e79d7f89-5387-4e29-a51b-5cc9b3b99294

Olay bir trende geçmektedir. Elinde kutsal kitap (İncil olmalı) olan bir kadın çevresinde olup bitenlere kendince anlam verememenin şaşkınlığı içerisinde bir o yana bir bu yana gitmektedir. Elindeki kitaba dayanarak insanları doğrularına çağırmaktadır. Onun bu çabasına karşın, umursamazdır insanlar. Ve nihayet kadının korktuğu musibet gerçekleşir. Bir cinayet işlenmiştir trende. Herkes ‘suç işlendi’, ‘cinayet işlendi’ polisi çağırın falan derken, kadın elinde hiç bırakmadığı kutsal kitap ‘büyük bir günah işlendi’ demektedir. Evet, cinayet suçtan öte, günahtır. Olayları suçlara göre değil de günahlara göre değerlendirmek kadının bakış açısının temelini oluşturmaktadır. İnandığı değerler ona bu bakış açısını vermiştir. Diğerlerine neye inandığı ortadadır,  yaşamları suçlara ayarlıdır. Ancak onların inandığı değerler cinayetin işlenmesine engel olamamıştır kadına göre. Olayın bu anki, bu dünyadaki yanını görmek gibi bir yanlışlığa düşmüşlerdir ilk elde . Ve cinayet işlenmiştir.

Bu olayı yıllarca önce izlediğim bir filmin aklımda kalan kırıntıları. Yazımı bina edeceğim olay aynı zamanda.

Din’in vicdani bir mesele olarak algılandığı bir ortamda, hayatın dinî olmayan temeller üzerine oturduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Böyle bir ortamda da hayat, maddi değerler üzerine kurulu olacaktır haliyle. Belirlenen yapı içerisinde sizin için çizilmiş sınırları aşmadığınız sürece dilediğinizi yapabilirsiniz. Sınırı aşmalar ‘suç’ diye belirlenmiştir bu ortamlarda. Suç işlerseniz cezanız hazırdır. Ya hapishaneye gider cezanızı çekersiniz, ya da ibreti alem diye mezarlıkta alırsınız soluğu. İşin öte dünyası öte dünyaya kalmıştır. Suç için öte dünya yoktur çünkü. Ve suç işlememek erdemdir bu toplumlarda.

Böyle bir ortam kişilerin hayata bakış açılarını etkileyecektir kuşkusuz.

Kişiler hayatlarını suçlara göre ayarlayacaklardır ister istemez.

Böyle bir ortamda, bu hâl üzere yaşama durumunda olan Müslümanlar için suçlara ayarlı hayat ile günahlara ayarlı hayat ikilemi vardır. Bir sınırı korurken ötekini çiğnememek. Berikini kollarken ötekini aşmak.

Her ne kadar Müslümanı öncelikle günah bağlıyorsa da, bulundukları ortamın konumundan olacak, birçok Müslüman hayatlarını suçlara ayarlamayı birincil görev olarak seçmiş bulunuyorlar. Bu da çoğu kez büyük günahlara kapı açıyor. Kişiyi ister istemez ilahî yükümlülüklerin ağırlığı altına itiyor. Bu ağırlığı hissedip etmememe noktasında ise, büyük ölçüde yapılanlardan müstehri olma eğilimi var. Sözlerin ve davranışların suç teşkil etmemesi yetiyor Müslümana sanki. Bırakınız küçük meseleleri, en büyük meselelerde dahi kanuni müeyyide yoksa alıp başını gidebiliyor kişi. Bunun günahı vebali düşünülmüyor çokluk. İlahi cezanın gözardı edilmesi, ilahi mükâfatın da gözardı edilmesi gibi bir olumsuzluğu sürüklüyor beraberinde.

Bence kaypak zeminlere oturmuş düşüncelerde sapmalar olması doğaldır. Kaypak zeminlerde yürümek zorunda kalmışsanız, çok dikkatli olmak durumundasınızdır. Bir düşüş bir daha kalkmama durumunu doğurabilir.

Kısacası: Her konuda istediğiniz gibi hareket edemezsiniz, Allah’ın hudutları bağlar sizi. Çünkü Müslümansınız. Çünkü ortak anlam ve manevi olandır yolları gösteren.  Ve öncelikle Allah’ın huzurundayız, çetin hesaplar sorulacaktır bizlere.

Sevilmeyenleri tenkit adına, kınama, yerme adına, kişisel kanaatleri haklı çıkarma adına Allah’ın adını kullanamazsınız. Vebali vardır bunun çünkü, günahı vardır.

Yanlışlıklar suçlara ayarlı hayatın içinde barınabilir, ancak günahlara ayarlı hayatta yanlışlıklara ve yanılgılara düşmek daha güçtür.

Not: Rahmetli çok muhterem Alev Alatlı Hanımefendi’nin  bu bağlamda yaptığı ayrım sık sık gündeme geliyor. Onun bu ayrımı, yıllar önce kaleme aldığım bu yazıyı hatırlattı. Demek ki aradan neredeyse 38 yıl geçmesine rağmen değişen pek bir şey olmamış. Hâlâ aynı meseleleri konuşuyor, aynı sorunları tartışıyoruz. Doğrusu, insanın bütün bunların değişmediğini görmesi oldukça üzücü.

About The Author

Bir yanıt yazın