BENDEN AYRILAN BEN: Hiperkültürel Dolaşımda Dağılmış Şahsiyet, Sentetik Gerçeklik ve İnsanın Sınırları

web3_colorful_collage2

İnsan kendisinden hep bir şeyler bıraktı. Mektubu, portresi, fotoğrafı, sesi, el yazısı kaldı; daha sonra bunlara görüntüler, elektronik postalar, mesajlar, arama geçmişleri ve türlü dijital kayıtlar eklendi. Fakat bütün bu izlerle onları bırakan insan arasında anlaşılır bir mesafe vardı. Portre sahibine benzerdi ama onun yerine bakmaz, mektup müellifinin sözünü taşır ama kendi başına yeni bir cümle kurmazdı. Bir ölünün sesini kayıttan dinlediğimizde onun konuştuğunu değil, bir zamanlar konuşmuş olduğunu bilirdik. Hatıranın tabiatında zaten biraz yokluk vardır; geride kalan şey, sahibinin orada olmadığını da söyler.

Üretken yapay zekânın değiştirdiği şeylerden biri bu eski ve oldukça güvenli mesafedir. Bugün bir insanın yüzü kendisi orada bulunmadığı hâlde hareket ettirilebiliyor; sesi hiç söylemediği cümleleri söyleyebiliyor; yazıları, kendisinin hiç kurmadığı yeni metinlerin malzemesine dönüşebiliyor. Bir insan öldükten sonra bıraktığı dijital izlerden onun konuşma biçimini taklit eden temsiller üretme fikri artık yalnız bilimkurgunun konusu değil. Aynı teknolojik düzen başka bir yönde, insanın geçmiş davranışlarından hareketle henüz vermediği kararlar hakkında tahminler de kuruyor. Teknolojinin yaptığı şey artık yalnız insanı kaydetmek değildir. İnsana ait bazı şeyleri insandan ayırmak, dolaşıma sokmak, başka parçalarla birleştirmek ve kimi zaman insanın yokluğunda onun adına işletebilmektir.

Tam burada yapay zekâ meselesi daha geniş bir kültürel dönüşümle birleşiyor. Byung-Chul Han’ın hiperkültürellik kavramıyla anlamaya çalıştığı dünyada kültürel ifade biçimleri yerlerinden çözülmekte; yerli ile yabancı, yakın ile uzak, tanıdık ile egzotik arasındaki eski mesafeler zayıflamakta ve kültürün unsurları yeni bir dolaşım alanında karşılaşmaktadır.[1] Ben hiperkültürelliği burada bütün açıklama yükünü üzerine alacak bir üst teori olarak değil, yapay zekânın üzerinde iş gördüğü dünyanın önemli bir vasfını anlamak için kullanıyorum. Çünkü üretken yapay zekâ boşlukta doğmadı. Önce kültürün parçaları büyük bir dolaşıma açıldı; şimdi o dolaşımın içinde insanın kendisi de parçaları üzerinden dolaşıma giriyor.

Bunu daha önce tefsir malzemesinin yapay zekâ içindeki dolaşımını düşünürken fark etmek mümkündü. Taberî’den bir rivayet, Zemahşerî’den bir dil çözümlemesi, Râzî’den kelâmî bir tartışma, tasavvufî bir işaret, modern psikolojiden bir kavram ve güncel bir hak söylemi aynı cevap içinde yan yana getirilebilir. Bunların buluşması kendi başına kusur değildir. Tefsir zaten tarih boyunca dille, kelâmla, fıkıhla, rivayetle, felsefeyle ve yaşadığı kültürle temas ederek büyümüştür. Yeni olan temasın kendisi değil; temasın sürati, ölçeği ve tertibin büyük ölçüde görünmez hâle gelmesidir. Nitekim Türkçe literatürde yapay zekâ modellerinin tefsir tarihine ilişkin cevaplarında doğruluk, kaynak, eksiklik ve genellik problemleri tespit edilmiş; yapay zekâyla tefsirin imkânı ayrıca objektiflik ve tefsir usulü bakımından tartışılmıştır.[2]

Fakat burada beni daha fazla ilgilendiren başka bir ihtimal var: Bir cevapta kullanılan cümlelerin her biri tek tek doğru olduğu hâlde cevap bütünüyle yanlış bir bilgi düzeni kurabilir. Kaynakların dereceleri silinebilir, ihtilaflar kapatılabilir, tarihî mesafeler görünmez olabilir; birbirinden farklı epistemik ağırlıktaki unsurlar aynı pürüzsüz yüzey üzerinde eşitlenebilir. Böylece bilgi yanlış olmadan da bilginin tertibi bozulabilir. Yapay zekâ yalnız taşıyan bir vasıta değildir artık; kaynaklar arasındaki mesafeye müdahale eder, onları bir araya getirir ve kullanıcıya belirli bir tertip içinde sunar. Bunun için ona insan iradesi veya bilinç atfetmeye gerek yoktur. Bir şeyin tertibe katılması için mutlaka tertibinin ahlâkî sorumluluğunu taşıması gerekmez.

