MANYETİK BİR KUTUP: SEYYİD KUTUB
Yıl 1979. Diyarbakır’da lise üçüncü sınıf öğrencisiyiz. Marksist solun argümanları güçlü, yayınları çok ve sayısal üstünlüğü had safhada. Çarşıda-pazarda bile hissedebileceğiniz düşünsel baskıya direnmek hiç kolay değil.
Benim bir iki yıldır, gidip geldiğim Milli Türk Talebe Birliği’nin argümanları zayıf, yayın desen yok hükmünde. Sayısal azlığımız hem sıkıntılı hem de güvenlik açısından tehlikeli. “Millî Görüşün” o güne kadar ürettiği sloganik söylemler heyecanınızı dindirmeye, duygularınızı okşamaya yetiyor belki, ama kesinlikle aklınızı doyurmaya yetmiyor. Şöyle bir kalkıp benim de söyleyecek sözüm var, diyemiyorsunuz. Derken, imdadınıza kitaplar yetişiyor. İslam’da Sosyal Adalet, İslam-Kapitalizm Çatışması, Yoldaki İşaretler, Fi Zilâl’il-Kur’an. Yazarı Seyyid Kutub.
Bir Ağustos susuzluğuyla içiyorsunuz kitapları. İslam’ın da bir hukuk sistemi olduğunu, kendine özgü ekonomik ve sosyal görüşleri olduğunu, toplumsal adalet ve kardeşlik düşüncesiyle -aslında- toplumu yönetmeye talip olduğunu bu kitaplardan öğreniyorsunuz. İşgalci Batının İslam dünyasına dayattığı kapitalist sistemin ve kapitalizme tepki olarak yine Batıda ortaya çıkan Marksist sistemin aslında Batıya ait değerler olduğunu ve bize uymadığını okuyorsunuz. İşgalci güçlerin ve onların içerideki uzantılarının İslam’ı kasıtlı olarak karaladıklarını, kasıtlı olarak gerici ve çağdışı ilan ettiklerini, amaçlarının İslam’ın etrafında şüpheler uyandırmak ve zihinleri İslam’dan uzak tutmak olduğunu öğreniyorsunuz.
Bu kitapları okuyunca, dünyayı yönetmeye talip bütün doktrinlere karşı bizim de bir sözümüz olduğunu, karşılaştırmalı bir şekilde öğrenmeye başlıyorsunuz. Daha önce öğrendiğiniz klasik dini bilgilerden, aldığınız medrese eğitiminden ve aşina olduğunuz fıkıh, tefsir, hadis ilminden edinemediğiniz farklı bir bakış açısı kazanıyorsunuz. Çömeldiğiniz yerden daha güçlü doğruluyorsunuz. Ayaklarınız yere daha sağlam basıyor. Kendinizden eminsiniz. Haykırmak geliyor içinizden: Benim de söyleyecek sözüm var!
Yetmişlerin sonunda benimle beraber bu heyecanı yaşamış olsanız, kuşkusuz şöyle hissederdiniz: Dünyanın manyetik kutupları Kuzey ve Güney kutbu olabilir ama İslam düşünce dünyasının manyetik kutbu, kesinlikle Seyyid Kutub.
Sonradan düşünce ve okuma hayatımıza, başka kutuplar, başka yıldızlar da dahil olacaktı tabi. Başta şehidimizin çilekeş kardeşi Muhammed Kutub olmak üzere Mevdudiler, Nedviler, Şeriatiler, Mutahhariler ve diğerleri… Ama Seyyid’in bıraktığı tat bambaşka ve unutulmaz.
