Ahmet İnan’ın Ardından… Hani Bana Yemek Ismarlayacaktın?

0
db7c54a7-91ad-4fd4-9e89-bb718afb6e56

Zihnimde uçuşan o kadar kelime var ki, bir türlü cümlelere dönüştüremiyorum.
Birer, üçer, beşer ve belirsiz çıkıyorlar kontrolümden… Kimisi Fırat’ın sularına düşüyor, kimisi Tuna’nın üstünden sekiyor, kimisi turnalar gibi yükseklerden uçuyor ve kimisi de birer güvercin ürkekliğiyle kıvrıla kıvrıla süzülüyor. Ve bir de uçup uçup Fırat’a ve Tuna’ya bir martı gibi dalan kelimeler…
Seken kelimelerden kurduğumuz cümlelerle gidelim çocukluğumuza… İki buçuk yıl benden büyük olsa da yaşıt sayılırız. İkimiz de Kahta’nın ayrı köylerinde dünyaya gelmişiz. Fakat birbirimizle tanışmamız kırklı yaşlarımızda olsa gerek. Ahmet, ilkokulu köyünde mi okudu, yoksa Kahta veya Adıyaman’da mı, bilmiyorum. Ama büyük ihtimalle ilkokulda yaşadıklarımız üç aşağı beş yukarı birbirinin aynısıdır. O yıllarda televizyon yoktu, radyo da bazı evlerde bulunurdu. Köylerde elektrik de yoktu. Dolayısıyla Türkçe ile ilk tanışıklığımız ilkokul ile başlardı…
Ah Türkçe ah…
Çünkü Türkçe deyip de bir ah çekmemek olmaz…
Bizim dönemimizde hem Türkçe bilmediği hem de Kürtçe konuştuğu için dayak yemeyen bir Kürt öğrenci varsa, istisnadır. Belki binde birdir.
Öğretmenlerin öğrencilere verdikleri kesintisiz bir ödev vardı; Kürtçe konuşanları gördüklerinde, ertesi gün öğretmene şikâyet etmek… Ve tabii ki, dayak ve hakaret…
Benim hayatımda merhume annemle konuştuğum tek bir Türkçe soru cümlesi vardır, o da ertesi gün öğretmenden dayak yememek için idi. Şöyle ki:
Bir ikindi vakti altlı-üstlü evimizin oltimesinde (balkon) oturmuştum. Öğretmenin yumurta alması için gönderdiği bir öğrenci evin önünde bitmesin mi? Öğretmen, kendisine yumurta alması için para vermiş, o da ev ev “yumurta var mı?” diye sora sora bize kadar gelmiş…
Orada olmasam, annemle Kürtçe konuşacaktı: “Xaltiyê, hêkê we hene? – Teyze, yumurtanız var mı?”
Ama beni görünce, aynı soruyu bana yöneltti: “Bekir, annene sor, sizde yumurta var mı?”
Ben de içeride yemek pişiren anneme ilk Türkçe soru cümlem ile seslendim: “Anne, yumurta var mı?”
Annem, birkaç kez hastaneye gitmişliği olduğu için anlamıştı…
Kürtlerde bir söz vardır; “Çûn şin a miriyan, herkesik li ê xwe ra giriyan.Taziyeye gidenler kendi ölüsüne ağlar.”
Benimki de şimdi böyle oldu. Ahmet’i anlatayım derken, sözü kendime getirmişim. Ama ne yapalım, devletin bizlere uyguladığı şiddet ve çektirdiği acılar unutulamıyor ve yeri geldi mi söyletiyor.

