İnsanın Evrimi ve İslam Düşüncesindeki Yeri
(Evolution of Man and Its Foundation in Islamic Thought)
Tarihî Evrimin Anlamı: İnsanın Toplumsal Evrimi ve İlerlemesi
Bilim adamları, insan için iki tür evrim bulunduğunu kabul ederler:
- Doğal ve biyolojik bir evrim, ki bunu biyoloji bilimi içinde, insanı doğal evrimin son halkası ve en mükemmel hayvan olarak ele alarak zaten biliyorsunuz.
- Tarihî ya da toplumsal evrim.
Doğal Evrimin Anlamı
Doğal evrim, doğal bir süreç tarafından ortaya çıkan bir evrimdir; insanın müdahalesi ya da talebi olmaksızın gerçekleşir. Bu bakımdan insan ile diğer hayvanlar arasında hiçbir fark yoktur. Bu, her tür hayvanı belirli bir aşamaya ulaştıran doğal, zorunlu ve kaderî bir süreçtir. Ve aynı şey insan için de geçerlidir — onu özel bir tür hayvan olarak adlandırıyor olsak bile.
“M.Sadra’da Evrim: Maddenin Zatî Hareketi (el-hareketü’l-cevheriyye)
Molla Sadrâ, Aristoteles’in “hareket, arazdadır (fi’l-‘arad)” ilkesini aşarak, hareketin bizzat cevherin tabiatında olduğunu ileri sürer. Yani varlık, özellikle madde (mâdde), durağan değil; kendi özünde sürekli bir oluş (devenir) hâlindedir. Bu, kelimenin gerçek anlamıyla bir ontolojik evrim öğretisidir.
Ona göre:
“Varlığın bütün mertebeleri —cansız, bitkisel, hayvani ve insani— bir tek varlığın farklı dereceleridir.”
Bu yüzden insan, maddenin son aşaması değil, maddeyi aşma sürecinin şuurlu biçimidir. İnsan, potansiyel olarak bütün varlık mertebelerini taşır. Doğumdan ölüme kadar yalnızca biyolojik değil, varoluşsal bir evrim geçirir.
Sadrâ’nın meşhur ifadesiyle:
“El-insânu yebdeu minel-mâdde ve yentehî ile’l-‘aql.”
(İnsan maddeden başlar ve akla doğru yükselir.)
Bu anlayış, modern anlamda Darwinci bir evrim değil, varlığın manevî yoğunlaşması anlamında bir evrimdir. İnsan, sürekli bir “nefsî göç” hâlindedir.
Ruhun Evrimi ve Ontolojik Tekâmül
Sadra’ya göre insan ruhu, doğuştan bağımsız bir cevher olarak yaratılmaz; bilakis, bedenî oluş içinde ve onunla birlikte derece derece meydana gelir.
Ruh, bedensel hareketin bir ürünü olarak başlar, fakat sonrasında bedenden bağımsız bir varlık düzeyine ulaşır.
Şöyle der:
“Nefs, bedenden doğar ama bedene hapsolmak için değil, ondan kurtulmak için doğar.””(posttruthdergi)
Tarihî Evrimin Anlamı
Tarihî ya da toplumsal evrim ise, doğanın artık doğal evrimdeki gibi bir rol oynamadığı yeni bir süreç anlamına gelir. Bu, insanın kendi çabalarıyla elde ettiği kazanılmış bir evrimdir; ve insan bunu kalıtım (miras) yoluyla değil, öğretim ve eğitim yoluyla sonraki nesillere aktarır.
Doğal evrimde seçim ya da edinim (iktisap) yoktur; o, kalıtsal yasalara tâbi bir dizi zorunlu aşama halinde yürür. Oysa, insanın kendi eliyle kazandığı toplumsal ya da tarihî evrimde, bir kuşaktan diğerine aktarım kalıtımla değil, öğretme ve öğrenme yoluyla —ve özellikle de yazı sanatı aracılığıyla— gerçekleşmiştir.
Kur’an, “Kalem” Suresi’nde (Al-Qalam), “Kalem”e yemin eder ve şöyle der:
“Kaleme ve (meleklerin) yazdıklarına andolsun.” (68:1) veya “Alak” Suresi’nde (Al-‘Alaq):
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (96:1)
“İnsanı bir alaktan (embriyo pıhtısından) yarattı.” (96:2)
“Oku! Senin Rabbin en cömert olandır.” (96:3) “O, insana bilmediğini öğretti.” (96:4)
Bu, Allah’ın insana toplumsal ve tarihî evrime doğru ilerleme kabiliyetini bahşettiğini gösterir.
Şüphesiz, yaratılışından bu yana insan uygarlığa ve evrime doğru ilerlemiştir;
ve bu ilerleme, doğal evrimde olduğu gibi aşamalı olmuştur — fakat bir farkla:
Zaman geçtikçe evrimin hızı da artmıştır. Durağanlık ya da tekdüzelik olmamıştır;
bilakis, hareket eden bir araba gibi, zamanla hızı artan bir ilerleyiş söz konusudur.
Her ne kadar ilerleme açık bir olgu gibi görünse de, bazı bilginler bu tür değişimleri ilerleme veya evrim olarak adlandırmaktan kaçınmışlardır. Peki, onların bu kuşkulu tutumlarının sebebi nedir?
Biz her ne kadar insanın her yönden mükemmelliğe doğru hareket ettiğine inansak da, kimi filozofların bu kuşkucu tavırlarının da bir gerekçesi olmalıdır; bu da açıklama gerektirir.
Evrim Nedir?
Birçok mesele görünüşte apaçıktır, fakat onları tanımlamak o kadar kolay değildir.
Bazıları evrimi şu şekilde tanımlamışlardır:
“Evrim, parçaların birikimi, ardından bunların bölünmesi, homojenliklerinin ortadan kalkması, heterojenliğe yönelmesi ve bu parçalar arasında düzenli bir bütünleşme ilişkisine sahip organize bir biçim kazanmasıdır.”
Örneğin, erkek ve dişi iki hücrenin birleşmesiyle meydana gelen bir spermadaki hücre, başlangıçta basit bir biçime sahiptir. Sonra bu hücre, birikimli bir biçim hâline gelir. Ardından, embriyo yalnızca nicel bir değişim geçirmez;
aynı zamanda nitel bir bölünmeye de uğrar — kalp, sinir sistemi, sindirim sistemi gibi farklı organlara ayrılır. Ve bu ayrı organlar, bir bütünlük ilişkisi içinde birleşerek bir insan meydana getirirler.
