1625064078183

İyilik karşılık beklenilmeden yapılan yardım” anlamına gelmektedir. İyilik, bütün değerleri savunan, koruyan ve destekleyen her şeydir. Öz anlamında bir şeyi güzel yapmak, bir başkasına yöneldiğinde ise iyilik etmek demektir. İyi kavramı, çoğunlukla olası eylemler arasında bir seçim yapılması durumunda tercih edilmesi gereken olumlu davranışı ifade eder. İyilik genellikle kötülüğün karşıtı olarak kabul edilir ve ahlak, etik, din ve felsefe tarafından incelenir ve farklı şekillerde tanımlanır. “Hayır”, “ihsan” ve “ikram” gibi ifadelerle dilimizde yer bulan iyilik, insanın iyiye, güzele ve doğruya öncelik veren yönünü ifade eden fıtratıyla ilişkilidir. Kur’an-ı Kerim, inancı, değerleri, ahlaki yapısı ve manevi varlığıyla iyilik sahibi insanları “salih”, “muhsin”, “sadık” gibi isimlerle zikrederken, Allah’ın verdiği maddi imkânları ihtiyaç sahipleriyle paylaşanları “infakta bulunan”, “sadaka veren” gibi vasıflarla anmıştır.

Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik, iyilik (birr) değildir. Asıl erdemli kişi Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır.”(Bakara 2/177). “Birr, ahlâk güzelliğidir” hadisindeki (Müslim, “Birr”, 14, 15; Tirmizî, “Zühd”, 52) kullanımı da dikkate alarak “erdemlilik” diye tercüme ettiğimiz birr (el-birru) kelimesi, bu âyetteki kullanımından da anlaşılacağı üzere, Kur’an-ı Kerîm’in en kapsamlı kavramlarından biridir. Nitekim bu kelimenin geçtiği âyetler bütün olarak değerlendirildiğinde bunun Kur’an’da, iman ve ibadetten başlamak üzere her türlü iyilik, ihsan, itaat, doğruluk, günahsızlık gibi mânalarda kullanıldığı görülür. Burada “birr” kelimesinin kapsamına giren; imana, ibadete, sosyal ahlâka ve bireysel ahlâka ilişkin olmak üzere dört bölümde sıralandığı görülen meziyetler de “birr” kelimesinin kapsadığı erdemlerin en önemlileri olup âyette kavramın muhtevası bunlarla sınırlanmamış, sadece örnekleme yoluna gidilmiştir. Nitekim Fahreddin er-Râzî de âyeti tefsir ederken birr kelimesini, “bütün saygı ifade eden davranışları, itaatleri ve insanı Allah’a yaklaştıran hayırlı işleri içine alan bir kelime” şeklinde değerlendirmiştir (V, 37). (Kuran Yolu Tefsiri).

Kıble değişikliği gerçekleştirildiğinde İslâm karşıtı gruplar bu olayı bir fitne ve karışıklık vesilesi olarak değerlendirmeye kalkışmışlardı. Konumuz olan âyette (Bakara 2/177) İslâmiyet açısından asıl iyiliğin ve Allah’a saygının ibadet esnasında sırf şeklî olarak yüzünü doğuya veya batıya çevirmek olmadığı ifade edilmekte; böylece içinde iman, ibadet ve ahlâk erdemlerinin yer almadığı bir biçimselliğin din açısından temelde bir önem taşımadığı tesbit edilerek, bir yandan kıble konusundaki tartışmaya son nokta konulmakta, bir yandan da özden yoksun bir biçimsellikle dindarlığa ulaşılamayacağı şeklindeki çok önemli bir ilkeye vurgu yapılmaktadır. Bakara 177. âyetin devamında gerçekten dürüst (sâdık) insanların ve takvâ sahibi sayılması gerekenlerin, zikredilen hasletleri kazanmış kimseler olduğu ifade edilmiştir. Burada birr kelimesiyle sıdk (doğruluk-dürüstlük) ve takvâ kelimeleri arasında, neredeyse eşanlamlı kabul edilebilecek kadar yakın bir ilişki kurulması Kur’an terminolojisi bakımından oldukça önemlidir. Bu husustaki dikkat çekici başka bir âyetin meâli de şöyledir: “İyilik (el-birr) ve takvâ üzerinde yardımlaşın; kötülük (el-ism) ve düşmanlık yolunda yardımlaşmayın. Allah’tan sakının (ittika). Çünkü Allah’ın vereceği ceza çok çetindir” (Mâide 5/2). Görüldüğü gibi burada “birr” kelimesi “ism”in, yani kötülük ve günah kavramının zıddı olarak kullanılmış ve takvâ ile birlikte zikredilmiştir. Böylece Kur’anî anlamda “birr”, sıdk ve takvânın, birbirini tamamlayan ahlâkî erdemler olduğu anlaşılmaktadır. Bu üç terim arasında hadislerde de aynı ilişkinin kurulduğu görülür.

