seçeneklerden hangisi olursa olsun “farketmez” cevaplar ya da tavırlar öne çıkmaktadır. İnsanın zamanı geçme üstün azmi karşısında değer, hissetme ve yaşama kavramları boyut değiştirdi. Durum böyle olunca, “farketmez” olunca, fark etmenin anlamı kalmayınca; ne yaşamın varlığı onaran bir yeri, ne de bizim onun anlamını süsleyen önemimiz kaldı.
Her şey belli belirsiz bir satıhta uçuşmakta. Tutmanın tutunmanın hayli zorlaştığı kaygan bir zeminde akıp gitmekteyiz. Zaman da, mekân da, zaman ve mekâna bağlı her bir olay ve her bir olgu da bu akıntı içinde sürükleniyor. Elde ettiğiniz, ele geçirdiğiniz; tuttuğunuzu, kavradığınızı sandığınız şeyler çoktan sizi gerilerde bırakarak uzaklaşmış ya da sizi de çevrintisine katıp götürmüştür. Yaşamak bu vertigo içinde çırpınmanın adı olmuştur. Yaşamak bir türlü ulaşılamayan serabın peşi sıra koşmanın adı olmuştur. O düşle, o avunmayla yaşamak varlığın sahici gerekçesi sayılmaktadır. Hiçbir zaman tadına varamasak da. Oysa zaman bizden öncekileri değirmeninde öğüttüğü gibi bu gidişle bizi de yaşamadan, yaşayamadan Komedya’nın gölgeler bölümüne katacak. İnsan mana âleminden kaçmakla kurtulacağı beyhude sanrısı sonrasında, bir de şöyle gönlünce yaşamak, yaşamaktan tat almak imkânından da kendini mahrum etti. Yaşadığı azap kendi elleriyle ruhuna döktüğü kezzap sebebiyledir. Her defasında tutamaksız, her defasında yersiz, kavramsız, tanımsız, ölçüsüz, değersiz ve her defasında belirsizlik. Belirsizlik, dumansılık, ilkesizlik bu akışın temel mantıksızlığı olarak adeta yaşama biçimine dönüşmüştür. Erdiğimiz her an onu gereği gibi algılamadan ve anlayamadan çoktan eskimekte ve siz her defasında yaşamın gerisine düşmüş olmaktasınız. Bu nasıl bir gidiş, bu nasıl bir koşturmadır, ya Rabbim? “Beni yavaşlat Tanrım! Yüreğimin atışlarını düşüncemin sakinliğiyle rahatlat. Zamanın sonsuz görüntüsüyle hızımı azalt! Bana güncel kargaşanın ortasında, tepelerin ölümsüz sakinliğini ver.” Yalçın Ergir, başlığı gibi basit tertip edilmiş şiirinde benzer kaygılar, benzer arzu ve özlemlerle “Basit Yaşayacaksın” diyor olmalıydı: “Mesela susayınca su içecek kadar basit / Dört çıkacak, ikiyle ikiyi çarptığında /…. / Saatin, sadece saati gösterecek; / Telefonu sadece telefon etmek için kullanacaksın / Küçük bir not defteri olacak bilgilerini en hızlı sayan / Basit yaşayacaksın, basit / Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi basit. /” Zaman zaman “Allah’ım şeytana aklımı zehirleme imkânını vermeyecek bir basiret ve irade gücünü benden eksiltme. Aklıma mukayyet ol, onu kaydırma” diye dua ediyorum. Bu duayı, hızla anlamını ve estetiğini yitirmiş günler yaşadığımıza ilaveten; anlamaya algılamaya fırsat bile vermeyen soluk aldırmaz gidişatımız sebebiyle de yapıyorum. Öyle delicesine bir tempo içindeyiz ki, aklımızı toparlamak için durduğumuzda düşecek oluyoruz. Ses duvarının aşıldığı, ışık hızının zorlandığı dünyamızın ritmini bilmeyenlere tuhaf gelecek ilk gerçek; koşanların değil duranların düştüğüdür. Sancıyan bedenimizi, yorgun ruhumuzu dinlendirmek istediğimizde varoluş ve yaşam alanının dışına çoktan savrulmuş oluyoruz. Kendimizi ve her şeyi unuturcasına bir yarış, bir koşturma içinde ancak var kalma, ayakta kalma şansı verilmektedir. Geçmişin “Yaşam Yorgunu Bir Adam”ı çağımıza tanık olsaydı ne der, ne düşünürdü acaba?
