Kurbanın Öteki Yüzü
Giriş
Çağdaş filozoflar kurbanın mantıksal imkânlarının tükendiğini, hatta nihayetinde “kurbanın da kurban edildiğini” ilan etmekle yetinirken, dünyanın birçok yerindeki insanlar için kurban düşüncesi — ister dinî, ister seküler, isterse ikisinin arasında bir yerde olsun — hâlâ kişinin kendisini, başkalarıyla ilişkilerini ve dünyadaki yerini anlamasında merkezi bir önem taşımaktadır. Dinden ekonomiye, siyasetten çevre meselelerine kadar, kurbanla ilgili imgeler ve söylemler; çeşitli iktidar biçimlerini, ahlâkî söylemleri ve kültürel kimlikleri aracılık eden ve yaygınlaştıran temel araçlar olarak sık sık ortaya çıkmaktadır. Bu makale, antropoloji içerisinde “kurban” kavramını analitik bir kavram olarak muhafaza etmek için gerekçeler ortaya koymakta ve “kurbanın öteki yüzü” üzerine yeniden yoğunlaşmanın önemini savunmaktadır. Çünkü bu yaklaşım, kurbanın ritüelin ötesinde nasıl ortaya çıktığını ve toplumsal hayatın bütün alanlarına nasıl nüfuz ettiğini daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.
Kurban saldırı altındadır. Felsefe bize onun bir paradoks, çözülmesi gereken bir muamma olduğunu ve nihayetinde kendisinin de kurban edilmesi gerektiğini söyler. Antropoloji ise bize kurbanın aslında hiçbir zaman gerçekten var olmadığını; tıpkı artık geçerliliğini yitirmiş “totemizm” kavramı gibi, yalnızca yerel farklılıkları ortaya çıkaracak soykütüksel bir çözümlemeye konu olması gerektiğini söyler. Fakat analitik bir kavram olarak bu kadar kuşatma altında olmasına rağmen, burada sunulan etnografik çalışmalar göstermektedir ki kurban, akademinin duvarlarının ötesinde hem bir söylem hem de bir pratik olarak hâlâ canlılığını sürdürmektedir. Bu nedenle biz hem yukarıda değinilen felsefî itirazlara hem de antropolojik eleştirilere karşı çıkıyoruz. Antropologlar olarak önce ikinci saldırıyı ele alalım.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaygınlaşan antropolojik kurban eleştirileri, önceki teorilerde görülen birbiriyle ilişkili iki problem üzerine yoğunlaşmıştır: Birincisi, kurban pratiğine ilişkin örtük bir etik teleoloji bulunması ve bunun da kuşkulu biçimde “Yahudi-Hristiyan” dünya görüşünü andırmasıdır; ikincisi ise gerçekte son derece heterojen olan uygulamaları tek ve bütüncül bir yapıymış gibi ele alma çabasıdır. Bu iki yönlü eleştiri belki de en iyi şekilde Detienne’in şu sözlerinde özetlenmiştir:
“‘Kurban’ kavramı gerçekten de geçmişin düşüncesine ait bir kategoridir […] çünkü hem toplumların sembolik dokusundan şuradan buradan alınmış unsurları yapay bir tip içerisinde bir araya getirir, hem de Hristiyanlığın, yeni bir bilim icat ettiklerine inanan tarihçiler ve sosyologların düşüncesi üzerinde hâlâ ne kadar şaşırtıcı bir ilhak gücü uyguladığını ortaya koyar.”