Şimdi aynı yapının yalnız metinler için değil, insanın kendisi için işlemeye başladığını görüyoruz. Ses, sahibinin hiç kurmadığı bir cümlede işitilebiliyor; yüz, yaşanmamış bir hadiseye yerleştirilebiliyor; üslup başka bir düşüncenin taşıyıcısı olabiliyor. Hatıra yeni bir konuşmaya açılırken davranış verisi henüz yaşanmamış bir geleceğe uzatılabiliyor. Hiperkültürel dolaşımın parçaları bir zamanlar daha çok metinler, imgeler, fikirler ve kültürel göstergelerdi; üretken yapay zekâyla birlikte şahsiyetin işaretleri de bu dolaşıma dâhil oluyor.

Bu yüzden meseleyi yalnız mahremiyet, sahte içerik, telif veya veri güvenliği altında düşünmek eksik kalır. Hukuk bakımından bunların her biri önemlidir ve Türkçe hukuk literatürü deepfake yoluyla kişinin sesinin ve görüntüsünün taklit edilmesini artık doğrudan kişilik hakkı ve kişisel veri meselesi olarak ele almaktadır.[3] Fakat hukukun hangi hakkın ihlal edildiğini sormasından önce felsefenin daha tuhaf bir soruyla karşılaşması gerekiyor: Bir şeyi bana ait kılan nedir? Benim sesime kusursuz biçimde benzeyen fakat benim söylemediğim bir cümleyi taşıyan ses hangi anlamda benimdir? Yüzüm kullanılarak oluşturulan fakat hiç bulunmadığım bir yerde beni gösteren görüntüyle aramdaki bağ nedir? Üslubum yeterince iyi taklit edildiğinde düşüncemden ayrılabilir mi? Geçmiş davranışlarımdan çıkarılan gelecek ihtimali hangi noktada benim hakkımda hüküm vermeye başlayabilir?

Bu yazıda dağılmış şahsiyet derken kastettiğim budur. İnsan şahsiyetinin metafizik olarak gerçekten parçalara ayrıldığını söylemiyorum; psikolojik bir parçalanmadan da söz etmiyorum. Daha sınırlı fakat gittikçe büyüyen bir durumu adlandırmaya çalışıyorum: kişiye ait saydığımız suret, ses, söz, üslup, hatıra ve davranış örüntülerinin kişiden ayrıldıktan sonra onun adına yeni fiillerin malzemesi hâline gelebilmesi. Fotoğrafın sahibinden ayrılması yeni değildir; yeni olan, suretin konuşabilmesidir. Ses kaydının bedenden ayrılması da yeni değildir; yeni olan, o sesin sahibinin hiç söylemediği sözü söyleyebilmesidir. Geçmişten geleceğe ilişkin tahminde bulunmak da eskidir; değişen, çok büyük veri kümelerinden çıkarılan bu tahminlerin insan hakkında işlem yapılabilir profillere dönüşmesidir.

Deepfake meselesinin asıl ağırlığı da burada ortaya çıkıyor. Bir görüntünün sahte olarak üretilebilmesi, ilk bakışta bildiğimiz sahtecilik tarihinin gelişmiş bir devamı gibi görülebilir. İnsan belgeyi, fotoğrafı ve sesi öteden beri tahrif ediyordu. Fakat üretken yapay zekâ bunu yalnız kolaylaştırmadı; görüntü ile hadise, ses ile söz, suret ile şahıs arasındaki eski güven ilişkisini de gevşetti. Artık bir kişinin görüntüsünün bulunması onun orada bulunduğunu, sesinin duyulması o sözü söylediğini kendiliğinden göstermiyor. Gerçeğinden ayırt edilmesi güç ses ve yüz taklitlerinin üretilebilmesi, bu yüzden yalnız kişilik hakkı bakımından değil, gördüğümüz ve işittiğimiz şeylerin delil değeri bakımından da önem taşıyor.[3]

İlk sonuç açıktır: sahte delil üretmek kolaylaşır. Fakat bunun yanında daha derin bir epistemik sonuç beliriyor. Sahte görüntünün mümkün olduğunu herkes bildiğinde, gerçek görüntünün itibarı da eskisi kadar kendiliğinden değildir. Bir insanın işlemediği fiilin görüntüsü üretilebildiği gibi, gerçekten işlediği bir fiilin görüntüsü de “yapay zekâ üretimi” denilerek tartışmaya açılabilir. Sentetik gerçeklik böylece yalnız yalana malzeme sağlamaz; hakikatin kendisini ispat ederken başvurduğu bazı eski dayanakları da daha fazla tahkike muhtaç hâle getirir.

