AK PARTİ’NİN ÇEYREK ASIRLIK YOLCULUĞU: İKTİDARIN ÖTESİNDE BİR GELECEK ARAYIŞI
Türkiye siyasetinde bazı partiler vardır; belirli dönemlerin ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıkar, siyasal koşullar değiştikçe etkilerini kaybederler. Bazı siyasi hareketler ise yalnızca seçim kazanmayı değil, toplumun farklı kesimlerini ortak bir gelecek fikri etrafında buluşturmayı hedefler. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) 2001 yılında başlayan siyasi yolculuğunu değerlendirirken bu ayrımı göz ardı etmemek gerekiyor. “AK Parti: Tarihsel Kökleri, Siyasal Dönüşümü, Toplumsal Dayanakları ve 21. Yüzyıldaki Küresel Misyonu” başlıklı raporum, bu siyasi hareketi tarihsel köklerinden başlayarak iktidar tecrübesi, toplumsal dayanakları, ekonomik hedefleri, dış politika yaklaşımı ve medeniyet vizyonu üzerinden ele alıyor. Raporumun ortaya koyduğu temel düşünce oldukça açık: AK Parti’nin siyasi serüvenini yalnızca seçim sonuçları ve iktidarda kalma süresi üzerinden okumak, bu hareketin tarihsel iddiasını ve Türkiye siyasetindeki etkisini anlamak için yeterli değildir. Peki, bu iddia bugün hangi noktadadır? Kuruluş döneminde ortaya konulan hedefler ne ölçüde korunabilmiştir? Ve daha önemlisi, çeyrek asırlık iktidar deneyiminin ardından AK Parti’yi nasıl bir gelecek beklemektedir?
Bir siyasi hareketin tarihsel hafızası
AK Parti’nin düşünsel arka planını anlamak için Millî Görüş hareketinin tarihsel birikimine bakmak gerekir. 1969 yılından itibaren Türkiye siyasetinde etkili olan Millî Görüş düşüncesi; adalet, hukukun üstünlüğü, ekonomik bağımsızlık, toplumsal dayanışma, inançlara saygı ve çoğulculuk gibi kavramları bir araya getiren bir siyasal yaklaşım geliştirmiştir. Bu düşünce dünyasının önemli unsurlarından biri olan Adil Düzen anlayışı, ekonomik ve toplumsal ilişkilerin adalet temelinde yeniden değerlendirilmesini amaçlamıştır. AK Parti’nin kuruluş sürecinde dikkat çeken husus, geçmişten devralınan bu siyasal birikimin yeni dönemin toplumsal ve ekonomik koşullarıyla buluşturulmasıdır. Başka bir ifadeyle, geçmişin bütünüyle reddedilmesi yerine tarihsel tecrübenin yeni bir siyasal dil ve gelecek perspektifi içerisinde değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Bu yaklaşım, farklı toplumsal kesimlerin aynı siyasi çatı altında buluşmasına imkân sağlayan önemli bir unsur olmuştur. Muhafazakâr kesimlerden merkez siyasete, farklı ekonomik ve toplumsal çevrelerden değişim beklentisi taşıyan seçmenlere kadar geniş bir toplumsal tabanın oluşması, AK Parti’nin kuruluş dönemindeki en önemli özelliklerinden biridir. Ancak burada üzerinde durulması gereken önemli bir mesele var: Bir siyasi hareketin kuruluşunda ortaya koyduğu çoğulculuk ve toplumsal bütünleşme iddiasını uzun yıllar boyunca koruyabilmesi, en az kuruluş başarısı kadar önemlidir. Çünkü siyasi hareketler yalnızca doğdukları dönemin ihtiyaçlarına cevap verdikleri için değil, değişen toplumun beklentilerini anlayabildikleri ölçüde varlıklarını sürdürebilirler.
İktidar olmak mı, dönüşümü yönetmek mi?