Ondan ön adıyla “Seyyid” diye söz ederdik. Seyyid’in, Arapçada kelime anlamı “efendi” demektir. İslam şehidinden “Seyyid” diye söz ederken, bir yandan “İslam’ın Beyefendisi” olduğuna ilişkin hakkını teslim ediyorduk, öte yandan ondan bir arkadaş ve yoldaş olarak söz ediyorduk. İlmi açıdan aramızdaki kod farkı, onu arkadaş edinmemize engel gibi görülebilirdi ilk etapta. Ancak o hayatını bir “şehit” olarak tamamlamıştı. İlmi açıdan belki onun seviyesine çıkamayabilirdik; ancak hepimiz, günün birinde gözümüzü kırpmadan onun çıktığı dar ağacına çıkabilirdik. Seyyid yoldaşımızdı, çünkü zalimler isteseler bir gün hepimizin kalemini kırabilirlerdi. Seyyid sıradan bir alim değil, aksiyoner bir mücahit olarak hepimizin dostu, yoldaşı ve arkadaşıydı. Onun şöhreti de ömrünü o yüzden sonlandırdıkları bu “aksiyoner mücahit” olma özelliğinden kaynaklanıyordu. O şöhreti terk etmiş cihadı seçmiş ama mücahitliği ona şöhretini fazlasıyla iade etmişti.
1906 Mısır doğumlu olan Seyyid Kutub, gençlik yıllarında bir Arap aydını ve edebiyatçısı olarak boy gösterir. Onu “Seyyid” yapacak olan düşünceleri II. Dünya Savaşından sonra netleşmeye başlayacaktır. 1948’de eğitim araştırmaları yapmak üzere gittiği ve 2 yıl kadar kaldığı ABD macerası, kimilerinin umduğu gibi yakından tanıdığı Batı’ya hayranlığını artırmaz, tersine işgalci Batıyla hesaplaşma isteğini artırır. Ülkesine döndüğü 1950’den 1966’daki şehadetine kadar olan dönemde, Seyyid hem fikri olgunluğa erişir hem de İslam toplumunun kendi dinamikleri üzerinde nasıl devletleşebileceğini tasarlamaya çalışır.
Bu tarihten itibaren Seyyid Kutub hem “küfürle” uzlaşmayı reddeden Müslüman bir düşünür, hem de Müslüman Kardeşler’in (İhvan’ın) en tanınmış yazarıdır. Bu yıllar Seyyid’in hem kendi düşüncelerinden dolayı hem de sistemin İhvan’a yönelik hamlelerinden dolayı, göz altı ve hapis hayatı yaşayacağı yıllar olacaktır.
Seyyid Kutub’u dar ağacına götüren, onun planlama veya eylemleri değil düşünceleriydi. Yüce Allah’ın “İlahlığına” ve Rabliğine” iman etmiş bir toplumun Allah’ın hakimiyetinden başka “hakimiyet” tanımaması gerektiğini, bu hakimiyeti tanıyan bir toplumun ancak “İslam toplumu” sayılacağını, diğerlerinin “cahiliye toplumu” olduğunu savunuyordu. Müslümanların cahiliye toplumunu ve özelliklerini “ret ve inkâr” ederek kendi toplumlarını inşa etmeleri gerektiğini, inşa ettikleri bu toplumun “kendi devletini” zorunlu olarak doğuracağını, kanun ve düzenlemelerin daha sonra, zamanın şartlarına göre yapılacağını savunuyordu. Seyyid, işgalcilerin oluşturdukları seküler otoriteleri “tağut” olarak niteliyor, reddedilmesi gerektiğini savunuyordu.
Bu suç muydu? İnanç değerlerimizin hayatımızı yönetmesini istemek, uzlaşmak istememek bir kusur muydu? Ya da uzlaşmasız olan aslında kimdi? Dikkatle bakılırsa, bölgedeki yerel diktatörlüklerin de uzlaşmaz oldukları anlaşılıyor. İşgalci Batı’nın bölgeyi yönetsin diye kurdukları yerel sistemler, yerel değerlerle hiç uzlaşmıyorlardı. Aslında uzlaşmaz olan, halkın değerlerini hiçe sayan onlardı.
İşin aslına bakılırsa ne Seyyid ne de bir İhvan üyesi suç işlememiş, kimsenin kanını dökmemiş, kimseyi kan dökmeye çağırmamışlardı. Evet Allah yolunda her Müslümanın ortaya koyacağı bireysel ve kolektif çabaya “cihad” diyorlardı. Ancak bu cihat çağrısı silahlı bir savaş çağrısı değil, sivil itaatsizlik ve protesto formatını pek aşmayan bir çağrıydı. Ancak muktedirler bundan ürküyor, Seyyid’i ve İhvan’ı teröre/şiddete çağırmakla suçluyorlar, seslerini bastırmaya çalışıyorlardı.