Post-truth tartışmasının yeni eşiği belki burada başlamaktadır. Hakikat-sonrası durumun bildiğimiz biçiminde doğru ortadadır fakat kanaat, aidiyet, duygu veya çıkar hakikatin önüne geçebilir. Sentetik gerçeklikte bundan önce gelen başka bir soru beliriyor: Ortada duran şeyin doğru olduğuna neyle karar vereceğiz? İnsanlık yalancı şahitle binlerce yıldır uğraşıyor; şimdi hiçbir insan şahit bulunmadan şahitlik görünümü üretilebiliyor. Mesele bu noktada yalnız hakikat-sonrası olmaktan çıkıp delil-sonrası bir durum ihtimaline açılıyor. Buradaki “delil-sonrası”nı delilin bütünüyle ortadan kalkması anlamında kullanmıyorum. Tam tersine delile daha fazla ihtiyaç duyduğumuz, fakat delil sandığımız şeyin de ayrıca doğrulanması gereken bir durumu kastediyorum.

Eski bilgi geleneklerinin bazı soruları bu yüzden yeniden önem kazanıyor. Bir haber hangi şartlarda bilgi doğurur, haberlerin bilgi değeri neden birbirinden farklıdır, bir sözün nispeti nasıl araştırılır? Kelâm geleneğinde haberin bilgi ve delil değerinin mütevâtir ve âhâd gibi ayrımlar üzerinden tartışılmış olması bile, “bir şeyin söylenmiş olması” ile “o şeyin bilgi doğurması” arasında kendiliğinden bir özdeşlik kurulmadığını göstermeye yeter.[4] Hadis ilminin isnad ve râvi etrafındaki büyük tenkit faaliyeti de sözün yalnız muhtevasıyla değil, kimden ve hangi aktarım zinciriyle geldiğiyle ilgilenildiğini gösterir.

Bu geleneği bugünkü probleme hazır cevap olarak taşımak doğru olmaz. Deepfake, üretken yapay zekâ ve sentetik medya klasik dünyanın bilmediği teknik imkânlardır. Fakat eski hassasiyetin bugüne söyleyebileceği bir şey yine de vardır: Söz kadar nispet de önemlidir. Şimdi bir insanın sesiyle söylenmiş fakat o insanın söylemediği bir söz, bir insanın yüzüyle gösterilmiş fakat onun işlemediği bir fiil, bir müellifin diline benzeyen fakat onun düşünmediği bir metinle karşılaşabiliyoruz. Bir bakıma rivayet var, fakat bildiğimiz anlamıyla râvi yok.

Hiperkültürel tefsir tartışmasında kaynakların düzleşmesi dediğim problem burada şahsiyet düzeyinde yeniden karşımıza çıkar. Orada farklı zamanlara ve bilgi düzenlerine ait metinler kökenlerini kaybederek aynı cevap içinde birleşebiliyordu; burada benim sesim başkasının cümlesiyle, yüzüm yaşamadığım bir olayla, üslubum düşünmediğim bir fikirle birleşebiliyor. İki durumda da asıl mesele parçaların bulunması değildir. Mesele nispetin bozulmasıdır. Bir söz doğru kaynağa, bir fiil doğru faile, bir suret doğru şahsa bağlanmadığında yalnız bilgi düzeni değil, sorumluluk düzeni de sarsılır.

Bir yapay zekâ sistemi gerçeğe aykırı bir cümle ürettiğinde gündelik dilde kolayca “makine yalan söyledi” diyebiliyoruz. Oysa yalanı yalnız yanlış cümle olarak değil ahlâkî bir fiil olarak düşünürsek, niyeti ve sorumluluğu da aramak gerekir. Model yanlış bir ifade üretebilir; bir insanı taklit ederek gerçeğe aykırı söz meydana getirebilir. Fakat yanlış cümleden ahlâkî yalana geçtiğimiz yerde artık yalnız çıktı değil fail meselesi vardır. Sistemi geliştiren, belirli bir amaçla kullanan, üretilen içeriği bilerek yayan ve ona dayanarak karar veren kişiler aynı zincirde bulunabilir ama sorumlulukları aynı değildir. Yapay zekânın meydana getirdiği önemli güçlüklerden biri, fiilin teknik üretim zinciriyle ahlâkî isnat zincirini birbirinden uzaklaştırmasıdır.