Toplumsal konularda da, biçimsel sadelikten karmaşıklığa doğru benzer bir süreç söz konusudur. Ama şu soru ortaya çıkar: Evrim yalnızca bu karmaşıklaşma süreci midir?
Tamlık (Bütünlük) ile Mükemmellik (Kemâl) Arasındaki Fark
İslâm felsefesinde, “tam” (complete) ile “mükemmel” (perfect) arasında ince bir fark vardır. Bu iki sözcük de “eksik”in zıt anlamları olarak kullanılır;
fakat “tamlık” başka, “mükemmellik” başka bir anlam taşır.
Kur’an’da, “Mâide” Suresi’nde (Al-Ma’idah), bir ayette şöyle buyrulur:
“Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (5:3)
Bu şekilde, Kur’an hem kemal hem de tamamlanma kavramlarını iki farklı anlamda kullanmaktadır. Her ikisi de bir noksandan başlayarak kendi doruk noktasına ulaşmayı ifade eder. Ama aralarındaki fark şudur:
Eğer bir bina veya bir araba gibi bir şey, bazı gerekli parçalarından yoksunsa,
biz ona “eksik” deriz; ve bu parçalar tamamlandığında, o artık “tamamlanmış (complete)” olur.
Oysa mükemmellik (perfection), farklı aşamalardan geçmeyi gerektirir.
Bir çocuk, doğuştan herhangi bir fiziksel kusurla doğmuşsa, eksiktir ama aynı zamanda mükemmel değildir. Onun kemale ermesi, çeşitli eğitim ve gelişim aşamalarından geçmesini gerektirir.
İlerleme (Progress) ile Evrim (Evolution) Arasındaki Fark
Peki, ilerleme (progress) ile evrim (evolution) eşanlamlı mıdır? Hayır.
Bir hastadan “iyileşmeye ilerliyor” diye söz ederiz, ama “evrim geçiriyor” demeyiz.
Bir ordu, düşman topraklarını ele geçirmede ilerleme kaydedebilir,
ama bu “evrim” değildir.
Neden değildir? Çünkü evrim kavramının içinde, yücelme ve yükselme fikri vardır.
Evrim, bir düzeyden daha yüksek bir düzeye doğru yukarı yönlü bir hareketi ifade eder; oysa ilerleme, aynı düzey üzerinde yatay bir ilerlemedir. Dolayısıyla, askerî bir ilerleme, aynı düzeyde yatay bir hareket anlamına gelir.
Biz “toplumsal evrim” dediğimizde, ilerlemeden öte şeyleri kastederiz.
Bazı ilerlemeler insan ya da toplum açısından “ilerleme” olarak adlandırılabilir,
fakat bunlar yücelme (sublimity) ya da evrimsel yükseliş anlamına gelmezler.
Bu anlamda, tüm ilerlemeleri “evrim” olarak adlandırmaktan kaçınan bilginler,
bu tutumlarında kısmen haklıdırlar. Evrim ayrıca genişleme (expansion) kavramından da farklıdır.
Bundan Sonra Şu Soruları Sorabiliriz:
- İnsan, toplumsal yaşamında ve tarih boyunca gerçekten bir evrim geçirmiş midir?
- Eğer geçmişte evrim geçirdiğini varsayarsak, gelecekte de bunu sürdürecek midir?
Yani insan toplumu evrime doğru mu ilerlemektedir? - Eğer öyleyse, bu ideal toplum, yani Platon’un Ütopyası hangi biçimi alacaktır? Onun özellikleri nelerdir? Bu toplum gerçekleşebilir mi?
Tarihin seyri, bizim dilek ve çabalarımızdan bağımsız olarak zorunlu biçimde evrime mi yönelmektedir?
Birçok mesele görünüşte apaçıktır, fakat onları tanımlamak o kadar kolay değildir. Bazıları evrimi şu şekilde tanımlamışlardır: Evrim, parçaların birikimi, ardından bunların bölünmesi, homojenliklerinin ortadan kalkması, heterojenliğe yönelmesi ve bu parçalar arasında düzenli bir bütünleşme ilişkisine sahip organize bir biçim kazanmasıdır. Örneğin erkek ve dişi iki hücrenin birleşmesiyle meydana gelen bir spermadaki hücre, başlangıçta basit bir biçime sahiptir. Sonra bu hücre, birikimli bir biçim hâline gelir. Ardından embriyo yalnızca nicel bir değişim geçirmez, aynı zamanda nitel bir bölünmeye de uğrar; kalp, sinir sistemi, sindirim sistemi gibi farklı organlara ayrılır ve bu ayrı organlar, bir bütünlük ilişkisi içinde birleşerek bir insan meydana getirirler. Toplumsal konularda da biçimsel sadelikten karmaşıklığa doğru benzer bir süreç söz konusudur. Ama şu soru ortaya çıkar: Evrim yalnızca bu karmaşıklaşma süreci midir? İslam felsefesinde “tam” (complete) ile “mükemmel” (perfect) arasında ince bir fark vardır. Bu iki sözcük de “eksik”in zıt anlamları olarak kullanılır; fakat “tamlık” başka, “mükemmellik” başka bir anlam taşır. Kur’an’da, Mâide Suresi’nde (Al-Ma’idah), bir ayette şöyle buyrulur: “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim.” (5:3). Bu şekilde Kur’an hem kemal hem de tamamlanma kavramlarını iki farklı anlamda kullanmaktadır. Her ikisi de bir eksiklikten başlayarak kendi doruk noktasına ulaşmayı ifade eder, ama aralarındaki fark şudur: Eğer bir bina veya bir araba gibi bir şey bazı gerekli parçalarından yoksunsa biz ona “eksik” deriz; ve bu parçalar tamamlandığında o artık “tamamlanmış” olur. Oysa mükemmellik, farklı aşamalardan geçmeyi gerektirir. Bir çocuk, doğuştan herhangi bir fiziksel kusurla doğmuşsa, eksiktir ama aynı zamanda mükemmel değildir. Onun kemale ermesi, çeşitli eğitim ve gelişim aşamalarından geçmesini gerektirir. Peki, ilerleme (progress) ile evrim (evolution) eşanlamlı mıdır? Hayır. Bir hastadan “iyileşmeye ilerliyor” diye söz ederiz, ama “evrim geçiriyor” demeyiz. Bir ordu düşman topraklarını ele geçirmede ilerleme kaydedebilir, ama bu evrim değildir. Neden değildir? Çünkü evrim kavramının içinde yücelme ve yükselme fikri vardır. Evrim, bir düzeyden daha yüksek bir düzeye doğru yukarı yönlü bir hareketi ifade eder; oysa ilerleme, aynı düzey üzerinde yatay bir ilerlemedir. Dolayısıyla askerî bir ilerleme, aynı düzeyde yatay bir hareket anlamına gelir. Biz toplumsal evrim dediğimizde, ilerlemeden öte şeyleri kastederiz. Bazı ilerlemeler insan ya da toplum açısından “ilerleme” olarak adlandırılabilir, fakat bunlar yücelme ya da evrimsel yükseliş anlamına gelmezler. Bu anlamda, tüm ilerlemeleri “evrim” olarak adlandırmaktan kaçınan bilginler, bu tutumlarında kısmen haklıdırlar. Evrim ayrıca genişleme (expansion) kavramından da farklıdır. Bu noktadan sonra şu sorular ortaya çıkar: İnsan toplumsal yaşamında ve tarih boyunca gerçekten bir evrim geçirmiş midir? Eğer geçmişte evrim geçirdiğini varsayarsak, gelecekte de bunu sürdürecek midir? Yani insan toplumu evrime doğru mu ilerlemektedir? Eğer öyleyse, bu ideal toplum, yani Platon’un Ütopyası hangi biçimi alacaktır? Onun özellikleri nelerdir? Bu toplum gerçekleşebilir mi? Tarihin seyri, bizim dilek ve çabalarımızdan bağımsız olarak zorunlu biçimde evrime mi yönelmektedir?