AK Parti’nin 2002 yılında iktidara gelmesi, Türkiye’nin siyasi ve ekonomik tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Ağır ekonomik kriz koşullarının ardından göreve gelen hükümetin öncelikleri arasında ekonomik istikrarın sağlanması, üretim kapasitesinin geliştirilmesi ve kamu yönetiminin yeniden yapılandırılması bulunuyordu. Bununla birlikte AK Parti’nin iktidar dönemi, yalnızca ekonomik ve sosyal politikalarla şekillenmedi. 2007 e-muhtırası, 2009 yılında açılan kapatma davası, 2010 referandumu, Ergenekon ve Balyoz davaları, 17-25 Aralık süreci, Gezi olayları ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi gibi gelişmeler, Türkiye’nin siyasi ve kurumsal yapısında önemli tartışmalara yol açtı. Bu gelişmelerin her biri kendi tarihsel ve hukuki bağlamı içerisinde değerlendirilmelidir. Ancak bütün bu süreçlerin ortak özelliği, Türkiye’de seçilmiş yönetim, demokratik temsil, devlet kurumları ve toplumsal bütünlük arasındaki ilişkinin ne kadar önemli olduğunu göstermesidir. Burada asıl mesele, geçmişte yaşanan mücadelelerin sürekli hatırlatılması değil, bu tecrübelerden nasıl bir yönetim anlayışı çıkarılacağıdır. Uzun süre iktidarda kalmak, doğal olarak daha büyük bir sorumluluk getirir. Bir siyasi hareketin başarısı, karşılaştığı engelleri aşması kadar, kendi yönetim tecrübesini eleştirel biçimde değerlendirebilmesine de bağlıdır. Çünkü iktidar, yalnızca yönetme yetkisi değil; aynı zamanda hesap verme, kurumsal kapasiteyi geliştirme ve toplumun farklı kesimlerine karşı sorumluluk üstlenme makamıdır.
Ekonomide yeni gerçeklik: Üretmek yetmiyor
Raporumun üzerinde önemle durduğu başlıklardan biri de dünya ekonomisindeki dönüşüm ve Türkiye’nin kalkınma sorunlarıdır. Küresel ekonomik sistem artık yalnızca üretim kapasitesini artıran ülkelerin avantaj sağladığı bir yapı değildir. Üretimin yanında pazarlama, pazar erişimi, verimlilik, enerji maliyetleri, rekabet gücü ve teknolojik kapasite de belirleyici hâle gelmiştir. Dünya ekonomisinde arz fazlasının ortaya çıkması ve uluslararası rekabetin yoğunlaşması, ülkelerin kalkınma stratejilerini yeniden gözden geçirmelerini zorunlu kılmaktadır. Türkiye açısından bu değişim son derece önemlidir. Çünkü ekonomik büyümenin sürdürülebilir olması, yalnızca daha fazla üretmekle değil, üretilen mal ve hizmetleri uluslararası pazarlarda rekabet edebilir hâle getirmekle mümkündür. Bugün Türkiye’nin önündeki temel sorulardan biri şudur: Ekonomik büyümeyi kalıcı refaha dönüştürebilecek miyiz? Bu sorunun cevabı; üretim politikalarının niteliğine, teknoloji geliştirme kapasitesine, eğitim sisteminin ihtiyaçlara cevap verebilmesine, enerji maliyetlerinin yönetilmesine ve ekonomik kurumların etkinliğine bağlıdır. Kalkınma, yalnızca büyüme rakamlarından ibaret değildir. Üretimin niteliği, gelir dağılımı, istihdam, verimlilik ve toplumsal refah da bu tablonun ayrılmaz parçalarıdır. Türkiye Yüzyılı iddiasının ekonomik zemini de burada ortaya çıkmaktadır. Bu vizyonun gerçek bir kalkınma programına dönüşebilmesi için hedeflerin somut, ölçülebilir ve sürdürülebilir politikalara dayanması gerekir.