Dinî söz bu problemi daha da keskinleştirir. İnsanlar yapay zekâ sistemlerine yalnız ansiklopedik bilgi sormuyor; inanç, ibadet, ahlâk ve dinî hayat hakkında da başvuruyor. Türkiye’de yapılan güncel saha çalışmaları, bazı kullanıcıların yapay zekâyı dinî meselelerde yargılamayan bir muhatap olarak deneyimlediğini ve bu teknolojinin geleneksel dinî otorite ilişkilerini dönüştürmeye başladığını gösteriyor.[5] Tefsir alanındaki çalışmalar da yapay zekânın metin üretme kabiliyeti ile tefsirin ilmî ve normatif şartlarının aynı şey olmadığını tartışmaya açmış durumda.[2]

Fakat buradan sonra soruyu literatüre bırakamayız. Dinî otorite yalnız doğru dinî cümle üretme kabiliyeti midir? Bir sistem ayetleri, hadisleri, fıkıh literatürünü ve çağdaş yorumları kullanarak içerik bakımından doğru bir cevap verebilir. Kaynak sıralayabilir, ihtilafları anlatabilir, hatta belirli bir görüşü niçin tercih ettiğini açıklayan cümleler kurabilir. Fakat açıklamanın kendisi de aynı üretim faaliyetinin devamıdır. Ortada söylediğine inanan, sözünün ilmî ve ahlâkî mesuliyetini üstlenen bir özne bulunmaz. Böylece dinî söz tarihinde oldukça tuhaf bir ihtimal ortaya çıkar: Tanrı adına kurulmuş bir cümlenin arkasında Tanrı’ya inanan bir konuşanın bulunması artık teknik olarak zorunlu değildir.

Buradaki mesele bir “fetva makinesi” korkusundan ibaret değildir. Daha geniş bir şey oluyor: söz söyleyenden ayrılmaktadır. Ve söz söyleyenden ayrılabiliyorsa, söyleyen öldükten sonra da yeni cümleler kuruyormuş gibi yoluna devam edebilir.

İnsan öldüğünde geride hep bir şeyler bırakıyordu. Elbiseleri, kitapları, mektupları, fotoğrafları ve başkalarının hafızasındaki yeri kalıyordu. Dijital çağ buna büyük bir tereke ekledi: sosyal medya hesapları, mesajlar, elektronik postalar, videolar, ses kayıtları ve başka dijital varlıklar. Türk hukuk literatüründe dijital mirasın kapsamı, bu varlıkların miras hukukundaki durumu ve ölümden sonra kalan kişisel verilerin mirasçılara intikali artık müstakil bir problem olarak tartışılmaktadır.[6]

Yapay zekâ bu tartışmaya başka bir eşik ekliyor. Geride kalan malzeme artık yalnız saklanmak, okunmak veya mirasçılara aktarılmak zorunda değildir; işlenerek ölen kişiye benzeyen yeni bir temsilin malzemesi hâline getirilebilir. Türkçe felsefe ve din felsefesi literatüründe de dijital bilinç aktarımı, kimlik sürekliliği ve dijital ölümsüzlük iddialarının “aynı kişinin devamı” meselesini nasıl güçleştirdiği tartışılmaya başlanmıştır.[7] Burada hukukî mirasla ontolojik devamlılığı birbirine karıştırmamak gerekir. Bir insanın verilerinin kalması, o insanın kaldığı anlamına gelmez.

Tam da bu yüzden miras kavramının sınırına geliyoruz. Bir insanın evi, kitapları veya bilgisayarı mirasçılarına kalabilir. Dijital dosyalarının hangi şartlarda intikal edeceği hukuk tarafından tartışılabilir. Fakat bir insanın şahsiyetinin miras bırakılabilir olup olmadığı aynı türden bir soru değildir. Ölmüş birinin binlerce mesajı, görüntüsü ve ses kaydı kullanılarak onun gibi cevap veren bir sistem oluşturulduğunda mirasçıya geçen şey artık yalnız geçmişten kalmış bir veri olarak kullanılmıyor; o veriden yeni söz üretiliyor.

Hatıra ile simülasyon arasındaki sınır tam burada değişir. Bir fotoğrafa bakıp annemizi hatırlamakla, annemizin görüntüsünün bize dönüp bugün sorduğumuz bir soruya cevap vermesi aynı şey değildir. Mektup ölünün daha önce söylediğini saklar; yapay temsil ise ölünün hiç söylemediğini onun söyleyişine benzetebilir. Eski hatıra yokluğun izini taşırken yeni temsil yokluğu kısmen örtebilir.

Bir çocuk ölmüş babasının dijital temsiline “Beni özledin mi?” diye sorduğunda ve babasının sesi “Her gün” dediğinde, burada yalnız teknik bir başarı yoktur. Cümlenin kime ait olduğu meselesi vardır. Baba bunu söylememiştir; fakat cevap onun verilerinden hareketle ve onun sesi taklit edilerek üretilmiştir. Çocuk ise cevabı bir veri tabanından değil, babasına benzeyen bir muhataptan alıyormuş gibi yaşayabilir. Teknolojinin başarısı ile sözün nispeti aynı şey değildir.