Seyyid Kutub’un düşünceleri, evet, şiddet içeren düşünceler değildi ama başka düşüncelerin kendisiyle uzlaşabileceği, kendisiyle orta yolu bulabileceğiniz düşünceler de değildi. Seyyid’in edebi üslubundan kaynaklanan sembolik ifadeler, metaforlar yanlış anlaşılmaya da müsaitti. Bazı gençlik grupları bu fikirlerden yola çıkarak uç noktalara kayabiliyorlardı. Seyyid daha hayattayken hapishanede “Bazı gençlerin onun tezlerinden yola çıkarak, başkalarını tekfir ettiklerini…” duyduğunda üzüntülerini dile getirmişti. Üzülseniz ne çare, uçlara kayanlar sizi dinlemiyorlar ki… Bu gün hala “İhvan” içinde ve dışında, bazı marjinal/silahlı grupların kendilerini Seyyid’e yamamaya çalıştıklarını biliyoruz. Derin bir bakış açısıyla, bu tip grupların Seyyid’i dar ağacına çıkaranlardan daha az “zalim” olduğunu reddetmek mümkün değil, sanırım.
Bu gruplar, bizim gençlik yıllarımızda daha belirgindiler. Tüm dünyada devlet baskısı günümüzden kat kat fazlaydı. Dünyanın her tarafında bireysel özgürlüklere dahi kapalı olan baskıcı devletlerin hüküm sürmesi, muhalif hareketleri şiddetin kucağına itiyor, radikalizmi teşvik ediyordu. İdeolojik ayrışma belirgin hale geliyor, anlaşmazlıklar “varlık savaşı” temelinde ele alınıyordu.
Dünyadaki bu genel geçer koşulların ötesinde, Türkiye’ye özgü başka koşullar da vardı. 80’lerde 12 Eylül darbesinin doğrudan hissedebileceğiniz baskısı hüküm sürüyordu. 1980’den önce kurulan tüm dernekler ve siyasi oluşumlar kapatılmıştı. Yeni oluşumlara çok sıkı denetimler altında, ancak izin veriliyordu. Sağ-sol çatışması bitmiş, gençlik okumaya, düşünmeye ve tartışmaya başlamıştı. Millî Görüş, MTTB ve Akıncılar’ın tabanını oluşturan gençler, aidiyet duygusunu sağlayacakları platform bulmakta güçlük çekiyorlardı. Gençlik kendini okumaya ve tartışmaya vermişti. Bu okumalar ve tartışmalar sonucunda ortaya çıkan fikri üretim, daha çok radikal refleksler veriyordu. Mısır’dan Filistin’e, oradan Balkanlar’a kadar İslam Dünyasında yapılan zulümler, 82’deki Hama katliamıyla ayyuka çıkmıştı. Muktedir dünya sadece seyirci kalıyor, üzüntülerini dile getiriyordu. Bütün bu zulümlere karşı duyulan tepki ve çaresizlik, Türkiye’deki askeri baskıyla birleşerek nefrete dönüşüyordu. Öte yandan, İran İslam Devrimi’nin arkamızdan esen rüzgarları emperyalizme karşı büyük bir direnme cesareti dağıtıyordu. Cesaret ve öfke, Türkiye’de gençlik gruplarını kesinlikle tehlikeli noktalara sürüklüyordu. İslam düşüncesine gönül vermiş gruplar, bu kanaatlerle organize olarak silahlanma eğilimine girmişlerdi. Tehlike kapıdaydı.
Bu nedenle, benim de yazarı ve yayın kurulu üyesi olduğum Girişim Dergisi 1986 Eylül sayısını radikalizme ve Seyyid Kutub’a ayırdı. Ben de bu sayıya “Seyyid Kutup Radikal miydi?” başlıklı bir yazı yazdım ve her şeyden önemlisi, Seyyid’in kardeşi Üstat Muhammed Kutub ile Seyyid’in düşünceleri çerçevesinde bir röportaj yaptım.
