1db2a33d-6739-4159-b667-b826d1adfa49

Rabbımız Allah’tır deyip, sonra da doğrulukta devam edenlere gelince, onların üzerine melekler iner ve derler ki Korkmayın, üzülmeyin, size va’d edilen cennetle sevinin.”

(Fussılet 41/30).

Müminlerin niteliklerinin en önemlileri olan, hatta bir bakıma onları da kuşatan şu iki nitelik öncelikle zikredilmektedir: a) Allah’ı rab tanımak, b) Dosdoğru çizgide yaşamak. Hz. Peygamber de kendisinden sımsıkı sarılacağı temel ilkenin ne olduğunu soran bir sahâbîye, “Allah’a inandım de ve sonra dosdoğru ol” buyurmuşlardır (Müsned, III, 413; Müslim, “Îmân”, 62). Dinî terminolojide yalnızca Allah’ı rab tanımaya “tevhîd-i rubûbiyet” denmektedir. Bu tevhid, insan varlığının en yüksek amacı, bütün yetkinlik şartlarının en önemlisi kabul edilen mârifetullahı da içerir. Mârifetullahın bir ifadesi olan “Rabbim Allah’tır” ikrarı gönüllere her türlü şekten şüpheden uzak bir şekilde işleyince bu ikrar, insanın duygu, düşünce ve eylem dünyasına da yansıyarak onu doğru, iyi ve adaletli çizgiye yöneltir. Buna istikamet denmektedir. İstikamet, yani dürüstlük sözde, özde ve işte olmak üzere üç kısma ayrılır.

1) Sözde Doğruluk:

Ey mü’minler, yapmayacağınız şeyleri niçin söylersiniz.” (Saff62/2). Bu âyette gerçekten iman etmiş olmakla beraber söz ve eylemleri arasında uyumsuzluk bulunan müslümanlara bu hususta bir uyarı yapılmakta yahut müslümana yaraşan tutumun söylenenle yapılan arasındaki tutarlılığına özen göstermek olduğu bildirilmektedir. İfadenin akışını ve aynı sûrenin 5. âyetine gore imanlarındaki samimiyetsizlik sebebiyle peygamberlerini üzen Hz. Mûsâ’nın kavminden söz edilişini dikkate alarak burada münafıklara hitap edildiğini söylemekte mümkündür. O zaman “ey iman etmiş görünenler” tarzında bir anlam taşımakta ve söylediği ile yaptığı bir olmayan bu iki yüzlü, riyakar kimseler kınanmaktadır. Bu konuda da peygamberimiz en güzel örnektir. Hayatında asla yalan söylememiştir. Peygamberimizin en büyük düşmanı olan Ebû Cehil: “Muhammed (sas) ben sana yalan söylüyorsun demiyorum. Ancak senin getirdiklerini doğru bulmuyorum.’’ diyerek kendisiyle çelismiştir. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu: “Onların söylediklerinin gerçekten seni üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler açıkça Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” (En’âm 6/33).

Kureyş kabilesi Peygamberimize en şiddetli düşmanlık yaptığı hâlde O’nun dürüst olduğunu itiraf etmiş ve asla yalancılıkla itham edememişlerdir. Mekke toplumu O’nun doğru ve dürüst olduğuna şehadet etmiştir. Doğruluk, insanların dayanak ve direğidir. Doğruluk olmayınca hiçbir ev ve ülkede anlaşma ve kaynaşma olmaz. Bu özelliği kaybeden milletin varlığı çöker, düzeni bozulur. “Tehlikeyi doğrulukta görseniz de doğruluktan ayrılmayınız. Zira kurtuluş ancak ondadır.”(Buhârî, “Bed’ü’l-Vahy”, 1). “Size doğruluğu tavsiye ederim. Zira doğruluk iyiliğe götürür, iyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyledikçe, doğruyu araştırdıkça Allah katında doğru yazılır…” (Buhârî, “Edeb”, 69; Müslim, “Birr”, 29). Yalanın her çeşidi günahtır. Hele yalancı şahitliği, yalanın en çirkini ve en zararlısıdır. Herhangi bir çıkar için yahut hatır için mahkemede yalan şahitliği yapmak büyük günahtır. Yalancı şahit, başkasının dünyasını yapacağım, gönlünü alacağım diye kendi ahiretini yıkmış olur. Sonra da yaptığı yalan şahitlikle hakkın kaybolmasına ve günahsız insanların eziyet görmelerine, mağdur olmalarına sebep olur.  “Erkek ve kadın mü’minlere işlemedikleri bir günah yüzünden eziyet edenler muhakkak bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir” (Ahzab, 33/58)