Burada alışılmış miras sorularının yetmediği kanaatindeyim. İnsan ölmeden önce yazmadığı kitabın ölümünden sonra kendi adıyla yazılmasını, söylemediği siyasî veya dinî kanaatlerin kendi sesiyle dile getirilmesini, yakınlarına vermediği cevapların kendi ağzından üretilmesini istemeyebilir. Mirasçının veriye ulaşmasıyla ölen kişinin şahsiyetine yeni sözler ekleme yetkisi aynı şey değildir. Bunun için belki tuhaf görünen fakat giderek daha ciddi hâle gelecek bir soruyu sormamız gerekiyor: Ölünün susma hakkı var mıdır?

Ölüm insanın yeni fiiller gerçekleştirme imkânını sona erdiriyorsa, ölünün verilerinden üretilen yeni fiillerin ona nispet edilmesinin sınırı nedir? Hukuk bu soruya ileride başka kavramlarla cevap verebilir. Benim burada dikkat çekmek istediğim, ölümün kendisinin bile şahsiyet ile temsil arasındaki eski sınırı korumaya artık yetmeyebileceğidir.

Hiperkültürel dolaşım bu noktada en uç biçimlerinden birine ulaşır. Artık yalnız kültürel parçalar mekânlarından ayrılmıyor; insanın parçaları zamanından da ayrılabiliyor. Ölünün sesi ölümden sonraki zamana taşınıyor, geçmişteki yüz yeni bir hadiseye ekleniyor, eski mesajlar bugün sorulan bir sorunun cevabına dönüştürülebiliyor. Dijital dolaşım coğrafî mesafeyi aştığı gibi ölümün meydana getirdiği zaman mesafesine de müdahale ediyor.

Fakat iş bununla bitmiyor. Bir uçta artık bulunmayan bir insanın muhataplığı teknik olarak yeniden kurulmaya çalışılırken, öteki uçta baştan beri hiç bulunmamış bir muhatap üretilebiliyor. Burada benim için asıl soru “İnsan yapay zekâya âşık olabilir mi?” değildir. Daha temel soru, birini muhatap yapan şeyin ne olduğudur.

Ölüm sonrası temsil artık bulunmayan ötekini geri çağırmaya çalışır; yapay sevgili ise hiç bulunmamış bir ötekinin yerini kurabilir. İki durum elbette aynı değildir. Fakat ikisinin kesiştiği nokta önemlidir: muhataplık, muhatabın bağımsız ve bedensel varlığından ayrılabilir hâle gelmektedir.

İnsan ilişkisinin belki en yorucu, fakat onu gerçek bir karşılaşma yapan tarafı, karşıdakinin bize indirgenememesidir. Bizi yanlış anlayabilir, itiraz edebilir, sıkılabilir, gidebilir; kendisine ait bir geçmişi, arzuları, korkuları ve bizim hiçbir zaman bütünüyle bilemeyeceğimiz bir iç dünyası vardır. Başkası tam da bu sebeple başkasıdır. Kullanıcısını tanıdıkça ona göre biçimlenen yapay muhatapta ise ilişkinin bu eski şartı değişmektedir. Karşımızda bizi dinleyen, cevap veren, dilimizi öğrenen bir şey vardır; fakat onun bize karşı bağımsız bir hayatının bulunup bulunmadığı bambaşka meseledir.

Bu sebeple yapay muhataba yönelen insanî duyguyu küçümsemek meseleyi çözmez. İnsan bir makineye bağlandığında bağlanan insan gerçektir; hissettiği yalnızlık, teselli veya yakınlık da sırf muhatabının ontolojik statüsü tartışmalı diye yok olmaz. Duygunun sahiciliği burada meseleyi tek başına çözmez; asıl güçlük, ilişkinin iki tarafında aynı türden iki iradenin bulunup bulunmadığında belirir. Beni hiç terk edemeyen bir şeyin sadakatinden, bana ihtiyaç duymayan bir şeyin sevgisinden, benden incinmeyen bir şeyin affından söz ederken hangi anlamda aynı kelimeleri kullanmaya devam ettiğimizi düşünmek zorundayız.

Hiperkültürellik burada yeniden önem kazanır. Farklı kültürel unsurların tercih edilip yan yana getirilebildiği bir dünyada, kişiselleştirilmiş yapay muhatap da kullanıcının beklentilerine göre sürekli yeniden tertip edilebilir. Sevdiğim konuşma biçimi, aradığım mizah, ihtiyaç duyduğum teselli, hatta benimle ne ölçüde tartışacağı ayarlanabilir hâle geldiğinde öteki, karşılaştığım kişi olmaktan çıkarak giderek tertip ettiğim kişiye benzeyebilir. Kültürel menünün mantığı insan ilişkisine taşındığında başkalığın dirençli tarafı zayıflar.