Detienne’in, Robertson Smith’ten Hubert ve Mauss’a ve daha sonrasına kadar uzanan kurban teorilerinde, kendisini kurban eden tanrıya doğru ilerleyen örtük bir Yahudi-Hristiyan yürüyüşü bulunduğuna ilişkin teşhisi artık büyük ölçüde tartışılmaz görünmektedir. Bu örtük çerçevenin, hem Hristiyan hem de Hristiyan olmayan bağlamlardaki antropolojik kurban çalışmalarını nasıl bulanıklaştırdığına bu girişin ilerleyen bölümlerinde yeniden değinilecektir. Fakat şimdilik antropolojik eleştirinin ikinci yönüne, yani kurbanın — tıpkı totemizm gibi — aslında yanılsamalı bir kavram olduğu iddiasına odaklanacağız. Buna göre kurban, gerçekte birbirinden son derece farklı, heterojen ve ilişkisiz olgulara yapay biçimde birlik kazandırma çabasından başka bir şey değildir.
Belki de öncelikle şunu açıkça belirtmeliyiz ki belli bir noktaya kadar bu eleştiriye sempati duyuyoruz. Bütün kurban biçimlerini açıklayacak tek bir kurban şeması ya da mantığı bulunduğu ve bunun tekil bir “kurban ruhunu” ortaya çıkaracağı düşüncesi artık savunulabilir değildir. Bu nedenle de Heusch’un “biçimsel ve evrensel bir kurban şeması tanımlama” girişiminden vazgeçilmesi çağrısına katılıyoruz. Fakat de Heusch’un kendisinin de açıkça belirttiği gibi, evrensel bir kurban mantığından vazgeçmek, kurbandan bütünüyle vazgeçmek anlamına gelmez; ne etnografik inceleme nesnesi olarak ne de analitik bir kavram olarak. Milbank’ın söylediği gibi: “Evrensel bir özelliğin mutlaka evrensel bir kimliğe, ardından da evrensel bir anlama ve açıklamaya sahip olması gerektiği sonucu kesinlikle çıkmaz.”
Çünkü Detienne’in öne sürdüğünün aksine, kurban kavramı Lévi-Strauss’un totemizme yönelttiği meşhur eleştiriye aynı şekilde açık değildir. Kurban, en azından bir temel noktada totemizmden köklü biçimde ayrılır: Antropolojik çözümleme dilinin ötesinde son derece etkin ve olaylı bir yaşama sahiptir. Totemizm terimi, sözde uygulayıcıları tarafından çoğunlukla bilinmez ve kullanılmazken; kurban ya da onun yerel karşılığı, gelecekteki eylemler için bir motivasyon ve geçmiş eylemler için bir açıklama olarak sık sık dile getirilir. Kurbandan, totemizmden vazgeçtiğimiz gibi vazgeçmek; onun söylemde ve daha genel olarak toplumsal hayatta ne kadar merkezi bir yere sahip olduğunu gözden kaçırmak olurdu. Totemizm kamusal hayatta neredeyse hiç yer almamışken, Fidel Castro’dan Usame bin Ladin’e, Hitler’den Aziz Pavlus’a kadar son derece farklı figürlerin hepsi kurbanın gerekliliğine dair çağrılarda bulunmuşlardır.
Dolayısıyla kurban, yalnızca çok geniş bir uygulama alanını konuşmak için kullanılan temel bir mecaz olması bakımından bile etnografik ilgiyi hak etmektedir. Ancak bu nokta, kurbanın antropolojik çözümleme dilinin içerisinde de yer almayı hak edip etmediği şeklindeki daha zor soruyu cevapsız bırakmaktadır. Bizim yaklaşımımız, kurbanı şu merkezi fikir etrafında şekillenen bir imkânlar matrisi olarak ele almaktır: Bir şeyin — ya da birisinin — geri döndürülemez biçimde terk edilmesi yoluyla yeni bir şey yaratılabilir; en belirgin biçimde de bir hayatın verilmesiyle. Böyle bir terk edişin gerçekleştiği ontolojik, topolojik ve ahlâkî düzenlemeler, bu kurbanların yöneldiği “öteki taraflar” kadar çeşitlidir. Bununla birlikte bir şeyi bırakıp başka bir şeyi kazanma umudu, kurbanı antropolojik araştırma açısından tutarlı bir konu olarak bir arada tutmaya yeterlidir. Nitekim de Heusch’un Afrika’daki kurban üzerine yaptığı etkili karşılaştırmalı çalışmada gösterdiği gibi, farklı kurban mantıkları arasındaki ayrışma noktaları çoğu zaman en açıklayıcı olanlardır. Bu nedenle biz kurbanı, onu evrensel olarak uygulanabilir tek bir analiz çerçevesine indirgemeden, neredeyse evrensel bir olgu olarak ele alıyoruz. Dünyanın her yerinde yeni bir şey yaratmak için bir şeyin yok edilmesi gerektiği fikri yaygındır. Bu fikir mahkûm edilebilir, ortadan kaldırılabilir, neredeyse unutulabilir; fakat yine de bir biçimde varlığını sürdürür.