Türkiye’nin dış politikada üstlenebileceği rol
Türkiye, bulunduğu coğrafya itibarıyla bölgesel ve küresel gelişmelerden bağımsız hareket edebilecek bir ülke değildir. Ortadoğu’da yaşanan çatışmalar, Libya, Irak ve Suriye’deki gelişmeler, Avrupa Birliği ile ilişkiler ve uluslararası güç merkezleri arasındaki rekabet, Türkiye’nin dış politika gündemini doğrudan etkilemektedir. Raporumun dikkat çektiği önemli noktalardan biri, Türkiye’nin uluslararası sistemde yalnızca kendi ulusal çıkarlarını koruyan bir aktör olarak değil, aynı zamanda diplomatik uzlaşmayı destekleyen bir ülke olarak konumlanabilmesidir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin tarihsel birikimi ve coğrafi konumuyla ilişkilendirilen daha geniş bir sorumluluk anlayışına işaret etmektedir. Farklı inanç ve düşünce çevreleri arasındaki gerilimlerin azaltılması, uluslararası anlaşmazlıkların diplomatik yollarla çözülmesi ve çatışma risklerinin düşürülmesi, Türkiye’nin üstlenebileceği roller arasında değerlendirilmektedir. Ancak böyle bir misyonun gerçeklik kazanması için güçlü bir diplomatik kapasite, ekonomik dayanıklılık, kurumsal tutarlılık ve güvenilir uluslararası ilişkiler gereklidir. Küresel ölçekte etkili olmak, yalnızca iddialı söylemler geliştirmekle değil, bu söylemleri destekleyecek somut kapasiteyi oluşturmakla mümkündür.
Güvenlik ve toplumsal barış birbirinden ayrı düşünülemez
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu önemli meselelerden biri de bölgesel güvenlik sorunları ile toplumsal bütünlüğün korunması arasındaki ilişkidir. Terörle mücadele, sınır güvenliği, bölgesel çatışmalar ve iç barış, birbirinden bağımsız başlıklar değildir. Raporumun ele aldığı “Terörsüz ve Güvenli Türkiye”, “Büyük Türkiye Bütünleşmesi” ve “Büyük Türkiye İttifakı” yaklaşımları, güvenlik ile toplumsal dayanışmanın birlikte değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Burada özellikle vurgulanması gereken husus şudur: Kalıcı güvenlik yalnızca güvenlik tedbirleriyle sağlanamaz. Hukukun üstünlüğü, adalet duygusu, toplumsal güven, demokratik katılım ve farklı kesimlerin kendisini ülkenin eşit bir parçası olarak görebilmesi de güvenliğin temel unsurlarıdır. Toplumsal barış, farklılıkların ortadan kaldırılması değil, farklılıklarla birlikte yaşama iradesinin güçlendirilmesidir. Türkiye’nin geleceği bakımından ihtiyaç duyulan şey, ortak değerler etrafında bütünleşirken toplumsal çeşitliliği de koruyabilen bir siyasal ve kurumsal anlayıştır. 15 Temmuz sonrasında gündeme gelen devlet ve millet bütünleşmesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Devlet kurumlarının uyumlu çalışması, kamu yönetiminde koordinasyonun sağlanması ve siyasal aktörlerin ülkenin ortak çıkarları doğrultusunda sorumluluk üstlenmesi, güçlü bir devlet yapısının temel koşullarıdır.
Asıl sınav: Kurumsal sorumluluk ve geleceğe hazırlanmak
AK Parti’nin önündeki en önemli sınavlardan biri, kuruluş döneminde ortaya koyduğu geniş toplumsal temsil iddiasını günümüzün koşullarında yeniden üretebilmektir. Bir siyasi partinin uzun süre iktidarda kalması, kurumsal yapısının sürekli yenilenmesini gerektirir. Toplum değişir, ekonomik beklentiler farklılaşır, yeni kuşakların siyasetle kurduğu ilişki dönüşür. Dolayısıyla geçmişte başarılı olmuş yöntemlerin her dönemde aynı sonucu vereceğini düşünmek doğru değildir. Partilerin yalnızca kendi seçmen tabanlarıyla değil, kendilerine mesafeli duran toplumsal kesimlerle de iletişim kurabilmeleri gerekir. Siyasi temsil, yalnızca destekleyenleri memnun etmek değil, toplumun tamamına karşı sorumluluk üstlenmektir. Bu noktada liyakat, kurumsal kapasite, katılımcılık, istişare ve hesap verebilirlik gibi ilkeler önem kazanmaktadır. Siyasi hareketlerin geleceği, kişilere veya dönemsel başarılara bağımlı bir yapıdan ziyade, güçlü kurumlar ve ortak hedefler etrafında şekillenebilmelidir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte Türkiye’nin yönetim yapısında önemli bir dönüşüm yaşanmıştır. Bu yeni yapının etkinliği, devlet yönetiminde koordinasyonun, kamu kurumlarının çalışma kapasitesinin ve siyasal sorumlulukların açık biçimde yerine getirilmesine bağlıdır. Güçlü liderlik kadar güçlü kurumlar da gereklidir. Hatta uzun vadede güçlü kurumlar, siyasi istikrarın en önemli güvencelerinden biridir.