Cumhuriyetin kurulmasından sonra bir devlet politikası olarak uygulanagelen ırkçılığın yansımalarından biri de Kürtçe yasağı ve bizzat yaşadığımız gibi çocuk olsun, yetişkin olsun, Kürtçe konuşanların cezalandırılması idi. Dolayısıyla bizden öncekiler ve bizim nesil, devletin şefkatinden çok şiddetini ve adaletinden çok zulmünü gördü. Devletin bu anlamda zulmettiği herkese, hepimize borcu var. Bu arada devletperestler bizi hemen “devlet düşmanı” diye bir yerlere gammazlamasınlar. Devletten kastımız, o esnada yükümlülük-sorumluluk makamında olan yöneticilerdir. Ve bu ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’den başlar, şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a kadar gelir. Elbette eski dönemler çok geride kalsa da milliyetçiliğin  inkârcı, imhacı, katliamcı, asimilasyoncu ve ötekileştirici olarak uygulanması toplumda çok ciddi yaralar oluşturdu. Milliyetçi olmayı kendine benzemeyeni yoketmek olarak anlaşılması Malazgirt’ten başlayan kadim Türk – Kürt kardeşliğine çok ciddi darbeler vurdu. Hakkını teslim etmek gerekir; Erdoğan inkâr politikalarını sonlandırmada bazı devrimci adımlar attı, ama bu hak gaspını tam olarak sona erdirmedi veya erdiremedi. Duamız ve arzumuz, bu çabaların özlemini duyduğumuz adil bir çözümle taçlandırılmasıdır.