Yıldırımlar ucunda ve yıldırım hızıyla yaşamaktayız. Bilgilenmeden, siyasete, ekonomiye kadar hayatın her alanında korkunç bir hız gözlenmektedir. Hız bir yandan peşinden sürüklenen tüm algıları, anlamları anlık sürtünmelerle aşındırıp hiçleştirirken diğer yandan kendi başına tutkuya, amaca dönüşmüştür. Hazzı hızda arayan bir nesil yetişmiştir bugün. Hızlı yaşamak genç ölümlerin geride bıraktığı acı boşluğu dolduran teselli teranelerine dönüşmüştür. İnsan hıza doymamakta, adeta ruhunun yücelişiyle teskin edemediği varlığına sınır tanımaz şuursuz sıçrayışlarla yokluğun hazzını tattırmak istemektedir. Zamanla yarışma saçmalığı insanı epsilon noktasında hiçlikle buluşturmuştur. İnsana ve hayata dair tüm anlamlar bir ucundan hiçlikle / hiçliğe bağlanmıştır. Bu şuursuz, bu amaçsız vetirede anlamsızlık kutsanmaktadır. Hiçlik kutsanmaktadır. Kim bilir belki de global ölçekte bir intihar kararlılığı suçlu suçsuz demeden bütün bir insanlığı ölümcül kucağıyla böyle sarıp sarmalamaktadır. İntihar uygarlık görünümüyle kitlelere böyle sinsi, böyle aldatıcı, baştan çıkarıcı tarzda yaklaşmaktadır. “Yarışın daima daha çok hız için olmadığını / Anımsat her gün bana. / Yavaşlat beni Tanrım! / Bana ilham ver.”
Dünyayı dönme hızını çok aşarak fethetmek isteyen modern seküler anlayış, her değeri put edindiği paraya tahvil etmekte, hayatı bu eksendeki döngünün hızına ve hazzına göre ayarlamaktadır. Bir film izlemiştim. Olaylar borsada çalışan bir memurun sevgilisi ile ilişkileri çevresinde gelişiyordu. Bir sahnesini hiç unutamam: Borsanın her zamanki gibi hareketli bir anında kahramanımız bilgisayarlardan ve sürekli rakamların değiştiği panodan endeksleri, hisseleri izlerken aynı anda çok yoğun telefon görüşmeleriyle ilgililere bilgi uçuşturmaktadır. Aynı anda birkaç telefonla konuşmaktadır. Ahizenin biri iner, biri kalkar. Tam bu sırada sevgilisinden de telefon gelmiştir. “Alo Sevgilim” Bundan sonrasını anlatmak çok zor. Bir öykücü ustalığıyla denemeye çalışacağım: ‘”h Sevgilim sen misin? Zırrr. Bir saniye lütfen, endeks kaç puana mı çıktı efendim? Nasılsın sevgilim? Evet sevgilim sıra dışı bir hareketlilik var bugün, para piyasalarında. Hayır size söylemedim efendim. Kaç hisse senedi pirim yaptı söyleyeyim. Zzıırrr. Sevgilim bir saniye. Tamam bekliyorum. Alo tahvil ihalelerinin yurt dışı piyasalarına göre şekilleneceğini bildirdiler. Buyurun, evet benim, tarım dışı istihdamı mı soruyorsunuz? Onu şu anda bilemem. Sevgilim bekletiyorum kusura bakma. İstatistiklere bakmak gerekir. Kesin veriler alınca makro ve mikro ekonomilerin borsaya yansıması.. Göstergeler hızla değişiyor. Bankacılara faiz cephesinde olumsuzluğun olup olmadığı… Petrol varil fiyatındaki artmanın etkili olduğu söyleniyor. Zıırr. Alo cari açığın karşılanabilirliği mi dediniz? Sevgilim bir yere