Kaderin Gözden Geçirilmesi (Revision of Fate)
İslam’da ilahi kaderin gözden geçirilebileceği, yani tanrısal yazgının değişikliğe açık olduğu inancı vardır. Bu, Allah’ın insanlık tarihi ve olaylar için belirli, değişmez bir süreç takdir etmediği anlamına gelir. Bunun anlamı şudur: İnsan, Allah tarafından kendisine verilmiş olan bu kaderi bizzat uygulayan varlıktır; onu ilerletebilir, engelleyebilir ya da geciktirebilir. Dolayısıyla tarih üzerinde Tanrı veya doğa adına hükmeden kör bir kuvvet yoktur. Öyleyse bu bakış açısıyla, biz insanlığın evrimini veya ilerlemesini kavramadan, onun hedefini anlamadan, bu kavramlardan söz edebilir miyiz? Hangi hedefe ve hangi yöne doğru bir ilerlemeden bahsediyoruz?
Tarihi okuduğumuzda, bunu geleceğe giden yolu görmek için yaparız; aksi hâlde tarih, kendi başına çok fazla yarar sağlamaz. Kur’an da tarihi aynı amaçla kullanır: Geçmişin bilgisi, geleceği planlamamızı sağlar.
İnsanın Teknik Evrimi (Man’s Technical Evolution)
Eğer tarihi iki açıdan incelersek, insanın gerçekten açık bir ilerleme kaydettiğini görürüz. Birinci açı, araçlar ve gereçler bakımındandır. Bir zamanlar aletleri kaba taşlardan ibaret olan insan, daha sonra yontulmuş taşlara geçmiş ve oradan bugünkü teknolojiye doğru büyük bir gelişme göstermiştir. Bu teknik yaratıcılıkta, özellikle son iki yüzyılda, inanılmaz bir seviyeye ulaşmıştır. Gelecekte, herhangi bir felaket bu ilerlemeyi durdurmazsa, bu gelişmenin devam edeceği öngörülebilir.
Bazı bilginler böyle bir felaketin mümkün olduğunu ve hatta olası olduğunu düşünürler. Onlara göre teknik ve endüstriyel gelişme öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, insan kendi elleriyle, geçmiş çabalarının tüm ürünleriyle birlikte —bilim, teknoloji, kitaplar, uygarlık ve bütün kalıntılarıyla— kendini yok etme olasılığıyla karşı karşıyadır. Yeni insanlar ortaya çıkabilir ve tüm süreci baştan başlatabilirler. Ama eğer böyle bir felaket olmazsa, kuşkusuz insanın daha da büyük bir ilerleme kaydedeceğinde hiçbir şüphe yoktur; bu, insan deneyiminin, tecrübelerinin ve deneysel bilimlerin evriminin sonucudur. Çünkü insan doğa hakkında çok şey öğrenmiş, onu fethetmiş ve kendisine hizmet eder hâle getirmiştir.
İkinci bakış açısı, insanın toplumsal evrimidir.
İnsanın Toplumsal Evrimi (Man’s Social Evolution)
Toplumsal ilişkiler ve toplumun yapısı, tıpkı teknik araçlar gibi, basitten karmaşığa doğru evrimleşmiştir. Nasıl ki doğal evrimde tek hücreli bir varlığın yapısı, hayvan ya da insan bedenine göre çok basitse, toplumsal biçimler de ilkel hâlinden giderek karmaşık hâle gelmiştir. İlkel kabile toplumlarının yapısı çok basittir: Bir adam şeftir ve birkaç işi üyeleri arasında bölüştürür. Ama bilim ve teknolojinin ilerlemesiyle birlikte toplumda iş bölümü de artmış, görevler çok daha çeşitli hâle gelmiştir.
Bugünün mesleklerini, görevlerini ve meslek sınıflarını yüz yıl önceki bir toplumunkilerle karşılaştırın; hem idari hem de bilimsel dallarda ne kadar büyük bir genişleme olduğunu fark edersiniz. Eskiden bir insan, kendi döneminin tüm bilgilerini öğrenip Aristoteles ya da İbn Sina gibi bir “bütünsel bilge” olabiliyordu. Oysa günümüzde eğitim sistemi öylesine ayrıntılı hâle gelmiştir ki, her biri kendi alanında uzmanlaşmış yüzlerce Aristoteles veya İbn Sina olsa bile, dünyada mevcut olan diğer birçok bilgi dalından habersiz kalırlardı.
