İslam, Hristiyanlık ve Modern Düşüncede Fundamentalizm
Bu çığır açıcı kitap, modern ve postmodern Weltanschauung’un (dünya görüşü) temelini hiçbir çekinceye yer bırakmadan analiz etmekte, onun kolektif zihniyetine dolanmış sayısız patolojisini özetlemektedir. Bu olgunun ta kendisini, ödüllü Brezilyalı yazar Mateus Soares de Azevedo, sezgisel bir şekilde “seküler fundamentalizm” diye adlandırmıştır. Ne var ki onun incelemesi, “sekülerizm” veya “fundamentalizm” terimleriyle genellikle kastedilenden öteye geçmektedir. Yazar, “seküler fundamentalizm” olarak nitelendirdiği şeyi genişleterek, modern ve postmodern bakış açısına kuşkusuzca sindirilmiş olan çeşitli sapmaları vurgulamaktadır.
Kitapta ele alınan “fundamentalizm” kavramı, alışılmışa göre daha kapsamlı ve geniş bir şekilde kullanılmaktadır. Marksizm, Freudcu psikanaliz, Jungçu analitik psikoloji ve bilim fundamentalizmi, “fundamentalizm” başlığı altında yer almaktadır—elbette dinî fundamentalizmler olarak değil, fakat bu yeni “seküler fundamentalizm” kavramının ifadeleri olarak.

Yazarın kullandığı terimlerin ne anlama geldiğine inmek için, anti-ruhsallık duygusuna boğulmuş bir çağda yaşarken insanın doğal kabul ettiği pek çok modern önkabulü içsel olarak sorgulaması gerekir. Günümüz insanlarının şu gerçeği akılda tutmaları gereklidir: “İnsanlık tarihi boyunca hiçbir uygarlık din olmadan var olmamıştır”—modern Batı uygarlığı hariç.
Bu sorgulamanın doruk noktasında Samuel P. Huntington ve bu tezi benimseyen başkaları tarafından varsayıldığı şekliyle bir “medeniyetler çatışması” bulunmaz. Bu durumda yanlış kanaat, İslam’ın Batı’ya karşı olduğudur. Aksine, belirleyici yüzleşme iki temel dünya görüşü arasındadır: geleneksel dünya ile modern dünya. İlki ezeli norm olarak tanınmıştı; ikincisi ise, ortaya çıkışından önce evrensel olan cosmologia perennis’ten kopmuştur.
Kitap iki bölüme ayrılmıştır. Birincisi, “Militan Fundamentalizm ve Geleneksel Din”, Kur’an ışığında İslam maneviyatının sayısız yanlış anlaşılmasını ayırt edici bir biçimde ele almakta ve ayrıca İslam ile Hristiyanlık arasındaki ortak zemini de göstermektedir. Ayrıca, İslam’ın kalbi olarak görülebilecek tasavvufa genel bir bakış sunar; bu da pekâlâ Vehhabîliğin meydan okumasını dengelemek konusunda araçsal bir rol oynayabilir.
Kitabın ikinci bölümü, “Seküler Fundamentalizm”, günümüz zihniyetini pekiştiren temel etkiler hakkında çokça içgörü sunmaktadır. Özellikle kritik olan, modern psikoloji (en belirgin haliyle davranışçılık ve psikanaliz) tarafından geleneksel maneviyatın gaspıdır; bu, pek çoğunu saptıran bir bilimcilik yan ürünüdür: “Şu doğrudur ki Freud, dinin uzlaşmaz bir düşmanı olduğu gerçeğiyle övünürken, Jung ona ‘sempati’ duyduğunu iddia etti, fakat gerçekte onu derinlikli içeriğinden boşalttı; bu içerikler, kolektif psikizm kavramıyla yer değiştirdi.” Yazarın “bilim fundamentalizmi” diye adlandırdığı aynı bilimcilik, maneviyata topyekûn saldırır ama kendi yıkıcı eğilimlerini tam anlamıyla değerlendirmediği gibi onları inkâr eder; oysa bunlar, dine haksızca yüklediği olumsuzluklardan çok daha ağır basmaktadır.