ayrılma lütfen. Bankaların açık pozisyonları, kaç hisse senedi artıda, hangi kâğıtlar kaybettirdi? Hemen cevap vereyim, hangi holdinglerin kâğıtlarında alım yoğunlaşıyor. İşlem hacmi, pariteler, bilançolar mı? Poliçeler hususunda bir bilgim yok müdürüm. İsterseniz sonra görüşelim? Sevgilim nasılsın? Bankalar arası piyasada döviz kuru nedir? Alo anlık derinliklerin fiyat bildirimleri… Başkan kamu borç stokuyla ilgili açıklamayı… Sevgilim seni unutmadım tabii ki. Zırr. Alo… Alo neler saçmalıyorsun sen. Bizimle dalga mı geçiyorsun? Dalga mı geçiyorsun sevgilim? Borsanın rekora gittiği söylentisi… Rekora gidiyor sevgilim. Neler söylüyorsun sen? Ben neler söylüyorum? Aptal adam ihracat rakamlarını sen biliyormuşsun! Defol. Aptal sevgilim defol! Sonunda hakaret mi edecektin, oysa ben birlikte bir yemek… Zırrr. Alo zıkkım ye, hasta mısın sen evladım, açığa işlem yaptık mı, kaç lot alım satım yaptık onu söyle. Açığa işlem yaptık sevgilim. Aptal adam. Aptal ekonomi. Sevgilim neler diyorsun?. Aptal ekonomi diyorsun. Defol!…” Film sürüp gider. Sanırım beklentilerin, ruh hallerinin kesişiminde yaşanan cinneti siz de resmettiniz zihninizde. Bu resme çeşitli açılardan bakmak gerekir. İlerleme adına geldiğimiz son sefalet, resimde yoğunlaştırılan kaotik durumu aratmıyor maalesef. Neleri yitirme pahasına neye ve niçin yetişmek isteniyor?
Kendini erteleyerek, hiçe sayarak, un ufak ederek, perişan ederek nereye gidiyorsun? Bu telaş, bu acele niçin? Neye, nereye geç kalma korkusu iter insanı böyle ölümüne, böyle delicesine? Varılan yerde yani tükenişin kutsanacağı yerde, anlamsızlığın anıtı ruhun ölümü üzerinde yükselecek. Orada kimsizliği, sensizliği, çaresizliği, amaçsızlığı, bulacaksın. Yitirdiklerin, göremediğin ufukların gerisinde kaldı. İçinde kendine bir yeni ufuk açmadan göremeyeceğin, dönüşsüz yerdesin.
Nelerini geride bıraktın bir bilsen. Aşkı, sevmeyi, özlemi, şefkati, her şeyi… Şimdi dünyana çok uzak ve metafizik olan! Yine de köklü bir devrimle kendine varacak kestirme bir yol bulabilirsin. Bir son şans, son imkân olarak bu önünde duruyor. Çünkü unuttuklarınla unuttun kendini. Ezdiklerinle ezdin değerini. Ruhunu kendi ellerinle boğdun. Ufkunu kararttın. Zamanı kısalttın. Dünsüzlük sana bugünsüzlüğü verdi. Yarınsız olmadan gününü yeniden keşfetmelisin. Hatırla. Kendini hatırla. O yalınkat insan yanını. Sana yollar kapanmadı, kendin kapandın. İçindeki kapalılığı açmadan her yol çıkmaz kalacak sana. İçindeki çıkmazdan kurtulsan önü açık yolların esenliğine, önü açık yollarla esenliğe çıkacaksın. Bir telaş, bir telaş… Elde ettiğin bir şeyi yaşamadan neredeyse ona dokunmadan eskitiyorsun. Yaşam mı seni yontuyor, değersizleştiriyor, yoksa sen mi yaşamı kurutuyorsun belli değil.
İnsanlığını, kul olduğunu hatırla.
Sana verilen emaneti.
*ay vakti, 69