“... Ben sizin aranızda Allah karşısında en çok takvâ sahibi (etkā), en doğru (esdak) ve en iyi (eberr) olanınızım” buyururken (Buhârî, “İ‘tisâm”, 27; Müslim, “Hac”, 141) kendisini bu üç üstün nitelikle; takvâ sahibi, en doğru-sadık, en iyi-birr sahibi olarak tanıtmıştır. Başka bir rivayete göre Hz. Peygamber “Size doğruluğu (sıdk) tavsiye ederim. Doğrulukla iyilik (birr) bir bütündür ve bu ikisine sahip olanlar cennettedir” buyurmuştur (İbn Mâce, “Duâ”, 5; Müsned, I, 3, 5, 8). Ticaret ehlini uyaran bir hadislerinde de kıyamet gününde “füccâr(günahkârlar) damgası yemekten, ancak müttaki davranan, iyilik eden ve dürüst iş yapan ticaret erbabının kurtulacaklarını bildirmiştir (Tirmizî, “Büyû‘“, 4). Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, İslam sâdece bir iddia veya bir takım ibadetlerden müteşekkil bir din, nizam değil; birr, iyilik sahibi, gerçek iyi olmayı gerektirir. Sâdece kendisi için değil herkes için iyi olmak zorundadır. Öncelikle Allah, sonra insanlar daha sonra evrendeki tüm varlıklar için iyi olmalıdır. Aslında mü’min sürekli iyilik sâhibi olan, sürekli iyilik üreten insandır. Kötülük mü’min için şaz, arızi bir durumdur. Bu da insan olmasından, unutkan ve yanılabilir olmasından kaynaklanan geçici bir durumdur. Mü’min derhal bundan kurtulmalı, kurtulmanın yollarını aramalıdır.

İslam dininin iyilik anlayışı, insanın her türlü niyet, istek, söz ve davranışında kendini bulabilen, maddi imkânlarla yahut bedensel güç ve kabiliyetlerle sınırlanamayan, geniş bir alana sahiptir. En özlü anlamıyla dinin varlık nedeni, insanlığı iyiye ve iyiliğe davettir. Müslüman’ın temel görevi ise hayatın tamamını bir iyilik alanı olarak görmek ve insanları iyilik yolculuğuna seferber etmektir. Hz. Peygamber’in “Her iyilik sadakadır.” hadisini ve Kur’an-ı Kerim’in “Aranızda insanları iyiliğe davet eden, onlara iyiliği emreden ve onları çirkinliklerden uzaklaştıran bir topluluk bulunsun.”(Al-i İmrân 3/104) emrini bu doğrultuda yorumlamak yerinde olacaktır. Dolayısıyla iyilik, farklı şekil ve renklerde de olsa Müslüman’ın hayatında daima var olması beklenen bir olgudur. Dünya hayatı başladığından beri insanoğlunun hikayesi, iki yoldan birinde olmakla alakalıdır. Ya iyilerin, şükredenlerin, kadir, kıymet-değer bilenlerin yolunda, ya da nankörler, kadır kıymet bilmezlerin yolunda. Allah; “Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik; artık o isterse şükreden olur, isterse nankör.“(İnsan 76/3) buyurmuştur. Kendisine iyilik ve erdem yolunu seçenler, “Rablerine olan derin saygılarından dolayı sorumlu davrananlar; Rablerinin âyetlerine inananlar; Rablerine ortak tanımayanlar; Verdiklerini, rablerine dönecekleri inancından dolayı kalpleri ürpererek verenler; İşte bunlar iyiliklere koşup, bu uğurda yarışırlar.”(Muminun 23/57-61). Allah iyilik için yola koyulanları bir yandan, “Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın!” diye teşvik ederken, diğer yandan da daima dua makamında kalıp; “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çeker alırsın. Dilediğini aziz, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Senin kudretin her şeyden yücedir.”(Al-i İmran 3/26) yakarışıyla iyiliği tevazu içinde arzulamayı onlara öğretir.