2.Özde Doğruluk:

Müslümanın sözü gibi özü de doğru olmalı, içi kötü duygu ve düşüncelerden arınmış bulunmalıdır. Daha açık bir ifade ile Müslüman düşündüğü gibi konuşmalı, konuştuğu gibi olmalıdır. Sözü ile özü arasında ayrılık olmamalıdır. Böyle olduğu takdirde olgun mü’min olur ve çevresine güven vermiş olur. “Kişinin imanı doğru olmaz kalbi doğru olmadıkça. Kalbi doğru olmaz dili doğruları söylemedikçe. Kişi cennete giremez komşusu kötülüğünden emin olmadıkça.’’ (et-Tergîb ve’t-Terhib, c. III, s. 353). Peygamberimiz dilin ve kalbin uyum içerisinde olmasını ve her ikisinin de istikamet üzere bulunmasını tavsiye etmektedir. Söz önemlidir ancak, fiil, uygulama çok daha önemlidir. Doğruluk; düşüncede, sözde, niyette, iradede, azimde, vefâ ve amelde doğruluk şeklinde tezâhür eder. Öte yandan, düşünce ve eylem birliği doğruluğun esasıdır. Söz ile fiil birbirini destekkemelidir.

3.Eylemde Doğruluk:

Müslümanın sözü ve özü doğru olunca işi de doğru olacaktır. Müslümanın işinde hile ve haksızlık olmaz. Kendi işini sağlam ve hilesiz yaptığı gibi başkasının işini de aynen kendi işi gibi yapacaktır. Nitekim Peygamberimiz, kendisine reva gördüğü bir muâmeleyi, din kardeşine reva görmedikçe, kişinin olgun imana sahip olamayacağını bildirmiştir. Esasen Hakka inanan ve bütün yaptıklarından bir gün hesaba çekileceği muhakkak olan bir insan, başkasına haksızlık yapamaz. “Peygamberimiz bir gün bir ekin yığınına uğramış; elini onun içine daldırınca parmakları ıslanmış. (Yani ekinin üstü kuru altının ise yaş olduğunu görmüş). Bunun üzerine ekin sahibine: Bu ne? diye sormuş. Ekin sahibi: Onu yağmur ıslattı, ey Allah’ın Rasûlü, deyince, Peygamberimiz: O ıslak kısmı insanların görmesi için ekinin üstüne koysaydın ya. Bizi aldatan bizden değildir, buyurdu. (Müslim, “İman”, 43). Müşteri ne aldığını net olarak bilmelidir. Burada müşteri hepsini kuru zannederek satın alıyor. Hâlbuki yaş kurudan daha ağır gelir. Eğer alıcı altının ıslak olduğunu bildiği halde alsaydı, bu alışveriş câiz olurdu. Aynı zamanda alıcı önlemini alır ve malın zarar görmesini engellerdi. İslâm dinine göre iki tarafın da kazanması gerekir. Biri kazanırken diğerinin zarara uğraması kâbul edilemez.