Bunun sonucu, bireyler arasındaki benzerliğin ortadan kalkması ve kişisel farklılıkların ortaya çıkması olmuştur. Çünkü insan işi yaratır, ama iş de insanı biçimlendirir. Her biri farklı bir işle uğraştığı için toplum bireyleri farklı doğalar edinirler ve bu da bir ayrışmaya yol açar. Bu durum, insan birliğini tehdit edebilecek bir tehlike de taşır; zira insanlar dış görünüşte benzer olsalar da, zihinsel, duygusal ve ruhsal yapıları bakımından derin farklılıklar gösterirler. Bu yüzden bazıları der ki: “Teknik ilerleme, insanı kendisine yabancılaştırmıştır.” Yani insan, uğraştığı işe göre biçimlenmiş, böylece kendisiyle ve başkalarıyla olan bütünlüğünü yitirmiştir.
İnsanî İlişkiler (Human Relations)
Doğa üzerindeki güç ve hâkimiyetin, toplumun yapısının ve biçimlenişinin yanı sıra, insan doğasıyla ilgili başka bir mesele daha vardır; o da insanların birbirleriyle olan ilişkileridir. İnsan, teknoloji ve toplumsal yapı bakımından ilerlerken, acaba insanî ilişkiler bakımından da bir ilerleme kaydetmiş midir? Eğer etmişse, işte o zaman gerçek bir evrim ve gelişmeden söz edilebilir. İnsanlar, geçmiştekilere kıyasla birbirleriyle olan iş birliğinde gerçekten bir gelişme göstermişler ve diğer insanlara karşı daha büyük bir sorumluluk duygusu hissetmişlerse, o hâlde evrim gerçekleşmiştir. Şimdi şu soruya bakalım: İnsanî duygular orantılı biçimde gelişmiş midir? İnsan tarafından diğer insanlara yönelik sömürü ortadan kalkmış mıdır, yoksa yalnızca biçim değiştirerek artmış mıdır? İnsanın diğerlerine zarar verme ve onların haklarını ihlâl etme eğilimi, teknoloji ve toplumsal yapının ilerlemesiyle birlikte azalmış mıdır, yoksa artmış mıdır?
Bazıları bu ilerlemeyi reddederler ve derler ki: Eğer ilerlemenin ölçütü insanın refahı ve mutluluğu ise, teknik evrimi ilerleme olarak nitelendirmek zordur. Bu bağlamda iki örnek verilebilir. Birincisi, en çok ilerleme kaydedilen alanlardan biri hız olmuştur; telefon, telgraf, uçak gibi araçlarda olduğu gibi. Fakat bu, insan ölçütüyle değerlendirildiğinde, gerçekten bir ilerleme midir? Bir bakıma hız, insana kolaylıklar sağlamıştır; ama öte yandan onu huzurundan da etmiştir. Çünkü hız, insanı bir yere çabuk ulaştırdığı kadar, kötülük niyetini de çabuk gerçekleştirme imkânı verir. Eğer iyi niyetli bir insan hızdan yararlanabiliyorsa, kötü niyetli bir suçlu da aynı şekilde ondan yararlanabilir. İşte bu yüzden bazı insanlar, bu tür değişimlerin ilerleme olarak adlandırılıp adlandırılamayacağından kuşku duyarlar.
İkinci örnek, tıptaki gelişmelerdir. Görünüşte bu, açık bir ilerlemedir; çünkü biz ve çocuklarımız çeşitli hastalıklara karşı daha güvende bulunuyoruz. Ancak Alexis Carrel gibi bazı yazarlar, bu ilerlemenin insan ölçüsüne göre değerlendirildiğinde gerçek bir ilerleme olmadığını düşünürler. Onlara göre, tıbbî ilerleme, insan neslini fiziksel olarak zayıflatmıştır. Eskiden hastalıklara karşı koyamayan zayıf insanlar doğal olarak ölürlerdi ve güçlü olanlar kalır, güçlü nesiller üretirlerdi. Aynı zamanda nüfus yoğunluğu da doğal biçimde sınırlanmış olurdu. Fakat şimdi tıp, doğanın ölümle mahkûm ettiği zayıf bireyleri yapay yollarla yaşatmakta ve bu da gelecek kuşakların daha zayıf olmasına yol açmaktadır.
Doğal olarak yedi aylık doğan bir bebek ölüme mahkûmdur, ama tıp bütün araçlarını kullanarak onu yaşatmaya çalışır. Peki ne uğruna? Bu, gelecek nesli nasıl etkileyecektir? Bunun sonucunda aşırı nüfus artışı meydana gelir ve böylece, insan türünün gelişimi ve iyileşmesi için daha fazla yaşama hakkına sahip olanlar ölürken, gerekli niteliklerden yoksun olanlar hayatta kalır. Bu nedenle tıptaki ilerleme de tartışmalıdır.
Bir başka örnek daha verilebilir: Haber ajansları ve kitle iletişim araçları bize, evimizde otururken bile dünyanın dört bir yanında olup bitenleri kolayca öğrenebilme imkânı sağlamıştır. Bu, yüzeyde hoş bir kolaylık gibi görünür. Fakat hem Doğu’nun hem Batı’nın bilginleri, bunun aynı zamanda insanlarda kaygı ve endişeyi artırdığını söylerler. Çünkü çoğu zaman, insanın hiçbir müdahalede bulunamayacağı felaketleri bilmesi, yarardan çok zarar getirir.
Dolayısıyla insanın diğer insanlarla ilişkilerinde gerçekten bir evrim meydana geldiğini iddia edemeyiz; ya da olmuşsa bile bu, teknolojik ve toplumsal gelişme ile orantılı değildir.
İnsanın Kendisiyle İlişkisi (Man’s Relation with Himself)
Bir başka mesele de, insanın kendisiyle olan ilişkisidir; buna ahlak denir. Eğer insanın mutluluğunun bütünü bu ilişkiye bağlıdır demeyeceksek bile, mutluluğun temel kısmı kesinlikle insanın kendi iç dünyasıyla, yani insanî ve hayvani yanları arasındaki dengeyle ilgilidir. Çünkü birçok insanî değer, insanın doğasında saklıdır. O, insanlaşmış bir hayvandır; mesele şudur: Onun insanî yanı mı hayvani yanına hükmediyor, yoksa tersi mi? Kur’an, “Şems” Suresi’nde (Güneş Suresi) şöyle buyurur: “Nefsini arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (91:9). “Onu kirleten ise elbette ziyana uğramıştır.” (91:10). Arınma (tezkiye) meselesi, insanın içinden tüm düşük hayvani özellikleri temizlemesidir. Bu olmadan insanın diğerleriyle iyi bir ilişki kurması mümkün değildir; çünkü insan ancak o zaman ne başkalarını köleleştirir ne de başkalarının kölesi olur.