Muhammed Kutub söyleşisi, gündemi çok etkiledi. Yıllarca konuşuldu. Benim o gün ön plana çıkardığım çerçeve, panellerde konferanslarda ve çeşitli oturumlarda tartışıldı. İslam düşüncesine ilişkin yazılan yazılar, bu çerçeveyi kâle almak zorunda kaldılar. Bu alanda yazılan kitaplar, bu röportajdan alıntılar yaptılar. Seyyid Kutub’un doğru anlaşılması adına, Muhammed Kutub ile yaptığım o söyleşinin -özetle- ana çerçevesi şöyleydi:
- Geleneksel olarak Müslüman olan ama bilinç yoksunu oldukları için “Cahiliye” statüsünde yer alan toplumları ve bireyleri “Müslüman” saymamak doğru mudur? Cevap: Cahiliye kavramı, bireylerin değil, toplumların vasfıdır. Tıpkı “Darü’l-İslam ve Darü’l-Harb” kavramları gibi. Örneğin dar’ül-harpte yaşayan bir Müslüman kâfir sayılamayacağı gibi, daru’l-İslam’da yaşayan bir kafir de Müslüman sayılmaz. Seyyid’in cahiliye toplumları diye vasıflandırdığı toplumlarda yaşayan bireyleri kâfir kabul etmek doğru değildir. Hatta bu tip toplumlarda yönetime katılmak hata kabul edilebilir, ama kesinlikle küfür kabul edilemez.
- Seyyid’in üzerinde çokça durduğu “tekfir/kafir kabul etme” ve “hicret/ayrılış” kavramları nasıl okunmalı? Cevap: Kafir kabul etme, düşünce ve inançların küfür kökenli olduğunun bilincinde olma, ayrılma ve hicret de bilinçsel ve düşünsel bir ayrılma demektir. Kesinlikle fiziksel anlamda kampları ayırma ve ötekileri kafir kabul etme anlamında kullanılamaz.
- Cihat kavramı çok tartışmalı. Cihadın metodik karakteri sert olmak ve nihai durağı devrim olmak zorunda mı? İslami hareketler devlet otoritesini reddettiklerinde devlet otoritesine tanınan tüm haklara sahip olurlar mı? Örneğin, Suriye İhvanı’nın önde gelen yazarlarından Said Havva bu görüşü açıkça dile getirir… Cevap: İslamî hareketler hoşgörü ve af yolunu seçebilirler. Devlet erkinin tüm yetkilerini üstlenip kullanamazlar. İslami hareketler, İslam devletinin çekirdeğini ve ana bloğunu oluştururlar, kendisini değil…
Üstat Muhammed Kutup bazı kavramları kökünden reddetmiyor, yorumlarını tamamen değiştirmiyordu belki, ama esnetiyor ve yumuşatıyordu. Benzeri bir yumuşatmayı İhvan’ın II. Genel Başkanı Hasan el-Hudaybi, 1969’da yazdığı Yargıç Değil Davetçiyiz adlı kitabıyla yapmıştı. Seyyid’in düşüncelerine eklenen bu yeni üslup, Türkiye’de gittikçe radikal ve uzlaşmasız bir karakter kazanan İslami uyanışa ve gelişen İslam düşüncesine hizmet etmiş, büyük ölçüde olumlu sonuçlar doğurmuştu.
O günden bugüne çok zaman geçti. Diktatörlüklerin hüküm sürdüğü bölgelerde hala iman+öfke+cesaretin bireşiminden ibaret olan gruplar ellerine silah alıyorlar. Kendilerini Seyyid Kutub’a yamayan bu tip hareketler özelde Seyyid’i, genelde İslam’ı temsil edebilirler mi? İslam düşüncesi bu kadar sığ, hele yaptıklarına bakılırsa, Müslüman bir mücahit kendi başına buyruk, dar görüşlü ve cahil olabilir mi?
Seyyid Kutub’un “Kurtuluş Yolu” dikkatle okunduğunda cevabın kocaman bir “Hayır!” olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Küfürle, küfre ait kurumlarla hesaplaşmak, dayatmacı diktatörlüklerle uzlaşmamak, onlara karşı protestocu, mücadeleci ve itaatsiz olmanın adı Seyyid Kutub’dur. Elinde silah, ilimden ve irfandan yoksun bir şekilde, iman ve hormon gücüyle hareket etmenin adı ne Seyyid’dir ne de Kutub.
Bu yazı Umran Dergisi’nin 217. Sayısında yayınlanmıştır.