Bu sayıda ortaya koyduğumuz amaçları, kurbana yönelik yaygın antropolojik eleştiriler bağlamında konumlandırdıktan sonra, şimdi de kıta felsefesinde egemen hâle gelen kurban eleştirilerine dönelim. Buradaki temel ilgimiz etnografik olduğu için kısa birkaç yorumla yetineceğiz. Georges Bataille’ın kurbana yönelik neredeyse ölümcül takıntısı iyi bilinmektedir ve Bataille da sosyal bilimlerdeki çağdaşları gibi kurbanda hem kurucu hem de temel bir unsur görüyordu. Fakat Bataille’ı kurbana çeken şey, daha sonra başkalarını ondan uzaklaştırdı. Derrida ve diğerlerine göre, karşılığında hiçbir geri dönüş, hiçbir gelecek ve hiçbir öte taraf bulunmayan güdüsüz bir kurban dışında gerçek anlamda kurbandan söz edilemez; aksi takdirde karşılıklılık ve armağan mantığından kurtulamayız. Nancy’nin söylediği gibi: “Bizim söylememiz gereken şey şudur: ‘gerçek kurban’ diye bir şey yoktur; hakiki varoluş kurban edilemezdir ve nihayetinde varoluşun hakikati onun kurban edilemez oluşudur.”
Bu felsefî eleştiriye bizim antropolojik cevabımız sıradan görünse de önemlidir: İnsanlar çoğu zaman fikirlerini mantıksal sonuçlarına kadar götürmeyi reddederler. İnsanlar neredeyse sonsuz çeşitlilikte sebeplerle kurban verirler ama daima bir şey uğruna kurban verirler. Derrida, Nancy ve diğerleri için kurbanın bir “öteki tarafı” olamazken, bu sayıda ele alınan insanlar için tam da kurbanın bu öteki tarafı — mantıksal olarak imkânsız görünse bile — hem ilgi çekici olan hem de onları harekete geçiren şeydir. Bizim bu makale derlemesindeki dikkatimiz de tam olarak buna yönelmiştir.
Kurban Teorisinin Hristiyan-Merkezciliği
Kurban teorileri uzun zamandır problemli bir konum işgal etmektedir; Protestan ve Katolik teolojileri arasındaki çekişmenin ve bunların çeşitli maddi ekonomi biçimleriyle ilişkilerinin eksen noktalarından biri olarak ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte Hristiyanlık içerisindeki farklı kurban biçimleri, antropolojik kurban anlatılarının “Hristiyan” — hatta daha da belirsiz biçimde “Yahudi-Hristiyan” — bir dünya görüşüne gömülü olduğu şeklindeki yaygın eleştiri içerisinde hem birleştirilmekte hem de örtülmektedir. Hatta bazı eleştirmenlere göre, antropolojik kurban teorilerindeki örtük Hristiyan anlatısı, Evans-Pritchard’ın “günah” kavramını Nuerlerin kwoth anlayışına aktarması örneğinden çok daha derine uzanmaktadır.

Maya Mayblin,
Magnus Course,