***
Ahmet, yıllar önce de Avusturya’ya iltica etmişti, ama artık rahatsız edilmeden görevini yapabileceğini düşündüğünden, geri dönmüştü. Lakin öyle olmadığını görünce, ikinci kez Avusturya’ya gelip iltica etmişti. Ki bu da muhtemelen bundan iki buçuk yıl önce idi…
Sözün burasında Avusturya Devletinin alicenaplığını tebrik ve takdir etmek istiyorum. Çünkü bu defa reddedebilirlerdi. Ama bu demektir ki, ikinci kez de kabul etmesinde, Ahmet’in dürüstlüğüne binaen idi; onun şahsiyetine ve ilmine duydukları saygı ve uğratıldığı haksızlıklara karşı duydukları insani bir yükümlülük idi.
Ahmet iltica ettikten birkaç gün sonra beni aramış ve, “Kekê Bekir, ez disa hatim – Bekir kardeşim, yine geldim” demişti. Tabii, akabinde hemen görüşmüştük.
İltica evlerinde pek kalmadı. Bir süre ablasına misafir olduktan sonra bir ev kiraladı… Vefatına kadar da o evde yaşadı.
Ahmet’in taze mülteci olduğu esnada Avusturya da oldukça hareketli idi; hem partilerin genel seçim çalışmaları vardı ve hem de duyarlı insanların vahşi İsrail’in Gazze soykırımını telin eden mitingler ve protesto eylemleri oluyordu. Hatırlayanlar olacaktır, soykırımı daha geniş kitlelere anlatabilmek için alelacele “Liste Gaza” adı ile bir parti kurup seçime girmiştik. Gayemiz, insanlığın onuru olan Gazze adını daha fazla duyurmak ve soykırıma karşı daha yaygın ve daha etkili bir karşı duruş sergilemek ve bir bilinç oluşturmaktı. En azından 6 milyon küsur oy pusulasına “Stimme gegen den Völkermord – Oyunu soykırıma karşı kullan” cümlesini yazdırabilmiştik.
Niye mi bu protesto eylemlerini ve Liste Gaza’yı anlattım. Çünkü merhumla bu eylemlere dair de hatıralarımız var. Ahmet, ısrarla hem soykırımı protesto eylemlerine ve hem de bizim parti çalışmalarımıza katılmak istiyordu. Ki her ikisi de onun ilticasının iptal edilmesine yetecek birer gerekçe idi. Sonuçta şuna ikna edebilmiştim: Soykırımı protesto eylemlere gelecekti, eylemcilerle birlikte değil, kaldırımda ve eylemcilerden bağımsız yürüyecekti.
Ahmet, Diyarbakır Dicle Üniversitesi’nde öğretim üyesi idi. Arapçasını geliştirmek ve alanında araştırmalar yapmak için bir süre Suriye’de de bulundu. Kısacası, araştıran, sorgulayan ve üreten bir akademisyendi. Üstüne üstlük âlim ve ilmiyle amil bir şahsiyet…
FETÖ zorbalarının hışmına uğraması, 15 Temmuz öncesine dayanıyordu. Anılan üniversitede de çöreklenmiş olan bu yapı, kendilerine biat etmemenin bedelini en ağır bir şekilde kendisine ödetmek için ellerinden ne geliyorsa, ardına koymamışlardı. Örneğin, Doçentlik hakkını 8 yıl boyunca vermemişlerdi. Evet, yanlış okumadınız, doçentlik hakkını 8 yıl boyunca gasp etmişlerdi. Hak gaspı YÖK ve Rektörler için sıradan bir eylem dersek, abartmış olur muyum? Çünkü onların hak gaspı ve keyfiliği o kadar yaygın ki. Ahmet’ten ayrı olarak profesörlük hakkı 2 yıl ve 5 yıl gasp edildikten sonra iade edilen akademisyenleri biliyorum. O makamlara oturanlar ne yiyor veya ne içiyorlarsa, bir süre sonra kendilerini birer tanrı, birer Firavun görüveriyorlar. Hani Firavun da, “tanrınız benim; dilediğimi öldürür ve dilediğimi ihya ederim” diyordu ya… İnsanı en çok acıtanı ve değersiz mi, değersiz hissettireni ise, hepsinin yaptıklarının yanlarına kar kalması ve hukukun onlara işlememesidir. İşte Ahmet’in bir farkı da, çoğunun Firavun’a haham, din adamı, danışman ve kul olmasının aksine, Musevî, İbrahimî ve Muhammedî bir duruş sergilemesi idi…
15 Temmuz’dan sonra başta Dicle Üniversitesi Rektörü olmak üzere bilinen diğer FETÖcülerin kimisi hapsi boyladı, kimisi de kaçtı, ama Ahmet’in mağduriyeti son bulmadı. Çünkü bu kez de ilgili kurumlardaki kripto FETÖcüler çektirdiler, hem de vefatına kadar…
Ahmet de hiç mi hiç geri adım atmamış ve hakkını aramıştı. Ve hakkını almak için çalmadık kapı da bırakmamıştı. Kendi ifadesine göre, dönemin MİT Müsteşarı Sayın Hakan Fidan ve Başbakan Sayın Erdoğan da olaya müdahil olmuş ve bu mağduriyetin giderilmesi için ilgili makamlara talimat verilmişti. Ama buna rağmen baskıların ardı arkası kesilmemiş ve Ahmeti’imiz soluğu Avusturya’da almıştı.