İyilik yolunda yürüyen kimse, gerçekte Allah’a ait olup da kendisine emaneten verilen her şeyi, fakir, yetim ve yoksulun tebessümüne vesile kılmakta, onları memnun etmenin mülkün gerçek sahibine şükrünü eda etmenin huzurunu yaşar. İhtiyaç duyduğu hâlde yardım isteyemediği için sıkıntı içinde olan, incinen, zorlanan gariplere yardım etmek, mümin için varlığın gerçek sahibine hamd etmektir. Çünkü iyilik yolcuları, yaptığı her iyiliği Allah’ın en güzel şekilde bildiğini idrak eder, bilirler. Bundan dolayı umut ve huzur bulurlar. Hayırda yarışmaya, iyilikte öncü olmaya niyetlenen yolcu bilir ki, kalb-i selim ile ortaya konan her amel, hatta fiiliyata geçirilememiş iyi niyet dahi sevabı gerektirir. Yeter ki yüreği iyilik için çarpsın, iyilik yolculuğuna devam etsin! Darlık ya da bolluk, azlık ya da çokluk, açlık ya da tokluk… Her hâlükârda hayat onun için hayır kaynağıdır. Bu durumu Peygamberimiz (sav) şöyle anlatır: “Müminin işi ne hoş! Onun bütün işleri hayırlı ve kazançlıdır. Bu duruma müminden başka hiç kimsede rastlanmaz. Mümin bir nimete nail olduğunda şükrederse, bu onun için hayır olur. Darlık ve sıkıntıya düştüğünde sabrederse, bu da onu için hayır olur.”(Müslim, Zühd 64).

Her işin hayır olması kişinin iyi niyeti ile doğrudan ilişkilidir. İyi niyet ameli, yapılacak işi genel olarak iyi yapar. Mü’minin ruhsal, fiziksel, duygusal, zihinsel, sosyal ve çevresel iyilik halinde olması önemlidir. Böyle bir durum hayatın her anının iyilikle, hayırla geçmesini sağlar. Ruhsal iyilik hali, bireyin kendisi için huzurlu ve mutlu yaşam koşulları oluşturması, bu koşullarda kendisi için önemli olan amaçlara zaman ayırarak yaşamını sürdürmesi ile mümkün olan iyilik halidir. Fiziksel iyilik hali, kaliteli bir uyku, sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz, beden farkındalığı ve sağlık gibi etmenlerin önemli bir rol oynadığı iyilik halidir. Duygusal iyilik hali, bireyin kendi duyguları ile barışması, kendi duygusal boyutunun farkına varması ve duygularını yönetebilmesi ile elde edilen iyilik halidir. Zihinsel iyilik hali, bireyin zihinsel olarak gelişime hazır olması, yeni deneyimler ve fikirlere açık olması ile elde edilen iyilik halidir. Sosyal iyilik hali, birey için anlamlı olan şekillerde çevresi, ailesi ve yeni tanıştığı insanlarla sağlıklı bir ilişki içerisinde olması ile elde edilen iyilik halidir. Çevresel iyilik hali, bireyin doğa ve dünya ile olan sağlıklı ilişkisi sonucu ortaya çıkan, doğa ile karşılıklı bir pozitif etkileşim oluşturan iyilik halidir. Ruhsal iyilik hali içerisinde olmanın, bireyin yaşayışı ve yaşamı üzerinde oldukça büyük etkileri vardır. Daha önce de belirttiğimiz gibi ruhsal iyilik hali; bireyin ruhsal, sosyal, fiziksel, duygusal, zihinsel ve çevresel iyilik halini tanımlayan, çatı bir kavramdır.

İyilik denenmek, sınanmaktır. Allah insana, sahip olduğu erdemleri fark edebilmesi için ilk önce okumayı öğretmiş, hemen ardından mutlak anlamda ikram ve kerem sahibinin kendisi olduğunu vurgulamıştır. Okumayı ve anlamayı öğrendikten sonra insan, hayatı boyunca Allah’ın kendisine en büyük ikramı olan aklını ve kalbini iyi ya da kötü olma yolunda kullanır. Bu zihinsel ve duygusal çabanın insan ve toplum hayatına yansıyan tarafı ise insanın kerem sahibi Allah tarafından verilen maddi imkânları ve bedensel yeterlikleri iyilik yolunda kullanmak ya da bencilce tüketmek konusunda sınanmasıdır. “Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; kalıcı olan iyi davranışlar ise rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.” (Kehf 18/46). “Mal ve çocuklarınızın sizin için birer imtihan olduğunu ve büyük mükâfatın Allah katında bulunduğunu bilin.”(Enfâl 8/28). İslâm beş temel değerin korunmasına büyük önem vermiş, bu maksatla Kur’an’da ve Sünnet’te birçok hüküm, tâlimat ve tavsiyeye yer verilmiştir. Bu değerler din, hayat, mal, nesil ve akıldır. Mal ve nesil bir yandan korunması dinin hedefleri arasına girmiş değerlerdir, diğer yandan da müminler için imtihan araçlarıdır; müminler bu iki değerli varlıkla ilgili ödev ve sorumlulukları, bunlarla olan ilişkilerinin kulluklarına müsbet veya menfi etkisi bakımlarından sınanacaklar ve sonunda bu nimetlerin hesabını vereceklerdir.