Buraya kadar dört nokta ele alınmıştır:
- İnsanın doğa ile olan ilişkisi ve bu alandaki ilerlemesi.
- İnsanın toplumla olan ilişkisi ve onun gelişimi.
- İnsanın diğer insanlarla ilişkisi ve bu ilişkilerde manevî bir ilerleme olup olmadığı.
- İnsanın kendi kendisiyle olan ilişkisi, yani ahlakı.
Şimdi şu sorular gündeme gelir: Bugünün veya geçmişin insanı, kendisi ile hayvanlık arasında bir mesafe koyabilmiş midir? İnsani değerleri elde edebilmiş midir? İnsanın tarihsel evriminde peygamberlerin rolü ne olmuştur ve gelecekte bu rol ne olacaktır? Dinin geçmişte ve gelecekteki etkisi nedir?
İnsanın Evrimsel Boyutları (Man’s Evolutionary Dimensions)
İnsan ve toplum geçmişte hangi alanlarda etkilenmiştir? Hayatın bütün yönlerinde bir evrim, ya da en azından bir ilerleme meydana gelmiş midir? Yoksa hiçbirinde olmamış mıdır? Yoksa üçüncü bir ihtimal mi vardır; yani bazı alanlarda dikkate değer bir ilerleme gerçekleşmiş, diğerlerinde ise çok az veya hiç olmamış, ve bu gelişme teknik ilerleme ve toplumsal örgütlenmeyle orantılı olmamıştır? Görünen o ki, toplumsal yaşam bakımından insan çok büyük bir ilerleme kaydetmemiştir. Eğer teknik ilerlemeyi ve toplumsal örgütlenmeyi bir toplumun “bedeni”, insanın toplumsal yaşamını da onun “ruhu” olarak kabul edersek, şunu söylemek gerekir ki, toplumun bedeni muazzam bir biçimde büyümüşken, ruhu çok az ilerleme göstermiştir. Bu nedenle, insanın geleceği konusunda farklı görüşler ortaya çıkması kaçınılmazdır.
İnsanın Gelecekteki Evrimi (Man’s Future Evolution)
Bazı insanlar geleceğe ilişkin kuşku duymakta ve insanın bir geleceği olup olmadığını, yoksa yok oluş tehlikesiyle mi karşı karşıya bulunduğunu merak etmektedirler. Bu tür bir kuşku, daha çok Batılı bilginler arasında görülmektedir. Başka bir grup ise bir adım daha ileri gider ve insanın geleceği hakkında tam bir kötümserliğe kapılır. Onlara göre insanın hayvani doğası egemendir; açgözlülük, bencillik, sahtekârlık, yalan, zulüm gibi nitelikler onun özündedir. Bu düşünürler, insan toplumsal yaşamının başlangıcından beri toplumun, hem barbarlık hem de uygarlık dönemlerinde, kötülük ve yozlaşmanın sahnesi olduğunu ileri sürerler. Onlara göre ne uygarlık insanın doğasını değiştirmiştir, ne kültür, ne de herhangi başka bir etken. Bu nedenle ilk çağların ilkel insanı ile bugünün “uygar” insanı arasında hedef ve amaç bakımından hiçbir fark yoktur; fark sadece eylemlerin biçiminde ve görünümündedir. İlkel insan, kültür ve uygarlık yoksunluğu nedeniyle suçlarını daha açık ve yalın biçimde işlerken, modern kültürde aynı suçlar daha süslü sözlerle ve zarif biçimlerle örtülmektedir. Aralarındaki fark yalnızca şekilsel ve yüzeyseldir.
Bu görüşün vardığı sonuç, umutsuzluktur ve onlar için çözüm yoktur. (Neyse ki bizlerin çoğu bu görüşte değildir.) Peki çözüm nedir? Toplu intihar mı?
İntiharın Yanlış Bir Mantık Oluşu (Suicide as a Wrong Logic)
Kültürel olgunluğa ulaşmış bir insanın intihar etmesi gerçekten garip bir durumdur. Oysa bu tutum, Avrupa’da çeşitli biçimlerde yaygındır. İstatistikler gösteriyor ki, medenî dünyada bütün rahatlık ve refaha rağmen intiharların sayısı artmaktadır ve bu tür veriler zaman zaman gazetelerde yayımlanmaktadır. “Hippi hareketi” olarak bilinen olgu da uygarlığa karşı bir tepki olarak doğmuş ve uygarlığın insana hizmet edemediğini, onu dönüştüremediğini göstermektedir. Batı’daki bu hippi hareketini bizimkilerle karıştırmamak gerekir, çünkü onlarınki bir medeniyet tiksintisi felsefesine dayanır; çözüm bulamayan bir uygarlığa karşı duyulan nefretin sonucudur. UNESCO’nun çeşitli ülkelerdeki raporları, insanların umutsuzluk ve insanlığa karşı duydukları karamsarlık nedeniyle uyuşturucuya yöneldiklerini açıkça göstermektedir.
İnsan, reformda veya devrimde bile çare bulamadığı, yönetim biçimlerinin ya da ekonomik sistemlerin değişmesinin yalnızca biçimsel olduğunu, özü ve ruhu değiştirmediğini fark ettiği noktada, bu umutsuzluk içinde sapkınlığa yönelir.
Bilimsel Teori (Scientific Theory)
İkinci teoriye göre, insanın geleceği umutsuz değildir; çünkü bilim, toplumsal sorunları çözmektedir. Bu görüş, ileri ülkelerden değil, onların yeni gelişmiş takipçilerinden destek görmektedir. Bu teori, insanın bütün acılarına çare olarak öne sürülmüştür. “Bir okul inşa ettiğinizde, aslında bir hapishaneyi yıkmış olursunuz” denir; bilgi ve özgürlükle bütün zorlukların ortadan kalkacağına inanılır.