Ahmet, mülteci olmasına mülteci idi, ama mübarek Türkiye’nin Viyana Konsolosluğunu suyolu yapmıştı adeta. Sadece mahkemelere, üniversiteye ve diğer bazı kurumlara değil, Avusturya Cumhurbaşkanı Sayın Alexander Van der Bellen’den Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a kadar mektuplar gönderdiğini biliyorum. Çünkü bazılarını benimle de paylaşırdı… Demem o ki, Avusturya makamlarının, isterlerse ilticasını iptal edebileceklerini bile bile hiç mi hiç “rahat durmuyordu”. Yanlış anlaşılmasın, buradaki “rahat durmamak”, kötü değil, aksine övünülesi ve gıpta edilesi bir eylemdir. Ve bir de herkese nasip olmayan üstün bir paye… Yeni sorunlar yaşamasın diye birkaç kez yumuşakça uyarmaya çalışmıştım, “mülteci olmak demek, geldiği ülkede can, mal, inanç ve düşünce gibi özgürlüklerinin olmadığı veya büyük bir tehlike altında olduğu demektir ki, oraya ayak basman, ilticanın iptali için yeterli gerekçedir” diye. Ama Ahmet’tir bu, bildiğinden şaşmamış ve bu uyarıma cevabı da şöyle olmuştu: “Haksızlıklara boyun mu eğeyim? Abi, haksızlıklara, zulme boyun eğmektense, ilticamın iptalini tercih ederim.”
Ahmet, bu duruşu nedeniyle olsa gerek, bana Şehit İmam Azam Ebu Hanife’yi hatırlatıyordu.
Ahmet’in bazı sağlık sorunları da vardı. Türkiye’de iken bir beyin kanaması geçirmişti ve bu hastalık konuşmasını da kalıcı bir şekilde etkilemişti. Viyana’da da vefatından birkaç ay önce bir prostat ameliyatı geçirdi. O zaman da hastaneye beraber gitmiştik. Hatta muayenede ve ameliyatta kullanılan uzunca hortumlar bolca şakalaşmalarımıza ve gülüşmelerimize malzeme de olmuştu. Öyle ki, bazen telefon görüşmelerimizde hatırlayıp gülüştüğümüz oluyordu.
Ahmet’le en son buluşmamız 8 Ekim Perşembe sabahı oldu. Buluşup bir kurumla olan randevusuna birlikte gittik. Kendilerinden Almanca Kursu talebinde bulundu. Ancak memure hanım Ahmet’e, kurs için kendisinin karar veremeyeceğini, sonucu mektupla bildireceklerini ve zaten 2027’nin Mart ayında da emekli olacağını söyledi.
Oradan çıktıktan sonra, “abi gel birlikte bir resim çekip Haci Babaya gönderelim. Bir de halini sorup beraber olduğumuzu arz edelim” dedim. Öyle de yaptık.
Sonrasında aramızda geçen sohbetten bir kesit:
Ahmet: Abi, artık öğlen de oldu, haydi bir yemek yiyelim.”
Ben: (Tebessümle) Sence bir yemek hak ettik mi?
Ahmet: Olur mu kekê Bekir, tabii ki, hak ettik. Hem iyi bir yer de biliyorum. 10. Viyana’da Konya etli ekmeği yapan bir yer var, oraya gidelim.
Ben: Öyleyse bu davetin baki olsun. İkimiz de kahvaltı yapmışız, henüz acıkmadık. Şimdi ben arşive gideyim, ama en kısa zamanda yemekte buluşalım.
Ahmet: Tamam inşallah…
Ve Cuma günü akşamı da son telefon görüşmemiz.
Bu kez Ahmet aradı. Meğer yemeğe çıkacağımız günü ve saati kesinleştirmek için aramış… Hal hatırdan sonra “Cumartesi veya Pazar günü yemek için müsait misin?” diye sordu. Teşekkür ve mazeret beyanından sonra dedim; “hafta sonu olmasın. İnşallah Pazartesi günü seni ararım. Hafta içinde yemeğimizi yeriz.”
Pazartesi günü öğleye geliyordu ki, ben Ahmet’i aramadan kardeşi Hamit aradı beni… Ağlıyordu… Bir an donakaldım. Daha “ne oldu?” diyecektim ki, “Ahmet abim vefat etti” dedi.

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun…
Böylece yemek daveti de iman ettiğimiz öte dünyaya kaldı. İnşallah cennette telafi ederiz…
Bu vesileyle bütün ailesine; muhtereme eşine, üç çocuğuna, Hacı Babaya ve kardeşlerine başsağlığı ve Allah’tan kendilerine sabır diliyorum.
Çoğunlukla unutuyoruz, geçici bir hayat işte ve kişi ister inansın veya ister inkâr etsin, hepimiz aynı yolun yolcularıyız ve hepimizin yönü O’nadır… Zaten gelişimiz de O’ndan değil miydi?
Bu inanç, bilinç ve duygularla Allah’a yalvarışımız, yakarışımız ve duamız, bu dünyamızı rızasına ve rahmetine layık olarak sonlandırması… 

Viyana, 18 Ekim 2026

About The Author

Bir yanıt yazın