Tefsirde kişiselleştirmenin doğurduğu sorun da buna uzaktan benzer. Kullanıcının karşısına gerçek bir yorum farklılığını bütün sertliğiyle çıkarmak yerine onun sorusuna, diline ve beklentisine göre düzenlenmiş pürüzsüz bir cevap dünyası kurulabilir. Yapay muhatap ise yalnız ne duymak istediğimi değil, nasıl bir başkasına tahammül edebildiğimi de öğrenebilir. Eğer sürtünmenin miktarı benim tercihime göre ayarlanabiliyorsa insan ilişkisinin dönüştürücü taraflarından biri olan başkasına katlanma tecrübesi de değişir.

Şahsiyet problemi burada özgürlüğe açılır. Çünkü ötekinin ötekiliği kadar, benim henüz ne yapacağımın bütünüyle tamamlanmamış olması da insan tecrübesinin temel parçalarından biridir.

Dijital sistemler uzun zamandır yaptıklarımızı kaydediyordu; artık davranışlarımızdan hareketle hakkımızda çıkarımlar ve profiller de üretiyor. Algoritmik profilleme üzerine Türkçe literatür, büyük veri ve algoritmik sistemlerin kişileri belirli özellik ve örüntüler üzerinden sınıflandırmasının mahremiyet, ayrımcılık ve insan hakları bakımından doğurduğu sorunları açıkça tartışmaktadır.[8] Fakat benim burada ilgilendiğim şey, bu hukukî ve etik meselelerin hemen altında duran zaman problemidir. Geçmişimden çıkarılan muhtemel ben ile henüz karar vermemiş ben arasındaki ilişki nedir?

Bir sistem benim hangi ürünü satın alacağımı, hangi içeriğe yöneleceğimi veya belirli bir davranışı gösterme ihtimalimi yüksek doğrulukla tahmin edebilir. Buradaki asıl sorun tahminin yanlış çıkması değildir. Bazen doğru çıkması daha düşündürücüdür. Çünkü tahmin benim hakkımda verilecek kararların gerekçesine dönüştüğünde, muhtemel ben ile yaşayan ben arasındaki mesafe önem kazanır. Henüz yapmadığım bir davranış ne ölçüde bana isnat edilebilir? Geçmişimden çıkarılan gelecek ihtimali benim geleceğim midir, yoksa hakkımda kurulmuş kuvvetli bir ihtimal midir?

Hiperkültürel dolaşımın mekân üzerindeki etkisinin yanına burada zaman üzerindeki etkisi eklenmektedir. Farklı kültürlerin unsurları aynı şimdide yan yana getirilebildiği gibi, aynı insanın farklı zamanlarına ait veriler de tek bir hesaplanabilir yüzeyde birleşebilir. Geçmiş tercihlerim, alışverişlerim, izlediklerim ve başka davranış izlerim, gelecekte ne yapacağımı tahmin etmek için aynı model içinde işlenebilir. İnsan biyografisi böylece yalnız yaşanmış bir hikâye olmaktan çıkıp geleceğe doğru istatistiksel olarak uzatılabilir bir veri dizisi gibi okunmaya başlanır.

Fakat insanın geçmişi geleceğinin tamamı değildir. İnsanın ahlâkî varlık oluşunun önemli bir tarafı da burada aranabilir. İnsan pişman olabilir, karar değiştirebilir, alışkanlığını bozabilir, kendisinden bekleneni yapmayabilir. Dün söylediğini bugün reddedebilir. Geçmişine ilişkin veriler belirli bir geleceği kuvvetle işaret etse bile başka türlü davranabilir. Özgürlük hakkında hangi metafizik görüş benimsenirse benimsensin, insanı yalnız geçmiş davranışlarının istatistiksel devamı olarak okumak şahsiyetin en azından bir imkân boyutunu dışarıda bırakır: henüz ne olacağının tamamlanmamış olması.

Böylece yazının başındaki mesele başka bir biçimde geri dönüyor. Deepfake hiç yaşamadığım bir geçmişi bana yükleyebilir. Ölüm sonrası temsil artık yaşayamayacağım bir şimdiyi benim adıma sürdürebilir. Öngörücü profil ise henüz yaşamadığım bir geleceği benden önce tasvir edebilir. Biri geçmişime, biri şimdime, biri geleceğime uzanır; üçünde de kişiye benzeyen veya kişiden çıkarılmış bir şey kişiden ayrılır ve belirli şartlarda kişinin önüne geçer.