Peki insanın zorlukları nelerdir? Cehalet, doğaya karşı güçsüzlük, hastalık, yoksulluk, kaygı, baskı ve açgözlülük. Bu teoride bir doğruluk payı vardır, çünkü bilgi cehaleti ortadan kaldırır; insanın doğaya karşı zayıflığını ve doğayla ilgili yoksulluğunu giderir. Fakat insanın bütün acıları doğayla ilgili değildir. Bu acıların en büyüğü, insanın insanla ilişkilerinden kaynaklanır: zulüm, adaletsizlik, yalnızlık, endişe, iç sıkıntısı gibi durumlar, bilgiyle giderilemez. Bilginin bütün acılara çare olacağına dair bu teori, bilimde ileri olan ülkelerde artık geçerliliğini yitirmiştir, ama diğer ülkelerde hâlâ inanılmaktadır. Bu insanlar, insanın insani yönleriyle ilgili sorunlara bilimin hiçbir çözüm getiremeyeceğini fark etmemişlerdir.
Bilginler, sonunda şu sonuca varmışlardır: Bilim tarafsızdır; insana bir hedef sunamaz, onun amaçlarını yüceltemez. Sadece insanın seçtiği yön doğrultusunda bir araç görevi görür. Bugün görüyoruz ki, insanın insandan çektiği sıkıntıların çoğu, cahillerden değil, bilginlerden kaynaklanmaktadır. Son birkaç yüzyılda, cahiller mi cahilleri sömürdü, yoksa bilginler mi? Bilim ve kültür, insana dünyayı anlama gücü verir, ama bu yeterli değildir. İnsanın sorunlarını çözmek için, sadece anlayış değil, başka şeyler de gereklidir.
İnsanı Yöneten İdeoloji ve Din (Ideology and Religion Governing Man)
Üçüncü teoriye göre insan, geleceğinden ümidini kesmemelidir. Peki o hâlde neden geçmişte umutsuzluğa kapılmıştır? Bu görüşe göre bunun nedeni, insanın acılarının kök nedenini bulamamasıdır. Sorun ne cehalette ne güçsüzlükte ne de yoksulluktadır; sorun, insanın üzerinde hüküm süren ideolojinin niteliğindedir. Bu teoriye göre, bilim, kültür ve teknolojiye ek olarak, insan ve toplum üzerinde egemen olan bir ideoloji ve din de vardır. İnsanın zayıf yönleriyle mücadele edebilmesi için, ideolojinin değişmesi gerekir. Bu görüşü benimseyenlere göre, insan ilk topluluk düzeninden ayrılıp özel mülkiyeti getirdiği andan itibaren tarih boyunca karışıklıklar ortaya çıkmıştır. İnsan, toplumlarını özel mülkiyet ve sınıf sistemine dayalı ideolojiler üzerine kurmuştur; dolayısıyla tüm bu sorunlar, insan üzerinde egemen olan ve onun diğer insanları yasal ve meşru biçimde sömürmesine izin veren bir ideoloji var oldukça sürecektir.
Bu tür aşağılık, huzursuzluk, kayıplar, kan dökmeler, anlaşmazlıklar, savaşlar, cinayetler, zulümler ve her türlü kötülük, ancak bu ideoloji değiştiğinde ortadan kalkacaktır. Böylece tüm insanlar bir kolektif birlik içinde eşit ve kardeş olacak, zulüm, korku ve endişe kalmayacaktır. O zaman insan, maddi ve teknik evrimiyle birlikte, manevi ve zihinsel gelişim de gösterecek; bedensel büyümesine paralel olarak ruhsal olgunluğa erişecektir.
Marksizm, bütün insan acılarının kökenini sınıf ideolojisinde ve özel mülkiyette bulur; bu nedenle gelişmiş bir toplum, sınıfsız bir toplum olmalıdır.
Bu görüşe ve teoriye birçok itiraz vardır. Bunlardan biri şudur: Hâkim bir ideoloji, egemen insanların doğasından mı kaynaklanır, yoksa bu egemen insanların doğası mı ideolojinin bu biçimi almasına neden olur? Nesnelliği öznellikten önce kabul eden sizler, egemen sınıfın baskıcı bir ideolojiye sahip olduğunu, çünkü doğaları baskıcı olduğu için mi söylüyorsunuz, yoksa çıkar arayışı mı bu baskıcı doğayı yaratıyor? Gerçekte insanda böyle bir özellik vardır: İnsan, çıkarını bulabildiği yere kadar arar. Dolayısıyla ideoloji, insanın elinde bir araçtır; insanın, kendi yarattığı ideolojinin bir aracı hâline gelmesi söz konusu değildir.
Bir ideoloji değiştirildiğinde, insanlar aynı kalır ve başka yollar bulurlar. Hatta insan, “insancıl” veya “sınıf karşıtı” bir ideoloji altında bile başka insanları sömürmeye devam edebilir. Sorun, sistemlerin değişmesinde değil; çünkü insan, doğasındaki eğilimleri kullanarak bu sistemlerle oynar, onları kendi yararına araç hâline getirir. Bugün kendini “sömürü karşıtı” ve “sınıfsız” olarak tanıtan ülkelerde insanlar gerçekten özgür müdür? Gerçekten eşitlik var mıdır?
Orada mutlulukta eşitlik yoktur, sadece mutsuzlukta eşitlik vardır. Sosyal sınıflar ortadan kalkmış değildir, sadece ekonomik tabakalaşma biçim değiştirmiştir. İki yüz milyonluk bir ülkede on milyon insan, “Komünist Parti” adına her şeyi yönetmektedir. Geri kalan yüz doksan milyon insanın aynı partiye üye olmasına izin verirler mi? Eğer izin verirlerse, azınlığın ayrıcalıkları yok olur. (Yoksa çoğunluk, Komünizmden öylesine nefret etmektedir ki, bu ayrıcalıkları kaybetme pahasına parti üyeliğinden gönüllü olarak mı vazgeçmiştir?)
Gerçekte, sınıf karşıtı ideoloji adı altında bile en kötü baskı ve sefalet biçimleri yaşanmaktadır; çünkü aslında yeni bir sınıf oluşmuştur, sadece adına sınıf denmemektedir. Dahası, bir ideoloji sadece bir görüş ya da felsefe ise, böyle bir görüş ya da felsefe insan doğasını değiştirme gücüne sahip midir? Asla!