İmtihan; arınmak, durulmak, kirlerinden kurtulmak, şeffaf ve berrak hâle gelmektir. Altın veya gümüş gibi kıymetli madenleri tortularından ayırmak için yapılan arıtma işlemine “fitne/imtihan” denir. Allah (c.c.) sergiledikleri iyilik örnekleri aracılığıyla mümin kullarını arındırır, temizler, hakikati ve varlığı idrak etmelerine engel olan kir ve tortuları kalplerinden uzaklaştırır. İyilik yolcuları, “Allah’ın, gönüllerini takvaya elverişli hâle getirdiği” kimselerdir. Benzer bir hâli en önemli iyilik araçlarından olan zekât ve sadakanın mallarımızı ve benliğimizi arındırmasıyla ilgili ayette de görmek mümkündür: “Ey Peygamber, onların mallarından onları temizleyen ve arındıran sadakayı al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için rahmet ve vakar vesilesidir.”(Tevbe 9/103) Kendisini tanrılaştıran insan için iyilik hayati bir önem taşımadığı gibi “imtihan”ın karşılığı da yoktur. Kendini her şeyin maliki ve sahibi kabul eden bu karakter, sadece çağımız insanında somutlaşmış da değildir. Kur’an’ın bizlere aktardığı geçmiş toplum olaylarına bakıldığında, insanın kendisini merkeze aldığı, başkalarının mahrumiyetlerini giderme çabasını lüzumsuz gördüğü ve kendi refahını hayatın odağı hâline getirdiği zamanların daima yaşandığı görülecektir. Kur’an, insanın iyilik imtihanını kaybettiği ve paylaşma duygusu yerine bencilliği koyduğu dönemlerin nasıl felaketlerle anıldığını çarpıcı şekilde bizlere anlatırken, çağımızın içinde boğulmaya yüz tuttuğu vurdumduymazlık ve iyilik yoksunluğuna karşı da bizleri uyarmaktadır: “Örttüğünde geceye, aydınlattığında gündüze, Allah’ın erkeği ve kadını yaratmasına yemin olsun ki, davranışlarınız farklı farklıdır. Kim iyilikte bulunur, takva sahibi olur ve iyiliğe sadık kalırsa, ona iyiliği ve cenneti kolaylaştırırız. Kim de cimrilik yapar, kendini üstün görür ve iyi olanı inkar ederse, ona da zorluğu ve cehennemi kolaylaştırırız.”( Leyl 92/1-10). (İslamda iyilik tasavvuru, Haydar Bekiroğlu).

İyilikte samimiyet esastır. Gösteriş, başkasına üstünlük taslama, muhtaçları hor görme, aşağılama, başa kakma, bilinsin ve duyulsun diye iyilik yapmayı iyilik ahlakı kabul etmez, bu tür anlayış ve tavırları reddeder. “Veren el alan elden hayırlıdır. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğin kimselerden başla! Sadakanın hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir. Kim insanlardan bir şey istemezse, Allah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tokgözlü olursa, Allah onu zengin kılar.” (Buhârî, Zekât 18, Nefekât 2; Müslim, Zekât 94-97). İyilik yolcusu mütevazi ve şükür sâhibi olmalıdır. İyilik yaptığı kişiyi kendisi için rahmet vesilesi olarak değerlendirmelidir. Hayır ve ikramın ardından karşılık beklemenin infak ahlakına aykırı olduğunu bilmelidir. Aynı zamanda iyilik yaptığı kişiyi kendi gibi bilmeli, samimi davranmalı, güzel, kıymetli ve değerli varlıklarını iyilik yolunda kullanmalıdır. “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça “iyi”ye eremezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir.”(Âl-i İmran 3/92). Ve onlar sâdece Allah’ın rızasını kazanmak için iyilikte bulunurlar. “Onlar, kendileri (yemek) istedikleri halde yiyeceği yoksula, yetime ve esire ikram ederler. (Ve şöyle derler:) “Biz sizi Allah rızâsı için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, dehşetli, çetin bir günde rabbimizden korkarız.” (İnsan 76/8-10). Samimiyetle yapılan iyilik sadece iyilik göreni değil, aynı zamanda iyilikte bulunanı da huzur, rahmet ve eman iklimine erdirir. “Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının arkasından başa kakıp incitmeyenler için rablerinin katında özel karşılık vardır. Artık onlar için korku yoktur, onlar üzüntü de çekmeyeceklerdir. İyi sayılan bir söz ve bir bağışlama, arkasından eziyet gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, halîmdir. ” (Bakara 2/262-263).