Bu yüzden yapay zekâ çağının insan hakkında soracağı en güç soru belki makinenin ne zaman insan olacağı değildir. Bu soru önemli olabilir ama daha yakında duran başka bir mesele vardır: İnsanın ne kadarı kendisinden ayrılabilir?

Yüzümüz, sesimiz ve üslubumuz bizden ayrılarak yeniden işletilebiliyor. Hatıralarımız işleniyor, davranış örüntülerimiz modelleniyor; geçmişimizden muhtemel bir gelecek çıkarılabiliyor. Ölümden sonra bıraktığımız dijital izler bile bize benzeyen temsillerin malzemesine dönüşebiliyor. Bunların her birini ayrı teknik başlıklar altında ele aldığımızda karşımızda deepfake, ses klonlama, dijital miras, yapay muhataplık, kişisel veri ve algoritmik profilleme vardır. Fakat hepsine aynı yerden bakıldığında daha temel bir dönüşüm görünür: şahsiyetin işaretleri şahıstan bağımsız işlem kabiliyeti kazanmaktadır.

Hiperkültürellik bu dönüşümün yalnız dış çevresi değildir. Kültürün parçalarının yerinden edilip yeniden bağlanabildiği bir çağda insanın kendisinin bundan bütünüyle muaf kalacağını düşünmek güçtür. Önce metinler, imgeler, müzikler, kavramlar ve gelenekler büyük dolaşım yüzeyine çıktı. Şimdi yüz, ses, hatıra, tercih ve davranış da aynı yüzeyde işlenebilir unsurlar hâline geliyor. Fakat insanla kültürel nesne arasında ihmal edilemeyecek bir fark vardır. Bir motifin başka bağlamda kullanılmasının sorumluluğuyla bir insanın yüzünün hiç işlemediği bir fiile eklenmesinin sorumluluğu aynı değildir. Hiperkültürel serbestliğin şahsiyete ulaştığı yerde rıza, isnat ve sorumluluk yeniden sınır çizmek zorundadır.

Belki geleceğin önemli hak tartışmalarından biri yalnız “Verilerim kimin elinde?” sorusuyla yürümeyecektir. Daha ağır soru, benden alınmış verilerle oluşturulan şeyin ne zamana kadar bana nispet edilebileceğidir. Sesimin sahibi olmam, sesimle üretilebilecek bütün sözlerin sahibi olduğum anlamına gelmez. Yüzümün bana ait olması, yüzüm kullanılarak oluşturulan her fiilin bana ait olmasını sağlamaz. Aynı şekilde geçmişimin bana ait olması da geçmişimden hesaplanan her geleceği benim geleceğim yapmaz.

Bu noktada tefsir malzemesinin hiperkültürel dolaşımıyla başlayan mesele yeniden insana dönüyor. Orada kaynakların dolaşımını durdurmayı değil, dolaşırken kaybolan bağları görünür kılmayı düşünmüştük. Burada da çözüm insanın bütün dijital izlerini dolaşımdan çekmek olamaz. Asıl ihtiyaç, dolaşım sürerken bağın nerede koptuğunu görebilmektir. Cümlenin kaynağı, sözün söyleyeni, görüntünün sahibi ve fiilin faili görünmezleşmemelidir; hatıra kişisinden, tahmin de henüz gerçekleşmemiş gelecekten koparılmamalıdır.

Belki tefsirdeki kaynak–yorum ayrımıyla buradaki şahıs–temsil ayrımı tam bu noktada birbirine dokunuyor. Kaynağından kopmuş yorum nasıl pürüzsüz bir sentez içinde kendi tarihini kaybedebiliyorsa, şahsından kopmuş suret de sentetik bir gerçeklik içinde sahibini kaybedebilir. İkisinde de teknoloji büyük bir kolaylık sağlar: parçaları bulur, yaklaştırır, birleştirir ve akıcı hâle getirir. İkisinde de insanın aynı kolaylığa eklemek zorunda olduğu eski fakat yeniden hayati bir dikkat vardır: nispeti korumak.

Çünkü insan yalnız söylediği sözlerden ibaret değildir; söyleyebileceği hâlde söylemediği sözler de iradesinin sınırları içindedir. Yaptıklarından ibaret değildir; yapmaktan vazgeçebilmesi de şahsiyetinin parçasıdır. Geçmiş davranışlarından geleceği hakkında kuvvetli tahminler çıkarılabilir, fakat tahmin karar değildir. Sesine kusursuz benzeyen bir kayıt üretilebilir, fakat benzerlik irade değildir. Bütün yazıları bir modele öğretilebilir, fakat modelin kurduğu sonraki cümle zorunlu olarak onun cümlesi olmaz. Bir insanın bütün dijital hatıraları toplanabilir, fakat hatırlamak yalnız veri saklamak değildir.