Bilgi neden insan doğasını değiştiremez? Çünkü bilgi yalnızca anlama ve farkındalıktır. Unsurları yalnızca kavrayıştan ibaret olan bir ideoloji, yani içinde iman unsuru (eğilim, yöneliş) bulunmayan bir ideoloji, insan doğasını etkileyemez. Bir görüş, yalnızca zihinle ve anlama yetisiyle ilgili olduğu sürece, insan doğası üzerinde etkili olamaz. O sadece kişinin çıkarlarını daha net görmesini sağlar, onu daha ileri görüşlü yapar; ama daha yüksek bir bilinç düzeyi sunamaz. Eğer insan doğasında yüce bir hedef yoksa, insan onu dışarıda bulamaz. Düşüncenin kendi başına gerçekliği yoksa, insanı yönlendiremez. Bu nedenle Marksizm, eğilim sorununu çözmek için doğa, iman ve gerçek ahlak gibi olguları kabul etmek zorundadır.
İnsana Dair Dünya Görüşü (World Vision Concerning Man)
Bu sorunu çözmek amacıyla Marksizm, “Pensializm” adını verdiği bir görüşe başvurmuştur. Bu, maddeci dünya görüşüne benzer bir anlayıştır, fakat Marksizmin eksikliğini gidermek için ortaya atılmıştır. Çünkü Marksizm’de insanlık, insanî değerler, barış, adalet ve ahlaki ilkeler gibi kavramlar idealist ve değersiz kabul edilirken, Pensializm insanî değerlere bir miktar önem atfeder ve böylece insanı maddi çıkarların ötesine çekecek daha yüksek hedefler için bir temel oluşturmak ister.
Ama şu soru ortaya çıkar: Siz, dünyanın bir madde yığını, maddi eylem ve tepkilerden ibaret olduğunu, başka hiçbir şeyin var olmadığını iddia ederken, bu insanî değerler nereden çıkmıştır? O hâlde insan da yalnızca bedensel yönünden ibarettir ve başka bir gerçekliği yoktur. Bu durumda, maddi yönüyle ilgili olan tek şey çıkardır. Onun için yiyecek, giysi, barınak ve cinsel ihtiyaçlar nesnel gerçekliklerdir. O hâlde “insanî değerler” dediğiniz şey nereden gelmektedir? Onların yanıtı şudur: “İnsan bu değerleri kendisi yaratır.” Bu değerler bağımsız varlıklar değildir; insan irade gücüne sahip olduğu için, kendi yarattığı değerleri var eder.
Bu, en gülünç ve en saçma teorilerden biridir. Siz, cömertlik, yiğitlik, fedakârlık ve hizmet gibi niteliklerin anlamı olmadığını, insanda böyle eğilimlerin bulunmadığını söylüyorsunuz; peki o hâlde insan bu değerlere nasıl anlam kazandırabilir? Bir mikrofona dönüp “sana altın değeri veriyorum” desek, o altın olur mu? Demir demirdir; ve insan onu altın ilan etse de gerçeği değişmez. Değer atfetmek, nesnel bir gerçeklik yaratmak anlamında kullanılamaz; ama itibarî, yani toplumsal kabul anlamında olabilir.
Bu konu, ne Doğu ne de Batı felsefelerinde yer almıştır. Yalnızca Allâme Tabatabaî, “Felsefenin İlkeleri ve Realizm Yöntemi” adlı eserinde bunu ele alır ve der ki: İtibarî (credible) konular, varsayımsal ve konvansiyonel olanlar gibi yalnızca araç olarak kullanılabilir, ama amaç hâline getirilemez. Örneğin, yurt dışından gelen bir kişiye anlaşma yoluyla vatandaşlık verip ona İran vatandaşının tüm haklarını tanıyabiliriz. Bu bir “itibarî” anlaşmadır; araç olarak anlamlıdır, ama amaç değildir. Fakat bir insan, çirkin bir karısına “sen güzelsin” diyerek ona güzellik atfetse, gerçekten onu güzel kılabilir mi? Ve sonra da onu güzel bir kadın gibi sevebilir mi? Bu, bir put yaratıp ona tapmaya benzer. Kur’an “Saffat” Suresi’nde şöyle buyurur: “Ne yani, siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” (37:95).
İnsanın hedefi, sadece itibarî ya da varsayımsal değil, nesnel bir gerçekliğe sahip olmalıdır. Bu nedenle “insan kendi değerlerini yaratır” demek anlamsızdır.
Burada son okul, yani son düşünce çizgisi, insan doğası hakkında kötümser olmayan bir okul olarak karşımıza çıkar. Bu okul der ki: İnsan doğası üzerine verilen ve onun kötülük ve bozulmaya eğilimli olduğu yönündeki hüküm, aslında Allah’ın insanı yaratmadan önce meleklerin söylediği ve Allah’ın reddettiği haksız ve cahilce tanıklıktır. Kur’an bu olayı “Bakara” Suresi’nde şöyle anlatır: “Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dediğinde, onlar, ‘Orada bozgunculuk çıkaracak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz seni övüyor, seni kutsuyoruz’ dediler. Allah da, ‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi.” (2:30).
Böylece Allah, insanın yaratılışına itiraz eden meleklere, onların yalnızca insanın doğal ve hayvanî eğilimlerine baktıklarını, onun insanî ve ilahî yönünü görmediklerini bildirdi. Allah, insana hakikati sevme, onu arama arzusu, adalet ve özgürlük sevgisi gibi nitelikler yerleştirmiştir. Bu varlık, karanlık ve aydınlığın karışımıdır.
Peki insanı gerçekten yönlendirebilecek bir ideoloji nasıl olmalıdır? Yalnızca belirli bir grubun çıkarlarını koruyan bir ideoloji insanı yönlendirebilir mi? Ya da yalnızca bir felsefe olup, insanın ruhsal yönlerini hesaba katmayan bir ideoloji bunu yapabilir mi? Onlar, “insanın hiçbir eğilimi yoktur; o yalnızca maddi bir yaratıktır” derler. Veya “insan kendisine bir değer atfeder ve sonra ona tapar” derler. Bunlar saçmadır. İnsan, kendini bilmelidir. İnsanlık makamına hakaret olur ki, insanın tüm geçmiş çabalarının yalnızca bireysel, grupsal ya da ulusal çıkarlara hizmet ettiğini söyleyelim.
