Yılkıya Salınmış Şehir
Kırgızlar her yıl atlarını yılkıya salar. Yani evcilleşmiş, dizginlenmiş, yular takılmış, insanların hizmetine girmiş olan atlar bir anda yabanın ortasına bırakılır. Bu öyle sıradan bir terk ediş değildir; içinde hem kadim bir güven hem de bilinçli bir risk taşır. Doğaya bırakmak, sahipsizliğe terk etmek, belirsizliğin koynuna sürmek bunların her biri çağrışımı bol, derin bir jesttir. Bu, hem bir sınavdır hem de bir vedadır. Giden atların bazıları bir daha hiç geri dönmez. Kaybolur, ölür, yabanda tükenir. Geri gelenlerse asla aynı şekilde dönmez. Dönen at, artık o eski, evcil, uysal, dizginlenmiş yaratık değildir. Gözleri başka bakar. Tırnakları başka basar. Vücudu yabanın bilgisini taşır. Bu ritüelde gizli bir sezgi vardır: insan, ya da at, gerçekten kendisi olmak istiyorsa, önce kaybolmalıdır. Evcilliğin konforundan çıkmalı, yabanla karşılaşmalı, sınanmalı, düşmeli, kalkmalı ve o çırılçıplak hâliyle kendini bulmalıdır. Kaybolmadan hiçbir şey bulunmaz.
Şimdi bu kadim göçebe bilgeliğini alıp İstanbul’un üzerine koyduğumda, beklenmedik bir benzerlik çıkıyor karşıma. Hatta o kadar ki, sanki bu şehir başlı başına bir yılkı alanı. Sanki burada yaşayan bizler, bu beton bozkırın ortasında yabanın içine bırakılmış atlarız. Ne tamamen terk edilmişiz, ne de tam anlamıyla sahiplenilmişiz. Ne tamamen güvendeyiz, ne de tümüyle tehdit altındayız. Ama kesin olan şu ki: hepimiz bir şekilde başıboş bırakılmışız. Bu başıboşluk, sadece fiziksel değil, ruhsal bir durum. Sanki her birimiz, bir sabah gözümüzü bu şehirde açtığımızda, kendi içimizde yılkıya salınıyoruz. Ne yapacağımızı bilmeden, yönümüzü kestiremeden, sesimizi hangi duvara çarpacağımızı hesaplamadan yaşamak zorundayız.
İstanbul kimseyi evinde hissettirmez. Kim olursan ol, ne kadar yerli olursan ol, bu şehirde hep bir geçicilik hissi peşini bırakmaz. Herkes burada biraz yabancı, biraz misafir, biraz yolcudur. Burada doğan bile, sanki başka bir yerden gelmiş gibidir. Bu kent kimseye ait değildir ama herkesi kendine benzetir. Bu yüzden belki de, burada yaşayanların çoğu aslında dönmeyeceklerini bile bile bir “geri dönme” hayali taşır. Eski kendine, eski mahallesine, eski bakışına… Oysa İstanbul’a bir kez giren, bir daha tam olarak geri dönemez. Çünkü artık başka biri olmuştur. Kaybolmuştur önce. Sonra, yavaş yavaş, başka bir şeye dönüşmüştür. Tıpkı yılkıya salınan at gibi. Önce başıboş kalırsın. Nereye gideceğini bilmezsin. Sürü yoktur, lider yoktur, çit yoktur. Güvendiğin bütün yapılar dağılmıştır. Ama sonra, içindeki ilkel bilgelik devreye girer. Gözlerin keskinleşir, kulakların gürültüde anlam arar hale gelir. Hayatta kalmayı öğrenirsin. Ve işte o noktada, sen artık eski sen değilsindir.
İstanbul da bizi böyle eğitir. Ama bu, okul gibi düzenli, müfredata bağlı, kontrollü bir eğitim değildir. Bu şehir seni terbiye etmez; seni söker. Yavaş yavaş, usul usul. Nezaketini, beklentilerini, alışkanlıklarını, saflığını, yavaşlığını parça parça söker. Geriye kimi zaman sadece işlevselliğin, kimi zaman ise dirençten ibaret bir gövde kalır. Bütün cümlelerin kısalır, bütün yürüyüşlerin hızlanır, bütün bakışların kısılır. İnsan ilişkilerinden mekânla kurulan bağa kadar her şey geçici bir barınma hâline gelir. Ne dostluk uzun sürer, ne aidiyet kalıcı olur. Kent seni evcilleştirmek istemez; seni kendi yabanına salar. Ve orada neyle karşılaşacağın sana kalmıştır. Kimisi bu başıboşlukta kaybolur. Kimisi, evcilliğin konforunu terk edemez, kendini sınayamaz. Ama bazıları—işte sadece bazıları—geri döner. Geri dönmek derken, bir yere değil. Kendine. Fakat o dönüş, ilk bildiğin kendine değil. Dönüşmüş, sınanmış, daha karmaşık, daha derin bir hâle. Artık yabanın yükünü taşıyan bir benlikle.
Bu yüzden ben İstanbul’u düşündüğümde artık sadece bir kent değil, bir sınav sahası görüyorum. Asfaltla taşın, camla ahşabın, gürültüyle sessizliğin iç içe geçtiği, çok katmanlı, çok yönlü bir sınav alanı. Bir tür yılkı. Bizi salıyor kendi halimize. Belki kırk kişiyiz, ama ancak üçümüz döneceğiz. Dönmeyenler hep kayıp mı? Belki. Ama dönenler, bir başka şey olarak dönüyor. Ve asıl hikâye, işte onların taşıdığı izde saklı. Bu yüzden belki de İstanbul’un gerçek ruhu, her sabah dolup taşan otobüslerde, sabaha karşı boşalan sokaklarda, apartman boşluklarında çınlayan yankılarda değil; yılkıdan dönenlerin gözlerinde saklıdır. Kaybolmuş, ama hâlâ bakan gözlerde. Tanıyan. Hatırlayan. Direnen.