Doğruluk; kişinin sözünde, davranışlarında ve niyetlerinde gerçekçi ve tutarlı olmasıdır. Dürüstlük ise; hakkı gözeterek samimi ve güvenilir şekilde hareket etmektir. Bu iki kavram, ahlâkın temel taşlarındandır ve birbirini tamamlar. Doğruluk inancın gereği olan bir davranış biçimidir, dürüstlük ise bunun hayata yansıyan pratik şeklidir. Doğruluk ve dürüstlük imanın gereğidir. Kur’an “Ey iman edenler! Allah’a karşı takvalı olun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 119) buyurur. Sıdk, doğruluk Peygamberlerin ortak vasfıdır. Kur’an’da peygamberler “sıddîk/doğru kimseler” olarak tanıtılır. Sıdk güvenin temelidir. Doğru ve dürüst olmayan toplumda güven kalmaz; güven ortadan kalktığında da sosyal düzen bozulur. Bu özellik mü’minin alametidir. Hz.Peygamber (sav): “Şüphesiz doğruluk insanı iyiliğe, iyilik de cennete götürür.” buyurur. (Buhârî, Müslim). Doğruluk; gerçeğe uygun söz söylemek, dürüstlük ise çıkarına ters düşse bile haktan yana olmaktır. Müslüman her hâl ve şartta doğru olmalı, yalan ve hileden uzak durmalıdır. Çünkü iman; diliyle doğruluğu söyleyen, kalbiyle onu tasdik eden ve davranışlarıyla bunu gösteren kişiyi istemektedir.

Doğruluk (sıdk), hem bireysel hem toplumsal hayatın temel direklerinden biridir. Kur’ân’da doğrular övülmüş, yalancılar ise şiddetle kınanmıştır (bkz. Tevbe 119). Doğruluk imanla bağlantılıdır; iman eden kişi doğru sözlü olur. Doğru insan hem ailesinde hem toplumda güven uyandırır. Güven ise sağlıklı ilişkilerin temelidir. Doğruluk ile ahlâk arasında kopmaz bir bağ bulunmaktadır. Doğru insan ahlâklı insandır. Doğru sözlü kimse sözüne itibar edilen, fikrine danışılan biri olur. Doğruluk uzun vadede daima kazandırır. Doğruluk ve dürüstlük alışkanlık haline geldiğinde kişi günaha ve yalana karşı kendiliğinden bir koruma zırhına sahip olur. Doğruluğu terk eden toplumlar güveni, huzuru ve bereketi kaybeder. Doğruluk ve dürüstlüğün olmadığı, yalancılığın çok olduğu toplumlarda güven olmadığı için yaşam çok zordur ve sürekli huzursuzluk ve mutsuzluk hakimdir.

Peygamber Efendimizin (sav) “beni ihtiyarlattı” buyurduğu bazı sûre ve âyetler, taşıdığı ağır sorumluluk ve ilahî uyarıların büyüklüğü sebebiyle onu derinden etkilemiş ve mânevî bir ağırlık vermiştir. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol…” ( Hûd 11/112). Bu ayet için “Hûd sûresi beni ihtiyarlattı” buyurmuştur. Çünkü bu emir sadece zahiren değil batınen mutlak bir istikamet ve sebat istemektedir. “Hûd, Vâkıa, Murselât, Amme (Nebe’) ve Tekvîr sûreleri beni ihtiyarlattı.” (Tirmizî, Tefsir, Hûd; Beyhakî, Şuab, II/464). Bu sûrelerin ahiret, hesap, kıyamet ve ilahî azap sahnelerini etkileyici bir şekilde tasvir etmesi sebebiyle Peygamberimiz (sav) üzerinde büyük bir tesir oluşturduğu rivayet edilir. Her zaman ve her yerde doğru ve dürüst davranmak çok zordur. Yakın akraba ve dostlar aleyhine olduğu zaman çok daha zor ve ağır olmaktadır. Böyle bir durumda doğru ve dürüst davranmak en büyük değerdir. Doğru davranmak, insana geçici kayıplar verse de genel olarak dünya ve ahirette kazandırır ve insanı yüceltir. Ziyâ Paşa ne güzel söylemiş:

İnsana sadâkat yakışır görse de ikrah

Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah

Bir yanıt yazın