Yıkıcılar üçlüsü olarak burada zikredilen (Richard Dawkins, Christopher Hitchens ve Samuel Harris) görüşüne göre dinler insanlığa hiçbir olumlu şey getirmemiştir; onlar zihinsel yetersizlikle damgalanmıştır. Dahası, bu üçüne göre dinler, varoluşumuz için bir “risk”tir. Onların sahte-argümanlarına, yirminci yüzyılın büyük felaketlerinin din tarafından değil de dinî zulüm yapan modern diktatörlükler tarafından (akılcı, “bilimsel” ve şiddetle din karşıtı) gerçekleştirildiğini işaret ederek karşılık vermek gerekir. Sovyetler Birliği ve Nazizm döneminde milyonlarca Hristiyan, Müslüman ve Yahudi öldürülmüştür; Mao Tse Tung’un Çin’inde ise “Kültür Devrimi” sırasında milyonlarca Budist ve Taoist öldürülmüştür.

Perennialist yazıların önde gelen yazarı, çevirmeni ve editörü olan Dr. William Stoddart’a aşina olan okuyucular, kitabın ruhsal yol arayan günümüz insanlarına ışık tutarken, onun hayati önemini ortaya koyan mükemmel bir giriş yazısıyla esere katkıda bulunduğunu bilmekten memnun olacaklardır. Stoddart, kışkırtıcı metnine şu sözlerle başlamaktadır:
“Eğer modern [ve postmodern] çağın merkezî kötülüğünü tek bir kelimeyle özetlemek isteseydik, bunu ‘ateizm’ kelimesiyle yapabilirdik. Bu teşhis, dinî zihniyete sahip kişiler tarafından kolaylıkla kabul görebilir; fakat fazla soyut ya da fazla genel göründüğü için biraz yüzeysel addedilebilir. Yine de, kanaatimce, birçok kılığından birinde, tam da ateizm bütün modern kötülüklerin kökünde bulunmaktadır. Ateizm, düşmüş insan kadar eski olabilir, fakat bugün aramızda olan ateizmin doğrudan kökeni, on sekizinci yüzyıl ‘Aydınlanma’ fikirlerindedir….”
Güncel söylemde anlaşılmayan şudur: “Militan fundamentalizm, o halde, geleneksel ve bütüncül dinin bir sapmasıdır” ve böylesi aşırılık, hiçbir biçimde bütünsel maneviyatı temsil edemez; çünkü o, doğası gereği, divinis’te (ilahi olanla ilgili) tüm vahyedilmiş ortodoksilerden bir kopuştur. Ve eğer bu yanlış anlamaların sürdürülüşünü sorgulayacak olursak, bunları kurumsal medya sendikalarında, kendi “yorumcuları” ile oynanan bir oyunda görürüz; bunlar sayısız yanlış anlamayı çarpıtırlar: Azevedo şöyle yazar: “Kitle medyasındaki pek çok kişi, ‘fundamentalizm’e karşı tam sesle konuşur, fakat bir bakıma onlar da ‘fundamentalist’tir; çünkü genelde tarihdışı, yüzeysel ve tek taraflı olan gazetecilik söylemlerini sunarlar.”
Siyasal bir çözüm savunmanın sorunu ise, kendi başına başka bir sorun doğurmasıdır; bu da ruhsal otoriteyi zamansal iktidarın altına yerleştirir: “Bugünün dünyasında zorluk şudur ki, siyaset artık dinin üzerine kendisini dayatmak istemektedir; dinin kendi yollarını izlemesini zorunlu kılmak istemektedir; kendisini onun ‘efendisi’nin yerine koymak istemektedir.”