Hakikat Ve Sapmanın (Yanlışın)Mücadelesi (The Conflict of Right and Wrong Throughout History)
İnsanda hem karanlığın hem de aydınlığın iki doğası vardır ve her birey, kendi içinde bu iki doğadan birinin galip gelmesi için sürekli bir mücadele içindedir. Zihinsel ve bilimsel güçlerini doğru yönde kullananlar, toplumda hakikatin cephesinde yer alırlar; onlar, hak ve adaletin destekçileridir. Buna karşılık, çıkar hırsına kapılmış, kendi hayvani ve yozlaşmış yönlerini izleyenler sapmanın cephesini oluştururlar. Tarih boyunca bu iki grup arasında sürekli bir mücadele sürmüştür; Kur’an’ın ifadesiyle, insanlık tarihinin en yüce mücadeleleri hakikatin taraftarlarıyla sapkınlığın taraftarları arasında olmuştur.
Peki hakikatin ve sapmanın taraftarları kimlerdir? Hakikatin taraftarı olan insan, dış doğanın, diğer varlıkların ve kendi hayvani yanının köleliğinden kurtulmuş, ilahî bir inanca ve yüce bir ideale bağlanmış insandır. Bu kişi, basit menfaatleri gözeten, aşağılık ve çıkarcı kimselerden tamamen farklıdır. Sapmanın taraftarı ise, içgüdülerinin tutsağı olmuş, hakikati değil menfaati izleyen, hayvani arzularının kölesi insandır.
Kur’an bu farkı ve karşıtlığı “Mâide” Suresi’nde çok güzel bir biçimde dile getirir:
“Onlara, Âdem’in iki oğlunun kıssasını gerçek olarak anlat. Hani her biri bir kurban sunmuştu da birininki kabul edilmiş, ötekininki kabul edilmemişti. O, ‘Seni mutlaka öldüreceğim,’ dedi. Diğeri ise, ‘Allah, ancak takvâ sahiplerinden kabul eder,’ dedi.” (5:27)
“Eğer beni öldürmek için elini bana uzatırsan, ben sana karşı elimi uzatacak değilim; çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” (5:28)
“Ben istiyorum ki, sen hem bana karşı işlediğin günahı hem de kendi günahını yüklenesin de cehennemliklerden olasın; işte bu, zalimlerin cezasıdır.” (5:29)
“Sonunda nefsi, kardeşini öldürmeyi ona kolay gösterdi ve onu öldürdü…” (5:30)
Böylece, kardeşini öldüren kişi kendi arzusunun esiri olmuştur. Âdem’in iki oğlunun hikâyesi, Kur’an’daki en anlamlı kıssalardan biridir; iman sahibi, ideali olan, dünyevî ve nefsanî bağlardan özgürleşmiş bir insanın inancında nasıl sebat ettiğini; buna karşılık, arzularının peşine düşen diğerinin nasıl isyana ve sapkınlığa yöneldiğini anlatır.
Âdem’in oğulları arasındaki bu çatışma, sınıf savaşlarıyla karıştırılmamalıdır; bu, maddi bir mesele değildir. Kur’an, zalimlerin rolünü gösterirken, birçok savaşın aslında iman sahipleriyle çıkar peşindekiler arasındaki mücadeleler olduğunu vurgular. Eğer insanda bu iki yön —manevî ve hayvanî— varsa, toplumlarda da bu iki yön vardır. İnsanî değerlerin varlığına inanan bir düşünce okulu, bu değerleri insanın içinde mevcut olan ilahî niteliklerin yansıması olarak görür; bu nitelikler keşfedilmek üzere insanın özüne yerleştirilmiştir.
Peki o hâlde insanlığın geleceği nedir? Biz de Allah’ın melekleri gibi insanın doğası hakkında kötümser mi olmalıyız ve “İnsan kötü bir tabiatla yaratılmıştır” mı demeliyiz? İnsanın intihara, hippi yaşamına ya da uyuşturucuya sığınmasına razı mı olmalıyız? Yoksa tarihin hareket etmesini sağlayan etkenin sınıf çelişkisi olduğunu ve ideal toplumun sınıfsız toplum olacağını öne süren bir ideolojiden mucize bekleyerek mi beklemeliyiz?
Gerçekte, insan kendi içindeki karşıtlıkları çözüp kusurlarını giderdiğinde, daha yüksek bir yola girer; bu yolun ne sınırı ne de sonu vardır. Hatta bir peygamberin bile bizim tahayyül edemeyeceğimiz bir yüceliş imkânı vardır. Bu, Tanrı sevgisinin şeytan sevgisine galip geldiği andır. O zaman insan, akıllı ve özgür bir varlık olarak sorumluluk bilinciyle hareket eder. Hakikat ile sapmanın mücadelesi, insanlık tarihi boyunca devam eder ve toplum, ilahî dinin koruyucularının öngördüğü adaletin egemenliğine doğru ilerler. Bu, adalet düzenidir.
Dolayısıyla insanın evrimi meselesi, sadece ibadetler, dualar, Tanrı’yı tanıma, günahlardan ve zulümden kaçınma ile sınırlı değildir; bunun yanında bir terbiyesel ve insani yön de taşır. Bu yön, unutulmuş olan ruhsal insanı yeniden diriltmeyi ve onu bu dünyevî şeylerin ötesine yükseltmeyi amaçlar. Bu da ancak insan mücadelesinin tam bir imana dayandığı zaman mümkün olur. Gerçek mücadele, insanda ruhsal evrimi doğurur; bu mücadelenin başlangıcı ise insanın kendi içindedir. Peygamberlerin öğretilerinde anlatılan da budur; ve bu öğretiler kadar derin bir biçimde bunu dile getiren başka hiçbir öğreti yoktur.
Peygamber, ordusunu dış düşmanlara karşı savaşa gönderir. Askerleri zaferle döndüklerinde onları karşılayıp över ve şöyle der:
“Zaferiniz kutlu olsun, fakat şimdi sizi daha büyük bir savaşa çağırıyorum.”
Askerler şaşırır ve sorarlar: “Bundan daha büyük bir savaş mı var?” Peygamber cevap verir:
“Evet, ‘Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.’ (91:9)
‘Onu kirleten ise ziyana uğramıştır.’ (91:10).”
Bu çağrı, insanın kendisini tanıması ve kendi nefsine karşı mücadele ve kendi asli doğası olan erdeme dönme çağrısıdır.
Murtaza Mutahhari