Hiperkültürel çağ bize büyük bir hareket serbestliği verdi. Uzak olan yaklaştı; başka zamanların ve başka kültürlerin malzemesi aynı masaya geldi. Yapay zekâ bu masayı büyütüyor. Fakat masanın üzerine artık yalnız kültürün parçaları değil, insanın parçaları da konuluyor. Bundan sonra mesele ne kadar çok şeyi bir araya getirebildiğimizden ibaret olmayacaktır. Hangi parçanın hangi bütüne ait olduğunu, o bütünden ayrıldığında neye dönüştüğünü ve onu yeniden kullanmaya kimin hakkı bulunduğunu da sormak zorundayız.

Teknoloji insanın suretini giderek daha ayrıntılı çıkarabilir; ona ait çok farklı izleri aynı dijital temsil içinde toplayabilir. Fakat veri miktarının artmasıyla insanın tamamına yaklaşıldığı kendiliğinden söylenemez. Şahsiyet yalnız biriktirdiklerimiz değil, onlarla ne yapacağımıza henüz karar verebilme imkânımızdır. İnsanın tamamlanmamışlığı burada bir eksiklik olmaktan çıkar; başkasının veya bir hesabın onun adına tamamlayamayacağı alan hâline gelir.

Yapay zekânın insana yönelttiği asıl felsefî meydan okumalardan biri belki de budur. Makinenin bize ne kadar benzediğini sormadan önce, bizim hangi parçalarımızın bizden ayrıldıktan sonra hâlâ bize ait sayılacağını belirlemek zorundayız.

Çünkü insan hakkında dolaşıma sokulabilecek her şey dolaşıma girdiğinde, soru artık yalnız neyin bize benzediği değildir.

Benden ayrılabilen her şey ayrıldığında, geride kalana ne diyeceğiz?

Dipnotlar

[1] Byung-Chul Han, Hiper-Kültürellik: Kültür ve Küreselleşme, çev. Mehmet S. Türk, İstanbul: Ketebe Yayınları, 2024.

[2] Sevim Gelgeç, “Yapay Zekâ Modellerinin Tefsir Tarihi Özelinde İncelenmesi”, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 24/3 (2024), 493–519; Nihat Demirkol–İbrahim Akgün, “Yapay Zekâ (YZ) ile Objektif Bir Tefsir Çeşidi Mümkün Mü?”, Usul İslam Araştırmaları, 44 (2025), 65–96; Hasan Akcan, “Tefsir Usûlü Perspektifinden Yapay Zekâ Çıktılarının Epistemik ve Ontolojik Değeri”, Sinop İlahiyat Dergisi, 4 (2026).

[3] Ayça Zorluoğlu Yılmaz, “Deepfake ve Yapay Zekâ ile Oluşturulan Ses/Yüz Taklitlerinin Telif ve Kişilik Hakkı Bağlamında Değerlendirilmesi”, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, 16/3 (2026), 176–217; Mehmet Emin Özgül, “Yapay Zekâ Tabanlı Sahte Dijital İçeriklerle (Deepfake) Görüntü ve Ses Üzerindeki Hakkın İhlali”, Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 12/1 (2026).

[4] Rıza Korkmazgöz, “Kelâm İlminde Haber-i Vâhidin Bilgi ve Delil Değeri”, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 18/1 (2018), 225–258.

[5] Recep Altay, “Kutsalın Dijital İnşası: Türkiye’de Yapay Zekâ Çağında Dini İletişimin Dönüşümü ve Medyalaşması”, Intermedia International E-journal, 13/24 (2026), 330–357.

[6] Hasan Altındal–Yusuf Enes Arslan, “Türk Hukukunda Dijital Miras: Karşılaşılan Sorunlar ve Uluslararası Uygulamalar Çerçevesinde Bazı Çözüm Önerileri”, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 25/1 (2021), 313–354; İpek Betül Aldemir Toprak, “Dijital Mirasın Mirasçılara İntikalinde Kişisel Verilerin Korunması Sorunu”, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 32/4 (2024), 2265–2308.

[7] Gülsüm Turhan, “Teknoloji ve Teolojinin Kesişimi: Yapay Zeka Çağında Kimlik ve Ölümsüzlük”, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 24/3 (2024), 465–492.

[8] Nurullah Özgül, “İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesinde Yeni Bir Sorun Alanı: Algoritmik Profilleme”, Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Akademik Dergisi, 5/9 (2022), 83–115.

Yakup Ömer Sarıca

Erzurum’da doğdu. Ekonomi ve ilahiyat alanlarında eğitim gördü. Şiir, deneme, poetika, edebiyat ve kültür eleştirisinin yanı sıra felsefe, din ve dil meseleleri üzerine yazıyor.