Cihad’ın “terörizm” anlamına geldiği veya onunla eşanlamlı olduğu yanlış kanaatine gelince, yazar bu yanlış kanaati, cihadın yani “manevî savaş”ın tüm dinî geleneklerde bulunduğunu belirterek ortadan kaldırır:
“İslam Peygamberi bu ‘daha büyük kutsal çaba’dan ya da ‘daha büyük savaştan’ ne kastetti? Yanıt şudur: Her insanın kalbinde gerçekleşen, kibir ve bencilliğe karşı savaştır; nefsin ve onun gururunun savaşına karşıdır; bu manevî savaştır…. ‘Büyük cihad’, Müslümanların ve tüm sahici dinlerin takipçilerinin savaşı, savaşların en mükemmeli olmalıdır…. Terörizm cihad değildir…. Kur’an şöyle der: ‘Size karşı savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat düşmanlığı başlatmayın. Şüphesiz Allah saldırganları sevmez’ (2:190).”
Alışılmış kanaatin aksine, “insanlığın kutsal yazıları arasında, Kur’an en açık biçimde evrenselci olandır.” Kur’an’ın zımni evrensel mesajı, onu görüp işitebilenler için açıktır:
“Kur’an, ‘Kitap Ehli’nin (Hristiyanlar, Yahudiler ve daha sonra Hindular da) dinlerinin meşruiyetini vaaz etmektedir; oysa militanlar bunun tam tersini vaaz eder, kendi imanlarını yozlaştıran ve nefreti besleyen siyasî-dinî tutkuları körüklerler. Militan fundamentalizm, İslam ile Hristiyanlık arasında aşılmaz bir uçurum olduğuna inanır; fakat Kur’an aksini öğretir: ‘Ve Biz, Meryem oğlu İsa’yı da gönderdik; ona İncil’i verdik ve ona tabi olanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik’ (57:27).”
Yazar büyük bir açıklıkla ortaya koymaktadır ki, sekülerizm ve fundamentalizm, çağımızda bir araya gelen ve “seküler fundamentalizm” diye adlandırılan sapmalardır; bu, kendisini yarı-Mutlak bir şeymiş gibi projekte eden bir indirgemedir ki bu olamaz:
“Bu seküler ve militan fundamentalizmin de kendi (sözde) ‘ortodoksisi’ ve kendi (sözde) ‘dogmaları’ vardır; bunlar, dinî ilkelerin tam tersi olmayı hedefler. O, dine karşı din hâline gelmiştir, ama öyle bir ‘din’ ki Mutlak’ı bütünüyle inkâr eder—kendi hararetle dile getirilen ‘mutlak’ iddiası dışında; o iddia da yalnızca görelinin var olduğu, yalnızca göreliliğin ‘mutlak’ olduğudur.”
Men of a Single Book’un getirdiği meydan okuma şudur: Hakikat bir’dir, fakat tek bir inanca indirgenemeyecek çok sayıda ifadesi vardır; bundan yedi yüzyıl önce Aziz Thomas Aquinas, inananları bu konuda uyarmıştı. Bu eseri anlamak, çeşitli vahiylerin bugünkü durumlarındaki lafziyet ve kolektivizmin ötesine geçmek ve böylelikle manevî sahtelikleri tanıyıp evrensel bir trans hâline gelmiş olan gölgeleri dağıtmaktır. Stoddart’ın yazdığı gibi: “Biz, Hristiyanlık, Hinduizm, Budizm ya da İslam olsun, her dinin Tanrı’dan geldiği ve her dinin Tanrı’ya geri götürdüğü yolundaki son derece önemli sezgiye sahip olabilmeliyiz.”
__________________________________________
*Samuel Bendeck Sotillos
Eğitim ve Psikoloji alanlarında lisansüstü dereceler almıştır. Dünya çapında kutsal mekânları ziyaret etmiş ve tanınmış ruhsal otoritelerle temas kurmuştur. Halen Kuzey Kaliforniya’da bir ruh sağlığı uzmanı olarak çalışmaktadır.