Türkiye Yüzyılı bir slogan değil, sorumluluk projesi olmalı
AK Parti’nin kuruluş felsefesinde yer alan geçmiş ile gelecek arasında bağ kurma düşüncesi, bugün “Türkiye Yüzyılı” vizyonuyla daha geniş bir perspektife taşınmak istenmektedir. Bu vizyon, Türkiye’nin ekonomik, siyasal, toplumsal ve uluslararası konumunu geliştirme iddiasını içermektedir. Ancak bir vizyonun anlam kazanması, onu dile getiren siyasi iradenin bu hedefleri hayata geçirecek kurumsal ve toplumsal zemini oluşturabilmesine bağlıdır. Türkiye’nin çağdaş medeniyetlerin üzerine çıkması hedefi; bilimde, teknolojide, eğitimde, hukukta, ekonomide, kültürde ve demokratik kurumlarda ilerleme kaydetmeyi gerektirir. Bu hedefin gerçekleşmesi, yalnızca bir siyasi partinin değil, devletin, üniversitelerin, özel sektörün, sivil toplumun ve toplumun bütün kesimlerinin ortak çabasını zorunlu kılar. Bu nedenle Türkiye Yüzyılı’nı yalnızca bir iktidar projesi olarak değil, geniş toplumsal katılımla geliştirilebilecek bir ülke hedefi olarak değerlendirmek gerekir.
Son söz: Geçmişin mirası, geleceğin teminatı değildir
Raporumdan çıkarılabilecek en önemli sonuç, AK Parti’nin tarihsel ve siyasal konumunun yalnızca iktidar süresiyle ölçülemeyeceğidir. Partinin gelecekteki başarısı; kuruluş felsefesindeki çoğulculuğu, adalet anlayışını, toplumsal dayanışmayı ve medeniyet perspektifini günümüzün ihtiyaçlarına ne ölçüde uyarlayabileceğiyle yakından ilişkilidir. Çeyrek asırlık siyasi tecrübe önemli bir birikimdir. Fakat geçmişte elde edilen başarılar, gelecekte de başarılı olunacağının garantisi değildir. Siyasi hareketleri güçlü kılan, yalnızca geçmişte ne başardıkları değil, geleceğin sorunlarına ne ölçüde çözüm üretebildikleridir. Bugün AK Parti’nin önünde iki temel seçenek bulunmaktadır: Geçmişin siyasi başarılarını yeterli görerek mevcut birikimi korumaya çalışmak ya da bu birikimi eleştirel bir değerlendirmeden geçirerek yeni dönemin ihtiyaçlarına cevap verecek bir kurumsal ve toplumsal yenilenme gerçekleştirmek. Türkiye’nin ihtiyacı, yalnızca güçlü bir iktidar değil; güçlü kurumlar, güven veren bir hukuk düzeni, rekabetçi bir ekonomi, toplumsal barış ve dünyada sözü dinlenen bir devlettir. AK Parti’nin tarihsel iddiası da ancak bu hedeflere katkı sağlayabildiği ölçüde anlamını koruyacaktır. Unutulmamalıdır ki bir siyasi hareketin gerçek büyüklüğü, ne kadar uzun süre iktidarda kaldığıyla değil, ülkesinin geleceğine ne kadar kalıcı değer kattığıyla ölçülür.