İyilik, insanı ölümün yokluk duygusundan kurtaran ve ölümden sonra bile feyzin ve bereketin yaşamasını sağlayan bir imkândır. Sadakai cariyenin vücut bulmuş hali olan vakıf kültürü, kalıcı iyilik anlayışına ve ölümden sonra da iyiliklerin yaşaması ve devam etmesini sağlayan en önemli örnektir. “İnsan ölünce, üç ameli dışında bütün amellerinin sevabı kesilir: Sadaka-i câriye (Hayrı devam eden kalıcı bir sadaka, vakıf), kendisinden istifade edilen ilim, arkasından dua eden hayırlı evlât.” (Müslim, Vasiyyet 14; Ebû Dâvûd, Vasâyâ 14; Tirmizî, Ahkâm 36). “Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her izi yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (levh-i mahfuz´da) sayıp yazmışızdır.“(Yasin 36/12) ayetini yorumlayan Kur’an âlimleri; insanın yaşadığı hayat boyunca iyilik ve güzellik yolunda attığı adımların geride iz bırakacağını ve bu izlerin yazılacağını ifade etmişlerdir.

İyilik ve iyi niyetle yapılan her şeyi bereketlenir. Mü’min, karşılaştığı her insana selam ve bereket dilemekle her gün iyilik yolculuğuna başlar. Oluşan bu atmosfer insana sekinet, huzur ve rahatlık sunarken, diğer yandan da insanın sağlığını, maddî imkânlarını, kazandıklarını, paylaştıklarını ve iyilik uğrunda sarfettiklerini artırır ve değerli kılar. İyi insan olmak ve iyilikte yarışmak üzerine kurulu İslam medeniyeti, iyilik uğruna yapılan yardım ve iyilikleri, elden çıkarılanları eksilme olarak kabul etmez. İnfak etmek matematiksel olarak elden bir şeylerin çıkması anlamına gelse de hakikatte gönle, kalbe, aileye, yuvaya ve topluma nice bereket tohumları saçar: “Mallarını Allah yolunda harcayanların örneği, her başağında yüz tanenin bulunduğu yedi adet başak çıkaran bir tohum tanesi gibidir. Allah dilediğine katlayarak verir, Allah (zât ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bilmektedir.”(Bakara 2/261). “Kim helal kazancından bir hurma miktarı sadaka verirse Allah o sadakayı büyük bir hoşnutlukla kabul eder. Sonra onu sahibi için, sizden birinizin tayını yetiştirdiği gibi (özenle) dağ gibi olana kadar büyütür (bereketlendirir).” (Buhari, Zekat, 8)

İyilik insanı kötülüklerden, pisliklerden, hata ve günahlardan uzaklaştırır, arındırır. İyilik, anın ve mekânın içinde kaybolmakla yüz yüze kalan benliklerimize dokunarak bizlere en değerli varlık (eşref-i mahlûkat) olduğumuzu hatırlatır. Bizleri onarır, besler, maneviyatımızı güçlendirir. Bazen abdest, namaz, oruç ve dua gibi ibadetler bazen de güler yüz, emek ve tecrübe paylaşımı, yaşlıya, engelliye, dula, yetime destek gibi sosyal faaliyetler ruhumuzu tertemiz, berrak hale getirir. “Allah’a çağıran, dine ve dünyaya yararlı iş yapan ve “Ben müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş! “(Fussilet 45/33-34). “Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri yok eder.”(Hûd 11/114). Kur’an’da ve hadislerde iyiliğe dair vurgular, iyiliğin hem içe dönük, hem de dışa dönük boyutlarını gösterir. İyilik yapabilmek için salih kul olmak, manevi hayatı zenginleştirmek ve benliği arındırmak için iyilikle bütünleşmek, iyilik yolcusu olmak gerekir. “…Güzel sözler O’na yükselir; rızâsına uygun iş ve davranışları da O yüceltir...”(Fâtır 35/10).

Bir yanıt yazın