çocukken oynardık şimdi kaygılanıyoruz

0
cocuk-oyunlari-11

Bir kaygıyı düşünmemek, düşünmekten daha çok tüketir insanın enerjisini. Düşünmemeye çalışmak, zihnin en sinsi oyunu olabilir. Sanki azılı haydutları bir odaya kapatmış, kapısında nöbet tutuyorsunuzdur. İçeriden gelen bağırışlar, küfürler, tehditler… Kapıya dayanan yumruklar. Zihninizde öyle bir kıyamet kopar ki, kapıyı açmaya cesaret edemez ama oradan uzaklaşmaya da gönlünüz razı gelmez.

Kaygı nedir, sahiden? Hep bir tehdidin kıyısında yaşamak mıdır, yoksa o tehdidi bekleme biçimi mi? Elbette birçok nedeni vardır. Ama bu metinde başka bir ihtimali düşünmek istiyorum: Ya kaygı, kaybettiğimiz bir özgürlüğün ardından icat ettiğimiz bir zaman yaratma yöntemi ise?

Kaygılandığımızda hiçbir şey yapamayız. Düşünemeyiz, okuyamayız, çalışamayız. Sadece bekleriz, kıvranırız, döner dururuz. Tıpkı çocukluğumuzda olduğu gibi. O zamanlarda kimse bizden üretken olmamızı, verimli çalışmamızı beklemezdi. Boşa geçen zamanlar olağandı. Sokakta dolanmak, taşlara tekme atmak, hayallere dalmak, hiçbir amaca hizmet etmeyen oyunlar kurmak… O zamanlar içimizde henüz suçluluk duygusu yoktu; sadece merak vardı, sadece vakit geçirme arzusu. Şimdi ise boş zaman bile bir verimlilik hedefiyle kuşatılmış durumda: dinlenmek bile verimli olmalı, hobilere dönüştürülmeli, performansa bağlanmalı.

Oysa bazen beden ve zihin, kendi boşluğunu icat eder. Kaygı, bu icadın en acımasız biçimi olabilir. Belki de kaygıyı üreterek kendimize zaman yaratıyoruzdur. Ama bu zaman, neşe dolu bir boşluk değil; tüketici, kıvrandırıcı, içe çöken bir boşluk. Özgürlükten değil, onun yokluğundan doğan bir zaman parçası.

Geleneksel insan, zamanı doğal döngüler içinde yaşardı. Sabah olurdu, akşam olurdu. Zaman, toprağın, mevsimin, hayvanın ritmine bağlıydı. Ama bugün şehirde zaman bir yarış: alarm saatleri, toplantı süreleri, hedef takvimleri… Boşluk yok. Belirsizlik yok. Oyuna yer yok. Bu yüzden kaygı, modern yaşamın görünmeyen oyuncağına dönüşmüş durumda: çünkü hiçbir şey yapamamaktan suçluluk duymadan hiçbir şey yapabilmenin tek yolu bu hale gelmiş olabilir.

Şehir yaşamında kaygının şekli de değişti. Ofiste bilgisayar başında, toplu taşıma sırasında, toplantı aralarında büyüyen bir endişe yumağı… Trafikte geçen saatler boyunca hiçbir yere varamamanın verdiği o belirsizlik. Aynı günleri tekrar tekrar yaşarken bile, sanki hep bir şey eksikmiş gibi hissettiren boşluk duygusu. Kaygı, artık sadece tehditlere değil, bir şey yapamamanın yarattığı hayal kırıklığına da bağlandı. Boş kalmayı bilmediğimiz için, boşluğu ancak bir acı formunda yaşayabiliyoruz.

Oyun… Belki de bu kelimenin içini yeniden doldurmak gerek. Oyun, bir işe yaramayan eylem değildir. Oyunun özgürlüğü, onun hiçbir işe yaramamasındadır. Kaygıyı sağaltmanın yolu, belki de oyun hakkımızı geri kazanmaktan geçiyor. Kırılmadan, çatlamadan, savrulmadan önce durup oynamaktan. Gerçek oyunlardan bahsetmiyorum sadece; bir sokağı amaçsızca yürümek, bir çiçeğin dibinde vakit kaybetmek, bir şarkıyı anlamadan dinlemek de bir oyundur. Bir pencere kenarında düşünmeden oturmak, bir dostla sessizce yürümek, hiç kimseye faydası dokunmayacak bir şeyi sadece içimiz ısınsın diye yapmak da öyle.

Ama bu hakkı da bir yetişkin ciddiyetiyle savunmalıyız. Zira her çocukluk, bir gün yetişkinleşerek oyun hakkını kaybeder. Ve her yetişkin, o hakkın yasını tutarken yeni bir oyun kurmak zorundadır. Aksi takdirde, o yas kaygıya, tükenmişliğe, yalnızlığa dönüşür.

Zamanı kaygıyla değil, oyunla deneyimleyebilmenin bir yolu varsa eğer, belki de bu yol “verimsizlik hakkı”ndan geçiyordur. Çünkü yaşamak, her an anlamlı ve üretken olmak zorunda değildir. Anlam, bazen sadece orada bulunmakla doğar. Orada, tam da hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey başarmadan, sadece kalmakla.

Ve belki de tam bu noktada, deneyim başlar. Sessiz, verimsiz, amaçsız ama gerçek bir deneyim. Kaygının tedirgin çığlığına karşı, hayatın basitliğini yeniden duyabileceğimiz bir kırılma… O kırılma, her zaman büyük bir değişimle gelmez. Bazen sadece bir pencere açılır: rüzgâr girer içeriye, biraz ışık… O ışıkta geçmişle gelecek arasında küçük bir oyun alanı açılır. Küçük ama derin. İşte orada, hayat yeniden başlar.

Bir yanıt yazın